12 Martı

Sahil kenarına oturup, huzurun bize gelmesini bekliyorduk. Dalgalar her kıyıya çarptığında yeni hayatlar öğreniyor, hiçbir dalganın birbiriyle aynı olmadığını ve kader rüzgarlarını izliyorduk. Hepsinin sonu aynıydı, kıyı. Kıyıda oturmak bizi, dalgaların cehennemi ya da cenneti yapabilirdi. Tanrısı olmadığımız kesindi ama. Olsaydık bu matematik bize zor gelirdi ve Tanrı’lıktan istifa etmek mecburiyetinde kalırdık.

Martılar ise düzenin ayrı bir boyutuydu. Aralarında konuşuyorlardı, diyetisyen önerisi ile kıyıda verilen simitleri bırakmaya çalışıyorlardı. Konuşturmayı denedik ancak en fazla “Gak” kelimesini çıkarıyorlar ve eğitim için ilgisiz görünüyorlardı.

Biz bu kaos içinde kıvranırken ve umut ile huzur dalgasını karı-koca beklerken önümüze sıra ile 12 tane martı geldi. Gülümsedik ve şaşırdık. Normalde bu kadar çok martı yaklaşmazdı yanımıza. Sonra kendi kendimize sorduk. Neden on iki martı? Ve neden bizim önümüz? Gerçi onların bileceği cevaplardı bu sorular, bir türlü anlaşamıyorduk ki.

On ikisinin de gözlerinin içine baktım. Eşimin de benimle aynı hareketi yapması, sanırım içgüdüsel bir olaydı. Dalgalarda bize sunulan kelimeleri ilgi odağı martılar olduğu için kaçırıyorduk ama yaşadığımız bu enteresan deneyimi kaçırmamalıydık. On iki efsanevi hatırayı zihnimize farkında olmadan kazıyorduk.

“Nefes”

Ben martıların gözlerindeki anlamı sorgularken eşim işaret parmağıyla ilk kuşu gösterdi. “Nefes!” dedi. Kuş olduğu yere yığıldı. Eşim olayın sorumlusu olarak telaşlandı. Sanırım yolunda gitmeyen ya da acayip derecede yolunda giden bir şeyler vardı. Nedenden ziyade sonucun önemli olduğu anlardan birindeydik sanki.

Biz kendimizi zamana bırakırsak, yaşanan olayların nedenleri bize vahiy inmişçesine aktarılacaktı. Eşim elindeki su şişesinin kapağını açtı, elleri titriyordu. Bir yudum içti ve kapağı kapatmadı. Daha çok su içecektik galiba cümlesini kelime sarfetmeden anlatmıştı. Benim ise ellerimin buza kesmişti ve soğuk terler sıcak kumla damlamıştı. Nabzımın hızlanması için tüm sebepler yeterliydi.

“Ölüm”

Hamle sırası bendeydi. Tüm gücümü toplayıp dudak arasından çıkan kelimeyle hedefe oturmuş bir martı vurmalıydım. Nefes kelimesi, doğumu temsil ediyordu ve ilk olarak söylenilmesi son derece mantıklıydı. Ancak sıradaki hamle ne olacaktı?

Bilinen son ve bilinen başlangıç olabilirdi belki ilk iki hamle. On ikinci ve son kuşa işaret parmağımı uzattım bende. “Ölüm” dedim. Aynı anda eşim şişeyi yere düşürdü. Gözlerim şişeden dökülen suyun akışını takip etti, su on ikinci kuşun cansız bedenine doğru ilerliyordu.

İkimizde artık çok korkuyorduk. Hem korkuyor hem de martıların cansız bedeninin öylece yerde bize bakmasına üzülüyorduk. Yaşayan martılar ise olduğu sırayı hiç bozmamıştı, sanki biraz önce dizildikleri martılardan iki arkadaşları hiç ölmemiş gibi bekliyorlardı.

“Sır”

Peki anın sırrı neydi? Yoksa on iki olmasının sebebi Batıni bir geleneğin önümüze serilmesi miydi? O halde on iki imamın ikisini öldürmüştük. Bilmeden işlenen suç kişiyi suçlu yapar mıydı? Cahil olmak suçu üzerimizden atmak için yeterli bir sebep miydi?

Yoksa on iki havarinin katili miydim?

Ya da Kudüs’ün on iki kapısının ikisini kapatmış mıydım?

On iki burcun Aralık ve Ocak ayının temsilcilerini artık yok etmiş de olabilirdim. Kova ve Oğlak burcu bizim vesilemizle haritadan silinecek, yıldızları ise gökyüzünde çarpışıp yok olduktan sonra artık insanoğlu on burca sıkışıp kalacaktı.

“Dur!”

Kendimi numerolojist sapmalardan arındırmak için durdum. Sağa döndüğümde eşim şoktan dolayı zaten durmuştu, gözleri dolmuş, dudakları kurumuştu. Olaya tekrar yoğunlaştım. On iki rakamının nedenini zorlama sebeplerle bulmamalıydım, bilebilirdim direk.

Günlerdir kıyıya gelip dalgalardan yeni kelimeler öğreniyordum. Yarı bilge sayılırdım. Birinden biri işe yaramalı, onca dalga ile gelen kelimenin. Ayrıca hem zamandan bahsedip hem de kafamı kaos ile bulamak iç tutarsızlık yaratırdı bende. Ve bunu kendime yapmak hayat görüşüme taban tabana zıttı.

Martının kayıp bir metafor olması asıl kavramın netliğini açıklamayı zorlaştırıyordu. O sırada aklıma bir soru geldi. “Martı metafor muydu peki?”. Hemen eşime dönüp sormak isterken sol omzuma bir kuş pisliği düştü.

“Hayat.”

Gökyüzüne bakıp, omzuma düşen kuş pisliğinin öznesini aradım havada. Aynı anda ayaklarıma dalgadan arta kalan soğuk su çarptı ve hafif irkildim.

Eşim şişeden su içti ve “Hadi kalkalım akşam oldu.” dedi. Kıyıya baktığımda önümüze konan On iki martı filan yoktu. Ölü martı filan hiç yoktu. Bu neydi şimdi!?

Dalıp gitmek bu kadar uzağa götürür müydü insanı? Zihnimi uyandıran sebep hayatın durmamasıydı. Bu hissettiklerim uykuya tok bedenimin gündüz gözü gösterdiği rüyaydı. Ya da onca düşün nedeni “hayat” kelimesine ne sıkıştırdığım mıydı?

Her anını hiç beklemediğiniz yaşama nefes alıp, ölümü beklemek. Sırrını arayıp kaybolup, durduğunda ise tüm sırrını hayatın farklı yöntemlerle göstermesi. Gözleriniz açıkken bir düş ile hemde.

Peki siz hiç uyanıkken rüya gördünüz mü?

#1506


Youtube
Seninde bize katılmanı isteriz. Sende BU FORMU eksiksiz doldurarak bize katılıp, yazarlar kadromuzda kadromuzda yer alabilirsin.

Kültür, Sanat ve Araştırma Bloku,

Alper Murat KİRPİK

Doğum ve ölüm arasında koşuşturup kendimi dünyaya astım. Üç çivi çaktım. Akıl, Kalp ve Ruh. Bilgelikte ise yaşa takılanlardanım. Gidip bir şeyler yazmalıyım.

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir