Baba Vanga

Vangelia Pandeva Gushterova (Vanga) 31 Ocak 1911’de bugünkü Makedonya sınırları içerisindeki, o tarihte Osmanlı toprağı olan Strumitsa kasabasında doğdu. Bugün hala bölgede 5000 Müslüman – Türk ve Roman nüfus varlığını sürdürmektedir.4 Babası Pande Surçev genç yaşlarındayken, o dönem Osmanlılara karşı savaşmak için kurulan çetelere katılmıştır. Çok geçmeden yakalanır ve müebbet alarak Yedi Kule hapishanesine gönderilir. Çıkma ümidi kalmadığı o dönemde, 1908 yılında İttihat ve Terakki tarafından serbest bırakılmıştır. Pande doğduğu köy olan Novo Selo’ya (Yeniköy) vardığında orada kimseyi bulamamıştır. Günlerce dolaşmış ve bir gün kulağına çok makul bir haber gelmiştir: Strumitsa Belediyesi, göçen Türklerden kalan evleri ve toprakları dağıtmaktadır. Pande şehrin kenarında küçük bahçeli eski bir ev alabilmiştir.

Sonra birazcık toprak da alır ve ilk önce tek başına daha sonra da âşık olduğu ve evlendiği eşi Paraskeva ile beraber çalışmaya başlar.5 Vanga’nın doğum tarihi de hayatındaki birçok şey gibi gizemlidir. Akrabalarının gösterdiği tarih 31 Ocak’tır, Vanga Vakfı6 ise resmi evraklarına dayanarak doğum tarihini 3 Ekim olarak göstermektedir. Bazı yerlerde doğum yılı 1913 olarak gösteriliyorsa da dayandıkları bir kaynak yoktur. Neyse ki, iki taraf da doğum yılını 1911 olarak göstermektedir.7 Yoksulluk ve imkânsızlık içinde büyüyen çocuk, ateşli ve inatçı bir karakterle dikkatleri çekmektedir.8 Bu huyunu hayatının sonuna kadar içinde taşımıştır.9 Bunun sebebi de hem yaşadığı zor dönemler hem de anne sevgisi eksikliği olabilir.

Nitekim araştırmalar anne yokluğunun psikolojik problemlere neden olabileceği ni göstermektedir. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Strumitsa Sırpların toprağı olmuştur. Yeni yöneticiler, yeni ve çok sert hükümler ve kısıtlamalar getirmişlerdir. Vanga için zor olan hayat daha da zorlaşmaya başlar. Buna rağmen o çok mutlu, neşeli ve hayat dolu bir çocuktur, babası için ise aynı şeyler geçerli değildir. Hem iş hem çocuk hem ev işleri onu yıpratmaktadır. Bu sebeplerden dolayı tekrar evlenmeye karar verir. Ancak işi hiç kolay değildir. İyi bir işi olmayan, yoksul, dul ve çocuklu bir adamın eş bulması oldukça zordur. Bütün bunlara rağmen kısmeti yüzüne gülmüştür. Köydeki en güzel kızlardan biri olan Tanka Georgieva, Bulgar bir komutanla nişanlıdır.

Ancak bazı sebeplerden dolayı nişan bozulur ve aile bu utanç verici durumdan kurtulmak için onu hemen Vanga’nın babası Pande ile evlendirmeye karar verir.Pande’nin kardeşi Kostadin, baba ocağı olan Novo Selo’da varlıklı biri olmayı başarmıştır. Kardeşinin ailesinin durumunu öğrenince onlara acımış ve yanına çağırmıştır. Bu şekilde hem onları zor durumdan kurtarmış hem de çiftlikte onlara iş vermiştir. Aile bu teklifi kabul ederek 1923 civarında Novo Selo’ya taşınmıştır. Kardeşinin bakımı ve ev işleri ile uğraşan Vanga’nın o zamanlar en sevdiği oyun başka bir odaya bir cisim yerleştirip, sonra da onu bulmaya çalışmaktan ibarettir. Bunu defalarca tekrarlamaktadır. Gözlerini kapatıp, kör taklidi yaparak cisme ulaşmaya çalışan küçük Vangelia, bu oyunuyla çevresinde endişe ve tepkilere yol açmaktadır.12 Evin büyük çocuğu olan Vanga on iki yaşına varmıştır.

Onun görevi her gün eşekle köyün dışındaki ahırlara gidip iki güğüm süt getirmektir. Bu sıralarda çok önemli ve Vanga hakkında yazılan bütün kitaplarda da yer alan bir olay gerçekleşir. Bu olay, onun, dünyadaki çoğu insan için görünmez olan bir dünyayı görmesini sağlamıştır. Bir yaz günü Vangelia ve iki kuzeni ahırlardan köye dönüş yolunda ilerlerken, tam yol üzerinde bulunan Han çeşmesine uğradıkları sırada aniden korkunç bir fırtına kopar. Hava kararır, güçlü bir rüzgâr çıkar. Rüzgâr, ağaçların dallarını kırıp savurur; fidanları kökünden söküp atar.

Toz, toprak, ağaçların dalları ve yapraklar havada uçuşup oluşan hortumun içinde havalanır.

Fırtınanın şiddetiyle çeşmenin yanına düşen iki kuzenin şaşkın bakışları arasında, hortum küçük kızı yerden alıp havalandırarak iki kilometre ötedeki Tırnaka denen araziye savurur. İlginçtir ki hiçbir resmi kayıtta o günler hatta haftaları kapsayan zaman diliminde bir fırtına, hortum veya benzeri bir hava durumu raporuna rastlanmamıştır. Uzun süre kızı arayan köylüler, onu korkudan delirmiş, taş toprak ve kırık dalların altında gömülmüş vaziyette bulurlar.13 Eve getirilen Vanga’nın toprakla dolmuş olan gözlerini yıkamaya başlarlar, ancak bunun hiçbir faydası olmamıştır. Daha gece çökmeden gözleri kanla dolar ve göz bebekleri beyazlaşır. Gözleri iyice iltihaplanan küçük kıza Üsküp’te üst üste başarısız iki ameliyat yapılır. Ne yazık ki Vanga’nın gözlerine perde inmesine engel olamazlar. Vanga’nın babasına Belgrad’da üçüncü bir ameliyat tavsiye edilir, fakat bu ameliyat Pande’nin maddi gücünü fazlasıyla aşar.

Çok yoksul olan baba, evdeki eşyaları ve tek koyununu satar. Bu şekilde parasının ancak yarısını denkleştirebilen baba, fazladan yol masrafı olmaması için kızının yanında gitmek yerine onu Belgrad’a gidecek olan komşusunun refakatinde gönderir. Komşusu varlıklı biridir ve oğlunun ziyaretine gitmektedir. İyi giyimli komşuyu babası sanan doktor, dışarıdan göründüğü gibi onu fakir kızdan kurtulmak isteyen bir zengin akraba sanmıştır. Parasının da gereken ücretin sadece yarısı olduğunu görünce kızgınlıkla “yarı paraya yarım ameliyat” yapacağını ifade etmiştir.

Eve döndüğünde az da olsa görme yetisine kavuşan kızın doktorun da tavsiyesiyle güçlü gıdayla beslenmesi, steril ve temiz ortamda ve en önemlisi özel bakım altında olması gerekmektedir. Tüm parası tükenen ve zaten fakir olan aile için bu imkânsız bir durumdur. Vanga’nın ihtiyacı olan şeyler temin edilemez, gerekli olan bakımı göremez. 1924 yılında Vanga’nın bir erkek kardeşi daha olmuştur. Babası komşu köylerde hizmetçilik yaparken, üvey annesi tarlada çalışır, Vanga da iki küçük kardeşinin bakımıyla ilgilenir. Bu ağır şartlar altında sağlığına gereken özeni gösteremeyen Vanga’nın gözlerine tekrar perde iner. Başka bir ameliyat söz konusu olamayacağından dolayı da Vanga görme yetisini bu defa tamamen ve hayatının sonuna kadar kaybeder.

Kaynaklarda onun daha sonra görünmeyen şeyleri görebilme yeteneğinin bu olayda geçirdiği stresten dolayı mı yoksa daha sonra mı başladığına dair kesin bir bilgi geçmemektedir. Yakınları ise onun bu kabiliyetini 1929 yılında fark eder ve bunun hakkında konuşmaya başlarlar.16 Bir gün komşulardan biri Vanga’nın babasına Vanga’yı Sırbistan’ın Zemun şehrinde körler okuluna gönderip hem eğitim alması hem de iyi bir bakım almasını tavsiye etmiştir. Baba başvurur ve çok geçmeden de olumlu cevap alır.17 Vanga on beş yaşındayken, Belgrad’a yakın olan Zemun’daki körler okuluna yatılı olarak gönderilir. Körler alfabesini öğrenen Vanga aynı zamanda piyano çalmaya da başlar. Belki doğuştan bu konuda yetenekli olduğu için en sevdiği ders müziktir. Körler okulunda üç yıl kalan Vanga diğer derslerin yanında temizlik, aşçılık, örme ve diğer ev işlerini de kendi kendine yeterli olacak şekilde yapmayı öğrenir.

Okuldaki öğrencilerden biri olan Dimitır varlıklı bir ailenin oğludur. Vanga ile yakınlaşır ve çok geçmeden ona evlenme teklifi eder.

On sekiz yaşındayken evlenmek için babasından onay bekleyen Vanga, memleketinden farklı bir haber alır. 1926 yılında doğan Lübka adındaki kız kardeşinden sonra dördüncü çocuğuna hamile kalan üvey annesi, doğum sırasında ölmüştür. Vanga’nın aşkına, okuluna, daha iyi bir yaşam hayallerine veda etmesi ve eve dönmesi gerekmiştir. Strumitsa bölgesinin ilginç bir göreneği bulunmaktadır. Gergövden denilen bayram öncesi akşam, köyün kızları toplanıp çil sürahinin içini nişan denilen bir şey atarlar ve bayram olan bir sonraki gün ise bu nişanlarına bakarak kısmetlerini tahmin ederlermiş. Gelecekleri tahmin etmesi için kendi aralarında bir kâhin seçerlermiş. Kör olduğu için sevindirmek amacıyla genelde Vanga’yı seçerlermiş. Ama son zamanlarda bu iş herkesin çok garibine gitmeye başlamıştır, çünkü Vanga’nın çektiği ve yakın zamanla ilgili bulunduğu tahminlerin hepsi tutmaktadır.

Herkes hayran kalmıştır ama kimse Vanga’nın gerçek bir kâhin olabileceğini aklının ucundan bile geçirmemiştir.

Bir gün babası güttüğü koyunlardan tekini kaybedip öfkeli bir şekilde eve döner. Kara kara bunun hesabını sürü sahibine nasıl vereceğini düşünüp durur. Kızı, “Kızma, koyunun Monuspitovo köyündeki Atanas’tadır” diyerek onu teselli etmeye çalışır. Babası, öyle birini tanımadığından dolayı şaşırıp, köyün dışına bile çıkmayan kızına bunu nerden bildiğini sorar. Vanga, babasına bunu rüyasında gördüğünü açıklamaya çalışır. Babası hakikaten o köye gidip koyununu söz konusu adamın sürüsünün içinde bulur. Bu, Vanga’nın yeteneğinin ortaya çıktığı olaylardan biridir. 1939 yılında genç kız ciddi bir akciğer hastalığına yakalanıp 8 ay boyunca ölüm kalım mücadelesi verir.

Durumu tamamen ümitsiz hale gelince eve doktor çağırılır. Gelen doktor, kızın zayıf ve uzun süre yatmaktan dolayı yaralarla kaplanmış vücudunu görünce tiksintiyle sağlık ocağından dezenfeksiyon ilaçları ve pudra ister. Kız kardeşi Lübka’ya ise, ablasının durumunun çok kötü olduğunu ve yakında öleceğini söyler. Lübka bundan iki gün sonra çeşmeden doldurduğu sularla eve gelince tam bir şok geçirir, çünkü evin önünde ablasını dimdik ayakta etrafı süpürürken bulur. Vanga sadece iyileşmiş olmakla kalmamış, garip bir güçle dolmuştur. O artık başka bir insan gibidir, yeni, alışılmadık güçlere ve diğer insanlardan farklı bir kadere sahiptir. Kız kardeşinin geldiğini anlayan Vanga onu “Hadi hemen başla! Temiz olması için her yeri süpürmeliyiz, çünkü yakında buraya birçok insan gelmeye başlayacak” sözleriyle şaşırtmıştır.19 Bilim, günümüzde bile böyle bir fenomeni açıklayamaz.

Bitmiş olan hayati gücün tekrar geri gelmesi mümkün olabilir ancak ciddi bir tedavi ile mümkündür.

Bu da rehabilitasyon, özel prosedürler, sağlıklı beslenme, fizik tedavi vb. metotları gerektirmektedir. Bugünkü tıp mucizeler gerçekleştirmektedir diyebiliriz ancak Vanga’nın yaşadığı dönem ve yoksul şartları düşününce öyle bir şey mümkün değildir. Yani böyle bir canlanma tıbbi ve biyolojik açıdan mümkün değildir. Okültizm inanışına göre ise böyle ani ve mucizevi canlanmalar mümkün olabilir, o da sadece ruhun bedeni terk ettiğinde onun yerine yeni bir ruh girmesiyle mümkün olabilir.20 1940 yılının yazında Vanga’nın babası çalışırken kötü bir şekilde düşer. Eli kırılır ve elinde çok derin bir yara açılır. Zamanla yara enfeksiyon kapar ve çok geçme den kangren olur. Pande’nin durumu gün geçtikçe kötüleşir. Birkaç ay sonra baba Pande vefat eder ve arkasında dört öksüz bırakır.

Vanga’nın bundan sonraki hayatını çaresiz ve ıstırap dolu günler takip etmiştir. Onun tükenmez sabrı ve güçlü karakteri diğer çocuklara örnek olmuş ve ayakta durmalarını sağlamıştır. Bu zamanlarda Vanga’nın hayatında gerçekleşmiş olan en önemli olaylardan biri daha meydana gelmiştir. Vanga, kardeşi Lübka ile köyün dışındaki bir kuyudan su doldurmaya gitmiştir. O gün, Vanga’nın üzerine garip bir hal çöker ve Lübka onun uzun süre suskun ve etrafa son derece ilgisiz kaldığını görünce korkudan ağlamaya başlar. Dalgınlıktan bir anda çıkan Vanga ona şu şekilde seslenmiştir: “Korkma, korkacak bir şey yok, sadece biriyle konuşuyordum. O bir atlıydı ve atına su içirmek için gelmişti. Atına yer vermediğin için kızmamasını söyledim, çünkü sen onu göremiyorsun. Atlı bana ‘Kuyunun etrafındaki beyaz çiçekli küçük bitkileri görüyor musun? Bu şifalı yıldız otudur ve birçok hastalığa iyi gelir’ diye söyledi.”

Ablasının bu söylediklerinden sonra etrafına bakan Lübka o ana kadar hiç görmediği ve bir daha da hiçbir zaman göremeyeceği bu ilginç olan otu fark eder.

İlk anda bu ot dikkatini çektiyse de hemen kendine gelir ve ablasını elinden tutup evlerine giderler. Bu şekilde Vanga’nın hayatında kilit rolü oynayacak ve hayatının sonuna kadar da devam edecek olan bu atlı ile görüşmeler başlamış olur. Ama burada atlının ona bir ot göstermesi dikkat çekicidir. Vanga daha sonra her ne kadar kehanetleriyle ve kimsenin göremediği şeyleri görmesiyle meşhur olsa da onun otlarla ve çeşitli şekillerde hasta iyileştirme yeteneğiyle de meşhur olduğu bilinmektedir. Yanına gelen birçok hastayı farklı yerlerde yetişen otlara yönlendirmiştir. Hayatında hiç botanik ve fitoterapi bilgisi almayan Vanga, bu yeteneğini atlıya atfetmektedir.

Atlının ikinci gelişini Dr. Zdravka şöyle anlatmaktadır: “Atlının ikinci gelişi ise, annemin evinde çok hasta bir vaziyetteyken olmuştur. O zaman ona, bundan sonra insanların geleceklerini bilebileceğini, İkinci Dünya Savaşı’nın başlayacağını ve artık geriye dönüş olmadığını belirtmiştir. Vanga’nın burada kalıp ona gelen insanların akraba ve yakınlarının hayatta olup olmadıklarını veya nerede olduklarını yanan bir muma bakarak söyleyeceğini açıklamıştır. Vanga annem bu ağır göreviyle nasıl başa çıkacağını sorunca, atlı ona sürekli yanında olacağını ve insanlara söyleyeceklerini ona haber vereceğini söylemiştir. Ayrılmadan önce de Vanga’nın hiç kendi çocuğu olmayacağını da haber vermiştir.”

Vanga’nın anlattıklarına göre bu atlı, uzun boylu, sarışın ve tanrısal bir güzelliğe sahiptir.

Eski savaşçılar gibi ay ışığında parlayan metal giysiler giyiyor ve o kadar çok ışık saçıyormuş ki, küçük karanlık odası gündüz gibi aydınlanırmış. Vanga bu anları şu şekilde anlatır: “Ona bakıyorum, bakıyorum, sanki artık kör değilmişim gibi, fakat hiçbir şey anlamıyorum. Ben de ona hayretle ve merakla bakıyorum ve kendisine âşıkmışım gibi de seviniyorum. Tanrım! Ondan nasıl bir güzellik yayıldığını tahmin bile edemezsin.”23 Bellidir ki, Vanga’nın yeteneği, görünmez dünyalardan gelen bu varlığa bağlıdır. Vanga hayatı boyunca her şeyin ona bir Ses tarafından haber verildiğini söyler. Bu atlının bir aziz mi yoksa daha önce bu topraklarda yaşamış olan bir din adamı mı olduğu hiçbir zaman netleştirilemeyecekse de Vanga birçok kez duyduğu bu sesin Aziz İoann Zlatoust olduğunu söylemiştir.

İoann Zlatoust (345-407), Ortodoks kilisesinin en önemli zatlarından biridir. Antiochia (Antakya) şehrinin ileri gelen ailelerinden birinde dünyaya gelmiştir. Sofist Libanius ve filozof Andragafius’tan ders almıştır; 381 ve 386 yıllarında sırayla diyakoz ve kilisede yönetim kurulu üyeliği yapmıştır. Zamanla Konstantinopolis’in başpiskoposu ve çok önemli bir Kilise babası olmuştur. Ölümünden 31 sene sonra Ortodoks, Katolik, İskenderiye Kıpti, Anglikan ve Lüteryan kilisesi onu aziz ilan etmiştir. Pagan sembollerin ve Efes’te bulunan Artemis tapınma yerlerinin yok edilmesinde aktif olarak öncülük etmiştir.24 İkonografiden öğrendiğimiz kadarıyla, bu aziz atlı değil, ayakta duran biri olarak gösterilmiştir. Peki, Vanga’nın anlattığı Atlı-Ses-İoann Zlatoust nasıl açıklanabilir? Teodorova’ya göre, hayattayken çok önemli bir din adamı olan Zlatoust’un, öte dünyada da önemli biri olma ihtimali yüksektir.

O, bu büyük görevi için Vanga’yı seçip ona kendini tanıtmış olabilir.

Vanga onu ilk gördüğünde atlı ve parlak askeri kıyafette olmasına bakılırsa, o topraklarda çok eskiden yaşamış olan Trakyalı veya Bulgar azizlerden biri olabilme ihtimali de vardır. Vanga onu görmeye başladığı ilk yıllarında hep atlı, ses ve Zlatoust olarak belirtiyorsa da daha sonraki yıllarında onu sadece bir ses olarak belirtmeye başlamıştır.25 Mucizeler dini olarak bilinen Hıristiyanlıkta gayet normal olarak kabul edilen bu şeyler inanmayanlar için belki abartı veya uydurma gibi gelebilir. Ancak bu tür anlatılar sadece Hıristiyanlıkla sınırlı değildir, başta İslam olmak üzere diğer dinlerde de benzerleri mevcuttur. Bu konudaki en ilginç örneklerden biri Konya velilerinden olan Lâdikli Ahmet Ağa’nın hikâyesidir. Onun misali Vanga’nınkine çok benzemektedir.

Birinci Dünya Savaşı’nda ümmi bir Osmanlı askeri iken Mısır çöllerinde yaşamış olduğu olaylardan sonra çok sevilen bir veli haline gelmiştir. Osmanlı ordusu çok zor şartlarda Mısır’da İngilizlere karşı savaşmaya başlar. Ordu bozguna uğrar ve hayatta kalan çok az asker geri çekilir. Lâdikli Ahmet çok ağır yaralı olarak yerde yatmaktadır, ancak arkadaşları ölmüş sandıkları için onu orda terk ederler. Uzun süre bu vaziyette kalan asker, çok fazla kan kaybeder. Sekerat halindeyken gökte yıldız gibi parlayan bir atlı görür. Mustafa Özdamar’ın Lâdikli Ahmet Ağa kitabında olay şu şekilde anlatılmaktadır: “Bir atlı geliyordu ufuklardan. Derken bir atlı geldi şimşek hızıyla. Kara kuru bir insandı atlı. Uzun boylu, çevik bir insandı.

Şunu söyledi Lâdikli Ahmed’e, atından inmeden: Garip garip bakan Tih ve Tur’a, Hakka kavuşturdu seni bu yara!.. Kırbasını uzattı bu arada: Yanmışsın iç! Dedi. Sonra da yine bir şimşek hızıyla Lâdikli Ahmed’i terkisine alarak: Yum gözünü! Dedi… Aç gözünü! Dedi, açtı gözlerini Lâdikli Ahmet… Kudüs’te bir hastanenin önüne inmişlerdi. Burası Kudüs! Diye ekledi atlı: Aha burası da hastane! Burada tedavi göreceksin! Her şey o denli hızla gelişti ki, neyin nasıl olduğunun farkına bile varmadı Lâdikli Ahmet.”26 Lâdikli Ahmet, okuma yazma bilmediği halde bu olaydan sonra zaman ve mekân duvarını aşan, bilginin ötelerine ulaşan bir ğayb adamı27 olmuştur. Hz. Hızır olduğu söylenen atlı ile de hayatı boyunca görüşmeyi devam ettirmiştir. Ne Lâdikli Ahmet Ağa’nın gördüğü ve Hz. Hızır olarak belirttiği, ne de Vanga’nın gördüğü ve İoann Zlatoust olarak belirttiği ve hayatı boyunca onu terk etmeyen atlının tam olarak kim olduğu muhtemelen hiçbir zaman bilinmeyecektir.

6 Nisan 1941 yılında Alman Nazi ordusu Yugoslav sınırından içeri girer. Aynı gün Vanga ve kız kardeşi dışında herkes evlerini terk edip saklanır. Askerler tek tek evleri dolaşıp yumurta, tavuk ve yiyecek ne varsa toplamaya başlarlar. Çok geçmeden askerlerden biri onların kapısını da bir ayak darbesiyle kırıp içeri girer. Önce odanın ortasında duran çocuklara bakar, sonra da fakir eve bir göz gezdirir ama hiçbir şey olmadığını gördükten sonra dönüp oradan ayrılır. Köylüler geri geldiğinde Vanga’daki inanılmaz değişimi görerek avlunun içinde toplanmaya başlarlar. Vanga köşedeki kandil ışığında durur ve siması tanınmayacak bir şekilde değişmiş, ifadesi bomboş fakat heyecanlı görünür. Hiç durmadan garip ve farklı bir sesle konuşur. Savaşa katılıp sağ salim geri gelecek veya bir daha dönemeyecek kişilerle, yer ve olayları inanılmaz ayrıntılarla art arda sıralar.

Vanga’nın bu mistik hali böyle günlerce devam eder.

Bundan sonra, Vanga insanlara her türlü problemleriyle ilgili bilgi vermeye başlamıştır. O, kaybolan bir eşya veya evcil hayvanın yerini söylemekte, hastalıklarla ilgili şifalı otlar tavsiye etmekte, insanlara o zor günlerde ihtiyaç duydukları optimizmi ve inancı aşılamaktadır. 1942 yılında Bulgaristan sınırları açılır ve Vanga’nın yanına Petrich şehri ve çevresinden olmak üzere birçok yerden kalabalıklar halinde insanlar gelmeye başlar. Gelecek hayatlarıyla ilgilenenler, kaybedilmiş yakınlarıyla ilgilenenler veya çok hasta ve ancak Vanga’nın onları kurtarabileceğine inananlar durmadan gelmektedirler. Bir gün Petrich şehrine bağlı bir alay asker gelmiştir. Aralarında biri, 23 yaşındaki Dimitar Gushterov, öldürülen kardeşi ile ilgili bilgi almak ister. Vanga kapının dışına çıkarak kendisine ismiyle seslenir: “Neden geldiğini biliyorum, kardeşinin katillerini öğrenmek istiyorsun. İntikam almayacağına dair söz verirsen belli süre sonra sana söyleyebilirim. Çünkü intikam almana gerek yok. Onların sonlarına kendin şahit olacaksın.”

Genç, şaşkın ve etkilenmiş bir şekilde dışarı çıkar, çünkü Vanga’nın ismini ve aile dramını nasıl bilebildiğine anlam verememektedir.

Bu olaydan sonra Gushterov birkaç kez daha ziyaretine gelir. Her seferinde Vanga ile odasında uzun uzun sohbet ederler. 20 Nisan 1942’de Vanga kız kardeşine gencin kendisine evlenme teklif edeceğini ve ikisinin de Petrich’e taşınacağını söyler. Erkek kardeşlerinin biri askerde diğeri de çalışmak amacıyla Almanya’ya gittiği için evde tek başına yaşayan iki kız kardeş 22 Nisan’da Strumitsa’yı terk ederek, Vanga’nın yirmi yıllık bir evlilik hayatı geçireceği müstakbel kocasının yanına taşınırlar.29 10 Mayıs 1942 yılında iki genç evlenir. Yeni gelinin işi hiç kolay değildir, Magdalena anne avam insanlara has olan bir samimiyetle üzülerek oğluna: “Oğulcuğum, bu muymuş senin kısmetin” der.

Şüphesiz oğlunun ev işlerini sahiplenecek genç ve güzel bir köylü kızı getirmesini hayal eden anne Vanga’yı görünce hayal kırıklığına uğramıştır. 1942 ilkbaharından 1970’e kadar Petrich’te yaşayan Vanga, burada polislerle başı derde girmesine rağmen insanlara yardım etmeye devam etmiştir. Vanga’nın eşi ağır bir hastalığa yakalanıp 1962’de, 42 yaşındayken vefat eder. Kendi çocukları olmayan aile, 3 yaşındaki Veneta adında bir kız çocuğunu evlat edinir. Eşinin ölümünden sonra Vanga, Dimitar Valtchev adında bir erkek çocuğunu daha himayesi altına alıp büyütür. Vanga’nın yaptıkları ve konuştukları Bulgaristan’daki yeni siyasi oluşum olan Komünistler için pek uygun sayılmaz. O, bir devlet düşmanı olarak kabul edilir, basında ve radyolarda hakkında kötü haberler yapılır, polisler tarafından birçok kez gözaltına alınır ve bazen dövülür.

Bu durum daha sonra gerçekleşecek birkaç olayla değişmektedir. Bu olaylardan biri ise onun infazı için görevlendirilen askerle ilgilidir.

Asker Petrich, gidip parti için engel oluşturan her şeyi temizlemesi için emir almıştır. Oraya giderken yanında bulunan ve içinde çok önemli evraklar bulunan çantayı kaybeder. Asker ne yapacağını şaşırır. Komutanına anlatınca gözaltına alınır ve çantayı geri veremediği için ölümle cezalandırılır. Evrakları bulması için bir gün müsaade isteyen asker serbest bırakılınca koşarak Vanga’ya gider ve evrakları sorar. Vanga çantayı ormanda düşürdüğü yeri ona gösterir ve o ölümden kurtulur. Bu ve benzeri birkaç önemli olay daha gerçekleştikten sonra Vanga devlet için zarar değil yararlı biri olmaya başlar ve sürekli üst düzey siyasetçiler, generaller ve gizli ajanlar tarafından ziyaret edilen bir kimse olur.

Bunun devamında ise Vanga’nın kâhinliği 1967 yılında devlet tarafından meşrulaştırılır ve kendisi belediye hizmetine alınır. Vanga’nın kalabalıkla başa çıkması ve rahatsız edilmemesi için, özel görevliler tayin edilir.

Belediyece her görüşmek isteyene sıra verilip kişi başı yerliler için 10 leva yabancılar için de 50 leva ücret alınmasına karar verilir. Bu şekilde Bulgar hazinesine de büyük miktarda para girmiş olmaktadır. Oysa Vanga’nın kişisel olarak insanlardan hiçbir zaman bir para talebi veya beklentisi olmamıştır. Komünist Devlet Başkanı Todor Jivkov’un kızı Lüdmila Jivkova’nın lüks villa teklifi de dâhil, onun gibi birçok maddi teklifi geri çevirmektedir. Batılı devlet adamlarının da hatta Çin siyasetçilerinin de yardım önerilerini reddeder. Görüşmelerden elde edilen gelirlerin tamamı Belediye’ye aktarılmıştır. Belediye tarafından kazancın bir bölümüyle, Vanga’nın özel olarak seçtiği yerde, ayrı bir ev inşa edilir.

Petrich’teki evinden on beş kilometre mesafede, Rupi denen bölgede inşa edilen bu küçük ev, bundan sonra ziyaretçilerin kabul yeri haline gelmiştir. Yirmi yılı aşkın bir süre haftanın yedi günü yüzlerce insan, tam geliş saatini bilerek bu evin önünde sabırla bekler, acılarına problemlerine çare bulma ümidini taşır. Rupi denen bu yer Vanga için çok önem taşımaktadır. Eşinin genç yaşta vefatından sonra yalnızlık ve sessizlik arayan Vanga, manastıra kapanmaya karar verir. Samokov, Vracesh ve Bansko manastırlarından, insanları yardımlarından mahrum bırakmaması gerektiği gerekçesiyle geri çevrilen kâhin, tekrar Petrich’e döner. Ama çok fazla bunalıma girmeye başladığı bir sırada ses ona huzur bulması için Rupi denilen bir bölgeye gitmesine söyler.

Vanga huzura ihtiyaç duyduğu zaman tek başına kalabilmesi için oraya küçük bir ev inşa ettirmeye karar verir. Yemyeşil ormanlık bir alan, insanlardan uzak ve huzur içinde güneşin doğuşunu ve batışını hissettirebilen bu yer Vanga’ya fazlasıyla istediğini verir. İlk başta sadece hafta sonları gelir ama daha sonra bu gelişler sıklaşır. Onun gösterdiği yerde sondaj yapılıp su çıkarılır, güzel bir bahçe oluşturur ve burada yaşamaya başlar. Bu yer özel enerji barındıran bir yerdir onun için. Bu yer Vanga’yı Vanga yapan kehanetleri gerçekleştirmesini sağlar. Ses tarafından özellikle seçilen bu yerde o, ölülerle ve gökten gelen varlıklarla görüşmeye başlar. Bu yerde geçmişin ve geleceğin birleştiği köprü olacak olan, dünyayı ahiretle birleştirecek olan, dünya güçleri ile gök güçlerini birleştirecek olan, Azize Petka Bılgarska adında bir Kilise inşa ettirmeye başlar.

Bu kilise çok büyük tartışmalara yol açar. Halk tarafından bir azize, bazılarına göre bir peygamber olarak bile kabul edilen Vanga, Kilise tarafından kötü ruhlarla, cin ve iblislerle çalışan bir sahtekâr olarak kabul edilmektedir. Kilise İl Yönetimi yeni yapılan kiliseyi açtırmak istememiştir. Bu da medyanın da yardımıyla halkı Kilise yönetimine karşı ayaklandırmaya sebep olur. Ama ne olursa olsun belki de devletin işine geldiği için bir şekilde Vanga’nın kilisesi açılır ve orada emekli olan ve Bulgar Kilisesine bağlılığı kalmayan yerel bir papaz çalışmaya başlar. Vanga’nın ölümünden sonra ise Vanga Vakfı tarafından bu kilise çevresinde bir manastır inşa ettirilir. Her ne olursa olsun Vanga bütün dünyaya adını duyurmayı başarmıştır. Devletin izin verdiği kadar (Komünist Bulgar hükümeti Rusya’ya bağlı olduğu için oradan gelenleri geri çevirememektedir) yurt dışından da ünlü ya da ünlü olmayan yüzlerce insan gelmeye devam etmektedir.

Vanga halkın içinden olanların sorunlarını dinlemeyi tercih etmektedir. Politik ve sanat dünyasından ünlü kişiler de kâhine büyük ilgi göstermektedirler. Toplumsal ölçekteki olaylar hakkında konuşmayı çok daha az yeğler ve bu tarz bilgileri yakın çevresiyle paylaşır. Vanga 11 Ağustos 1996’da seksen beş yaşındayken kansere yenilip vefat eder. Tüm hayatı gibi, ölümü de garip şartlar altında olmuştur. Son dakikalarında, tam nefes yolunun açılması gerektiği anda hastanede bir elektrik arızası çıkar ve doktor tıbbi müdahaleyi yapamaz.

Daha sonra arızanın nereden kaynaklandığı araştırılır ama böyle bir arızaya neden olabilecek en küçük bir sebep dahi bulunamaz.32 Bazı kaynaklarda Vanga’nın kendi ölümünün sebebini, zamanını ve mekânını önceden söylediği rivayet edilse de bu konuyla ilgili net bir bilgi hiçbir yerde geçmemektedir. Yeğeni Krasimira Stoyanova’nın kitabında da açıkladığı gibi, Vanga’nın son isteği, öldüğü zaman sadece en yakınları tarafından sade bir törenle defnedilmesidir. Ama bu isteğinin yerine getirilmesi mümkün olmamıştır. Sofya’da öldüğü hastaneden evine getirilinceye kadar haber yayılmıştır. Kilisedeki töreni için binlerce insan toplanmıştır. Bulgar medyasının yanında Reuters, Frans Press, BBC canlı yayın yapmıştır. O dönemin artık Demokrat olan parlamentosunun neredeyse tamamı cenazeye katılmıştır. Bir kâhin, peygamber, azize veya kötü ruhlarla iş birliği yapan bir yalancı da olsa Vanga, Bulgaristan ulusu için unutulmaz bir fenomen olarak tarihe geçmiştir.

Kaynak: Kâhin Vanga’nın Din Felsefesi Üzerine/ Rıfat Atay/ Süleyman Pingov (TURKISH ACADEMIC RESEARCH REVIEW Cilt/Volume: 4 Sayı/Issue: 1, s. 167-194 Mart Özel Sayı/March Special Issue 2019 Received/Geliş: [12-02-2019] – Accepted/Kabul: [02-03-2019])


Seninde bize katılmanı isteriz. Sende BU FORMU eksiksiz doldurarak bize katılıp, yazarlar kadromuzda yer alabilirsin.

Kültür, Sanat ve Araştırma Bloku.

Döküntü Net

Baba Vanga

Baba Vanga” için bir görüş

  1. Geri bildirim: ∵ Biyografi -

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön