3-2-1-Kayıt: Şeytanın Tangosu

Tür: Dram

Yıl: 1994

IMDB: 8,5/10

Film Süresi: 7 Saat 30 dakika

Hikayesi:

Macaristan, kırsal bir kasaba.

Schmid karısına Cranell ile takım kurma ve köylülerin birikiminden kaçma planını anlatıyor. Gizlice dinlenen Futaki, kendisiyle konuşma fikrini ortaya attı.

O zaman, gelen kadın evin kapısını çalma sesinin ve inanılmaz olduğunu söyledi.

“Bir buçuk yıl önce ölmesi gereken Irimiah geri döndü” dedi.

Irimi Ash’in geri döndüğünü duyan köylüler barda canlı bir tartışma başlattılar, ancak bilmeden önce bir ziyafet haline geldi ve gece devam etti.

Ertesi gün Irimi Ash köye geri döner. Köyün kurtarıcısı mı? Yoksa öyle mi?

Yönetmen / Senarist: Tal Berah

Karhozat olaylarından sonra Berlin’e yerleşmiştim, bir süre orada yaşadım. Daha sonra 89’un sonlarında Berlin Duvarı yıkılınca Macaristan’a geri döndüm ve Satantango’nun hazırlıklarına başladım. Kitaptaki hiçbir ayrıntıyı atlamak istemiyordum, bu yüzden filmin ne kadar uzun olacağı benim için önemli değildi. Nasılsa filmi, kendi içinde belirli partlara bölerek işliyordum. Çekimler aralıklarla tam iki yıl sürdü. Bana puslu ve vıcık vıcık çamur olan zamanlar gerekiyordu. Yaz sıcağından ya da kışın o bembeyaz karlarından kurtulmalıydım. Bu yüzden sadece ilkbahar ve sonbaharda çekimler yaptık.”

Bela Tarr

Bela Tarr 21 Temmuz 1955’te Macaristan’ın güneyindeki Pécs şehrinde doğmuş ama yönetmen özellikle kişiliği ve kariyerine de yön verdiğini söyleyebileceğim şehir Budapeşte’de büyümüş. Tarr’ın tarzına yön veren ve sanatını besleyen bir diğer önemli unsur; anne ve babasının hem tiyatro hem sinemayla yakından ilgili olmasıymış diyebiliriz.

Annesi 50 yıldan fazla tiyatrolarda suflör olarak çalışırken, babası ise sahne tasarımcısıymış. Yani ikisi de bir şekilde mesleğin içindeymiş. Bu bağlamda şanslı bir çocukluk geçiren Bela, annesi tarafından henüz 10 yaşındayken Tolstoy’un “İvan İlyiç’in Ölümü” adlı eserinin televizyon filmi uyarlaması için Macaristan Ulusal Televizyonu’nda yapılan seçmelere götürmüş.

Béla burada rol kaparak kariyerine bir aktör olarak başlamış ama bu uzun sürmemiş. Miklós Jancsó’nun filmi “Szörnyek évadja” dışında bir daha aktörlük yapmayı denememiş. Sinemaya olan tutkusunu fark ettiğinde 16 yaşındaymış ve ilk amatör filmlerini bu yaşta çekmiş.

Amatörlük yıllarını yansıtan bu ilk filmler belgesel olmak üzere çoğunlukla Macaristan’daki işçilerin veya yoksul kesimin hayatlarını konu edermiş. Sinema onun için bir hobiymiş aslında, asıl derdi felsefeymiş. Felsefî söylemlerini insanlarla paylaşırken sinemayı bir araç olarak kullanmış da diyebiliriz bir nevi… Çektiği 8 mm’lik kısa filmlerinden sonra, Macaristan Hükümeti Tarr’a ambargo uygulayarak üniversiteye devam etmesine izin vermemiş ama Bela pes etmemiş ve film üretmeyi sürdürmüş.

İlk uzun metrajını 1977 yılında, 22 yaşında çeken Tarr, Csaladi tüzfeszek’in oyuncu kadrosunu amatör oyunculardan oluşturmuş. Oyuncular filme ücretsiz olmak üzere sadece dostluk bağlarıyla destek olmuşlar. Filmin çekimleri 6 günde tamamlanmış. Eleştirmenler John Cassavetes’in tarzından etkiler bulduğunu söyleseler de, Tarr yönetmenin hiçbir filmini izlemediğini söyleyerek onlara cevap vermiş zamanında.

1979 yılında yayınlanan bu filmden sonraki iki filmde de (Szabadgyalog ve Panelkapcsolat) gördüğümüz üzere ufak tefek değişiklikler dışında tarzını aynen devam ettirmiş. Panelkapcsolat başrollerinde profesyonel oyuncuların oynadığı ilk filmidir. 1982’de çektiği William Shakespeare’in Macbeth adlı eserinden uyarladığı televizyon filmi “Macbeth” giriş kısmı 5 dakika, ikinci kısmı ise 67 dakika olmak üzere iki kısımdan oluşmuştur.

İlk dört uzun metrajlı filminin senaryosunu da bizzat kendisi yazan Tarr, Oszi almanach filminden sonra Macar yazar Laszlo Krasznahorkai’yle birlikte Karhozat filminin senaryosunu yazdı. Krasznahorkai’nin Satantango romanının sinema filmine uyarlama tasarısı 7 seneyi aşkın bir süre sonucunda gerçekleşti. 450 dakikalık olağanüstü süresiyle film 1994’te beğenilere sunuldu.

Susan Sontag Tarr için, “Modern sinemanın kurtarıcılarından biri.” demiştir ve her sene bir kez Satantango’yu izlemekten memnun olduğunu dile getirmiştir. Satantango’dan sonra 1995’te 35 dakikalık Utazas az Alföldön adlı filmini bitirdi. 5 senelik bir sessizlikten sonra 2000 yılında Werckmeister Harmoniak filmini çekti. Zor şartlar altında çekilen film, eleştirmenler tarafından da beğenildi.

Daha sonra Georges Simenon’un aynı adlı romanından uyarladığı A Londoni ferfi’yi yaptı. Filmin 2005’in Mayıs ayında Cannes Film Festivali’nde gösterilmesine karar verildi ama filmin yapımcılarından Humbert Balsan’ın aynı senenin Şubat ayında intihar etmesi üzerine bundan vazgeçildi. Bu olay filmin galası olayın üzerinden 2 yıl sonra, 2007 Cannes Film Festivali’nde yapılıyor.

Hemen sonrasında Tarr, son filmi olacağını söylediği A torinio lo isimli film projesinin üzerinde çalışmaya başlıyor. Film, prömiyerini 15 Şubat 2011’de Almanya’da Berlin Uluslararası Film Festivali’nde yapıyor ve daha sonra birçok ülkede çeşitli festivallerde de gösterimi devam ediyor. Torino Atı filmiyle Tarr, 2011 Berlin Uluslararası Film Festivali’nde biri Jüri Büyük Ödülü biri olmak üzere iki ödül alıyor.

Filmlerinin müzikleri genellikle Mihaly Vig tarafından bestelenmiştir. Vig’le birçok alanda işbirliği yaptığı gibi Satantango dâhil birkaç filminde de başrolde oynatmıştır. Tarr ve özellikle Satantango filmi remodernist film akımının öncülerinden kabul edilir. Tarr, Gus Van Sant gibi yönetmenleri özellikle uzun plan sekanslarıyla etkilediği için ve sürekli olarak tarzını belli bir çizgide tutabildiği için bir anlamda auteur kabul edilebilir.

Bela Tarr’ın hayat arkadaşı Agnes Hranitzky’den de bahsetmek gerek. Nitekim Tarr’ın kariyerinde önemli bir payı olan Hranitzky, sineast (sinema meraklısı / film üreticisi) kimliğiyle eşine özellikle plan sekans çalışmalarında yardımcı olmuş. 1985’te Krasznahorkai’nin Satantango’nun senaryosunu ona vermesiyle başlayan heyecanlı yolculukları birçok film setiyle birlikte hayatlarını da birleştirmiş.

Bela Tarr sineması dendiğinde hemen aklımıza uzun plan sekansları geliyor hiç kuşkusuz. Ritmi olabilecek en alt seviyeye indirerek tamamen atmosferi ön plana çıkaran bu anlayış içinde Tarr, insanın varoluşuna dair derin sorgulamalara girişir. Özellike Nietzsche orijininde gelişen bu sorgulamalar benin olumsuzlanması yoluyla distopik bir hale bürünür.

Bu distopik arka planda yaşanan olaylar her zaman anarşi ve kaos ortamında yaşanıyor gibi görünmesine karşın Tarr, postmodern bir belirlenimcilik anlayışı güder. Bu, kaotik olmayan ama öngörülemez bir belirlenimciliktir. Burada sık sık sistem eleştirisi üzerinden Baudrillard’nın matriksine atıfta bulunur.

Fakat her şeyin ötesinde işlemeye devam eden biyo-iktidarın tarihsel bir diyalektik okumasını da gerçekleştirerek “var olan”la “ben” arasına belirsiz ama bir o kadar da güçlü bir çizgi çeker yönetmen. Ona göre kaybediş daha yaratılmayla başlamış medeniyet dediğimiz şey de her şeyi daha da içinden çıkılmaz bir hale sokmuştur.

O yüzden yönetmen filmlerine mekan olarak hep ıssız ve sessiz kasabaları seçmiş, hiçbir yere gidemeyen gitse de dönemeyen insanlar tasvir ederek aslında hareketi putlaştırmıştır. Ama en nihayetinde filmlere bir köşesinden dahil olan sirkler, göçebe çingeneler yoluyla yabancı kavramını sorgulamış yersiz-yurtsuzluğa dair bir ön tezde bulunmuştur.

Birçok röportajında da belirttiği üzere Tarr, küçük insanların hikayelerini odağına almış, yol kenarında paltosunun içine sinmiş bir şekilde sigarasını içen adamın hikayesini anlatmayı seçmiştir. Bu açıdan Tarr bazen sıradanları, bazen kaybedenleri bazense zaten kaybetmiş olanları filmlerine taşır ve söylemleri, karanlıklarına gömdüğü o yoğun, vıcık vıcık çamur atmosferinde yeni bakışlara ve algılara hayat verir.

Röpörtaj

Atın kaderi, insanın kaderini mi tasvir ediyor?

Denebilir ama, sembolik düzeyde çok güç, daha çok fiziksel olarak: tamamiyle birbirine bağlı olan üç tane canlı var, biri olmadan diğeri yaşayamıyor. Kendi dairelerindeler. Geriye kalansa az anlatım ve ehemmiyet. Esas olan, yaşamla mücadele.

Ziyaretçinin Niçevâri bir karakter olduğunu söylememiz mümkün mü?

Tam olarak değil. Palinka’sı bittiği için yenisini almaya gelen sıradan bir komşu. Şişeyi masaya koyduğunda düşüncesini söylüyor. Konuşuyor, çünkü palavra atmayı seviyor… Benden sofistike bir yorum alamayacaksınız, denemenize gerek yok. (gülüşmeler)Her şeyin en basit hâliyle söylenmesini istiyorum. Film yapmanın ileri derecede çıkarcı bir iş olduğunu düşünüyorum.

Başka bir düşünceye sahipsek, film yapmanın zihinsel bir cesaret işi olduğunu varsayarsak şayet, insanların kaderini artık dikkate almıyoruzdur. Bana göre, bir sinemacı birkaç karakterinin hâlini anlayabilmeli, hayatına onları yerleştirebilmeli, ve gerçek yaşamda da onların günlük yaşantılarını sunmayı başarabilmeli. Filmimde entelektüel zevkleri bulabiliyorsanız, bu beni ziyadesiyle memnun eder. Ama yine söylüyorum, bu filmim, entelektüel bir çalışmanın ürünü değildi.

Torino Atı’nda dünyanın sonu ile ilgili bir atmosfer buluyoruz ama burada, siz bundan çok uzaktasınız. Torino Atı, dünyanın sonuyla ilgili görüşünüzü açıklıyor olabilir mi?

Bana göre, dünya kendi küreselliğinde asla bir sona sahip olmayacak. Devinim sürekli olarak devam edecek. Buna karşılık, bu dünyayı birçok küçük canlı oluşturuyor. Bir tek canlının yok olması ya da sonu bile, dünyanın bir kısmının sonudur. Söz konusu durum, atın ölümü ile benzer, bu da bir dünyanın sonu. Filmdeki bu sekans, yani atın ölümü bu karakterlerin dünyalarının ve yaşamlarının bir sonunu yansıtıyor.

Werckmeister Harmoniak’taki Balina da aynı şekilde bu dünyanın bozulmasını mı anlatıyor?

Birkaç şekilde… Yine de kavram olarak bundan dünyanın sonunu çıkarabileceğimize pek inanmıyorum. Buna karşılık, yaşayan her canlının değerine inanıyorum. Her insan, her canlı bir onura sahiptir. Bizim görevimiz, bu onuru korumak.

İlk zamanlarınıza dönelim: sinemaya nasıl başladınız ve sizi buna teşvik eden neydi?

Gençken aklıma tam olarak gelen bir istek değildi. Bu, gördüğüm dünyanın çirkinliğinden doğan bir istekti daha çok. Ayrıca, sinemaya gitmeyi çok seviyordum ama izlediklerim çok da tatmin etmiyordu. İzlediğim filmler beni giderek bunaltıyordu. Bu düşünceye karşı gelmek ve direnmek için filmler yapmaya başladım. “Farklı filmler de yapılıyor”u göstermek istiyordum.

Sinema kariyerinizi sonlandırdığınıza göre, günümüz filmlerinden memnun olduğunuzu söylememiz mümkün mü bu durumda?

Hayır, bugünün dünyasından hiç memnun değilim. Filmlerle yeniden söylenecek bir şeylere sahip olmayı düşünmüyorum artık, aksi hâlde kendimi yinelemiş olurum. Filmlerim, benden değil diğer her şeyden bahseder.

Sosyal Gerçekçi dönemizdeki ilk filmlerinizi nasıl yorumluyorsunuz?

Gençlik filmlerim bir sürecin ilk adımlarıydı. İlk filmim “Csaladi Tüzfézsek” (1977)’te toplumun – özür dilerim – sadece bir pislik olduğunu ve değişmesini gerektiğini anlatmak istedim. Her şey değişebilir, toplum değişebilir, işte o zaman kurtulabiliriz. Filmim bir dramdı ve çok geçmeden anladım ki fikir değiştirmem gerekiyordu. Başka unsurlarla, başka bakış açılarıyla daha çok epik filmler yapmaya yöneldim. Böylece, ikinci filmim “Szabadgyalog” (1979) ortaya çıktı. Fazlasıyla epik bir film. Bir yapı inşası gibi, gerçeklik unsurlarının bir bir işlendiği yapım özelliği taşıyor. Sonradan her film, bir sonrakini üretmeye başladı. Her filmde yeni sorular soruldu. İlk başta düşündüğüm, ontolojik sorulardı ama çok geçmeden anladım ki beni asıl ilgilendiren, evren ve onun derinliğiyle ilgili sorulardı.

1979 yılı yapımı ikinci filminiz Szabadgyalog’dan itibaren, plan sekansa daha çok yönelmeye başladığınızı görüyoruz. Zamanla gelişiyor ve sizin film yapma şekliniz oluyor. Sizin için plan sekans nasıl bir önem taşıyor? Filmlerinizde giderek bir düzen ve tutku olan bu plan sekansları nasıl çalışıyorsunuz?

Szabadgyalog’da plan sekans önemli değil. Bu daha çok uzun monologlar için. Csaladi Tüzfézsek’te bu görülebilir mesela. Zamanla tecrübe ettim: plan sekansın olması gerekirdi. Bir plan sekans ne kadar uzun olursa, şiddeti, gerilimi, titreşimi, derinliği o derece hissedebilirsiniz. Plan sekansla, kadrajdan kaçma şansı neredeyse bulunmayan oyuncuyu tutabilirsiniz. O orada kalır, ta ki kamera bir başka yere dönünceye dek.

1988 yılı yapımı Damnation filminiz sizin tarzınıza dönüşünüzün işareti. Yazar Laszlo Krasznahorkai ile birlikte çalışmalarınız var. Nasıl karşılaştınız? Bu karşılaşmanın sizin çalışmalarınızdaki önemi nedir?

Laszlo Krasznahorkai ile 1985’te karşılaştım. Ortak arkadaşlarımızın evine davet edilmiştik, o akşam Laszlo Krasznahorkai okumam için “Satantango” kitabını bana uzattı. Agnes (Agnes Hranitzky – Béla Tarr’ın eşi ve birlikte çalışıyorlar) ve ben kitabı okur okumaz çok beğendik. Laszlo ile tekrar görüştük ve bunun üzerine çok tartıştık. Agnes ve ben, Satantango filmini çekmek istediğimizden oldukça emindik. Bunu o zamanlar gerçekleştiremedik, yerine Damnation’ı çektik.

İşbirliğimiz o tanışmamızdan son filme dek sürdü. Oldukça verimliydi, onun hep edebi yeteneğine ve hassas duygularına başvurdum. O ve yaptıkları olmasa, tamamiyle bambaşka bir şey ortaya koyardım. Gerek Mihaly Vig (filmlerinde müzikleri besteleyen kişi) ‘in katılımı, gerekse Agnes’in desteğiyle filmlerimin doğal temeli oluştu. Bu gerçeklikten hareketle, her filmimde, jenerikte her isim yer alsın istedim. Filmlerimin jeneriklerini asla okumayacaksınız, biliyorum. Benim filmim ! Hayır, hepimizin filmi !

Şunu da belirtmek isterim; Mihaly Vig ve Gyula Pauer ile önceden çalışmış olmama rağmen, Damnation’dan itibaren ekip birbiriyle kaynaştı ve bir birliktelik ortaya çıktı.


Filmleriniz çok karanlık, ama biri biraz farklı. Werckmeister Harmoniak, sizin en iyimser filminiz mi?

Benim bütün filmlerim iyimser ! Yanlış anlaşılma olmasın ! Kim gerçekten kötümserdir? Ölmek için bir merdivene tırmanan ya da bir ağaca çıkan ve oradan kendisini atan kişidir ! Gerçek bir kötümser, sabahın 4’ünde yağmur altında, soğukta malzeme taşımak için uyanmaz. Benim her filmim iyimser. Hatta şöyle de diyebilirim size, -canınız sıkılmasın- benim bütün filmlerim komedidir ! (gülüşmeler) Onlara gülünebilir, bazen acı bir gülüş… Hayatın kendisi böyle değil mi zaten?

2007 yapımı A Londoni férfi filminizin yapımcısı Humbert Balsan ile ilişkinizi açıklayabilir misiniz? Ölümü projeyi nasıl etkiledi? A Londoni férfi neredeyse durma noktasına gelmişti.

O ve ben aynı neslin çocuklarıyız. Benden bir yıl önce doğmuştu, bilmiyorum ama biz arkadaş olmuştuk. A Londoni férfi’yi çekme düşüncesi için gelmişti yanıma. Bu filmi yapmak için tutkusu, öfkesi, çabası hâlâ aklımdadır. Ne acıdır ki her şeyin tam ortasındayken intihar etti. Ölümü iki şekilde etkiledi. Birincisi, gerçek bir dostu kaybettik, ikincisi çekmek üzere olduğum filmin yapımcısını kaybettim. Soğuk duş etkisi oldu. İşler o an gerçekten içinden çıkılmayacak bir hâl almıştı.

Humbert Balsan’ın hayatından esinlenen Mia Hansen-Love’un Çocuklarımın Babası (Le Père de mes enfants) filmini izlediniz mi?

Evet, izledim.

Ne düşündünüz? Onunla görüştünüz mü?

Evet. Kendisi bana filmin DVD’sini yollamıştı ve tanışmıştım. Teşekkür ettim ve filmi hakkında ne düşündüğümü kendisine söyledim. Hepsi bu.

Geçtiğimiz Şubat ayında, çoğu sinemacı dostunuzla birlikte Macar Sineması’nın geleceğinden endişe duyduğunuzu ifade eden bir bildiri yayınlamıştınız. Sizin gibi bir sinemacı için bir film yapmak giderek zorlaşıyor mu?

Bu bildiriyi kendim düzenlemiştim. Şubattan beri, durumlar aynı, sıfır kilometre yol aldık. En kötü duygu bu belki de. Ben ve arkadaşlarım giderek faturalarımızı ödemekte zorlanıyoruz. Hâlâ bu bildirinin arkasındayız ve asla savaşı terk etmeyeceğiz. 

Kendinize yakın hissettiğiniz ya da sevdiğiniz sinemacılar var mı? Werckmeister Harmoniak’da ilham perisi Hanna Schygulla’ya yönelerek Cassavetes ya da Fassbinder etkilerini görmemiz mümkün mü?

Hem evet, hem hayır. Her zaman sessiz ve sakin şeylere karşı çok hassas olmuşumdur, özellikle plastik sanatlara. Resimlere bakmayı çok severim.

Torino Atı’nın son filminiz olduğunu açıkladınız. Laszlo Krasznahorkai yeni bir roman yazsa, bunun filmini çekmek ister miydiniz?

Hayır, sanmıyorum.

Film yapmayı bıraktınız. Bundan sonrası için ne düşünüyorsunuz?

Uzun bir süre Budapeşte’deki Sinema Atölyemi işleteceğim. Bu işle uğraşıp, maddi ve manevi destek imkanı bulunmayan sinemacılara çalışma imkanı vereceğim. Diğer yandan, başka bir projem var. Split’te (Hırvatistan) bir sinema okulu açmak istiyorum.

Neden Hırvatistan?
Çünkü Dalmaçya çok ilginç bir yer ve Split tarihi bir şehir…

(Ekim 2013’te Heyula Eleştiri’de yayımlanmıştır.)

Kaynak: (1) (2) (3) (4)


Seninde bize katılmanı isteriz. Sende BU FORMU eksiksiz doldurarak bize katılıp, yazarlar kadromuzda kadromuzda yer alabilirsin.

Kültür, Sanat ve Araştırma Bloku.

Döküntü Net
3-2-1-Kayıt: Şeytanın Tangosu

3-2-1-Kayıt: Şeytanın Tangosu” hakkında 2 yorum

  1. Geri bildirim: ∵Sinema -

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön