BİR DÜNYA MİRASININ KORUNMASI: AYASOFYA

“Kutsal Bilgelik” anlamına gelen “Ayasofya” adı, erken Hristiyanlık döneminden başlayarak birçok kiliseye verilmiştir. İmparator Konstantin tarafından yeni başkentte, 360 yılında yapılan ilk kilise 404 yılında, bir ayaklanmada yakıldığından, yerine İmparator II. Theodosius tarafından ikinci Ayasofya yapılmıştır (Müller-Wiener 1977).

Beş nefli ve ahşap çatılı olduğu belirtilen bu kilisenin girişine ait mimari parçalar Ayasofya atriumunda, Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından 1935 yılında başlatılan kazıda ortaya çıkarılmıştır. İkinci Ayasofya da 532’de Nike ayaklanmasında yakılınca, İmparator I. Iustianios tarafından bugünkü kilise yaptırılmıştır (Eyice 1993).

Iustianios’un anıtsal kilisesi, imparatorluğun gücünü yansıtacak boyut ve zenginliktedir; tasarım ve uygulaması için görevlendirilen iki teknik adam tarafından, o güne kadar benzeri yapılmamış bir proje geliştirilmiştir. “Kubbeli bazilika” olarak adlandırılan bu mekansal düzenleme, ardından gelen birçok dini yapıya örnek oluşturmuştur.

Kuzey Afrika, Mısır, Suriye, Yunanistan ve Batı Anadolu’dan getirilen renkli taşlarla , altın ve gümüş varaklı mozaiklerle bezenen iç mekan boyutları, biçimi ve üstün işçiliği ile hayranlık uyandırmaktadır. 532-537 yılları arasında inşa edilen kilise dört ayak üzerine oturan 33 m çapında bir kubbe ile, ona doğu ve batıdan bitişen iki yarım kubbe ile örtülmektedir. Tuğla ve od taşı ile, horasan harcı kullanılarak örülen duvarlar hızla yükseltilmiştir.

Horasan harçla örülen duvarlar, henüz tam sertleşmeden eğrisel örtüden genel yanal itkilere maruz kalınca, düşeyden ayrılmalar olmuş; yelken tonoz biçimindeki ilk kubbe 550 yılındaki depremde çökmüştür. İmparator Iustianios henüz hayatta iken olan bu yıkımın ardından yapılan onarımda, ilk kubbenin yerine, yarım daire kesitli bir örtü yapılarak, taşıyıcı sistem depreme daha dayanıklı bir hale getirilmiştir (Mainstone 1988).

Ancak hasarlar durmamış; 10. ve 14. yüzyıldaki depremler anıtta başka hasar ve yıkımlara yol açmıştır. 10. yüzyılda batı yarım kubbenin, 14. yüzyılda doğu yarım kubbenin yıkımından sonra, yarım kubbeler onarılarak eserin kullanımı sürdürülmüştür.

Bu yıkımlar sırasında pandantiflerde ve kubbenin ana kemerlere bitişik alanlarında da çökmeler olduğundan, yıkılan kısımlar mevcut dokuya bitiştirilerek yeniden yapılmıştır (Duppel 2010). Sonuç olarak bugünkü kubbe 6.,10. ve 14. yüzyıllara ait dört parçadan oluşmaktadır. Ayasofya’nın yüzyıllar boyunca maruz kaldığı deprem hasarları, dıştan da destekleme yapılmasına gerek duyurmuş; ana kütle her taraftan payandalarla desteklenerek, açılma ve yıkılmalara karşı güvenliği arttırılmıştır.

İstanbul’un fethinden sonra camiye çevrilen Ayasofya’nın içindeki kilise kullanımıyla ilgili mimari ögeler dışarı çıkarılmış; iç mekana mihrap, minber, kürsü, mahfil, dışarıya minare eklenmiştir. Ayasofya’nın geleceğini düşünerek bir vakıf kuran Fatih Sultan Mehmet, birçok mülk vakfederek, anıtın sürekli bakımına kaynak sağlamıştır. Osmanlı döneminde Ayasofya çeşitli onarımlar geçirmiştir.

16. yüzyılda Mimar Sinan ve 19. yüzyılda Fossati kardeşler (Schlüter 1999) tarafından yapılanlar bunların en bilinenleridir. İstanbul Ayasofyası, Ayasofyalar arasında özel bir yere sahiptir. 1985 yılında İstanbul’un Tarihi Alanları kapsamında Dünya Mirası Listesi’ne giren bu önemli anıtın geleceğe güvenle aktarılması için Kültür ve Turizm Bakanlığı uzman kadrosuyla, kaynak sağlayarak çalışmaktadır.

Ayasofya’nın özgünlüğünü ve bütünlüğünü korumak için taşıyıcı sistemi izlenmekte (Durukal ve diğerleri 2000; Erdik ve Croci 2010); onarım projeleri yürütülmektedir. UNESCO’nun önerisiyle oluşturulan bilim kurulu, projelerin oluşum ve uygulanmasına destek vermektedir.

AYASOFYA’NIN EVRENSEL DEĞERLERİNİN KORUNMASI

Bir Dünya Mirası olan Ayasofya hem çektiği ziyaretçi sayısı, hem hakkında yapılan araştırmalar açısından ilgi odağıdır (Kuniholm ve Striker 1985, Mainstone 1988, Mark ve Çakmak 1992, Hidaka 2001). Kent siluetindeki konumunun korunması plan kararlarıyla sağlanmaktadır. Korumanın ilk adımı sistematik belgeleme ve ayrıntılı incelemelerle bilgi toplanması, sorunların saptanarak, giderilmesi için çalışmalar yapılmasıdır.

Uzun tarihi içinde çok sayıda müdahale gören Ayasofya’nın restorasyonları ile ilgili kayıtlar, çizimler çok sınırlıdır. Restorasyonla birlikte sistematik belgeleme çalışmaları 19. yüzyıla, Sultan Abdülmecit dönemine dayandırılabilir. İtalyan mimarlar Gaspare ve Giuseppe kardeşlerin 1847-1849 yılları arasında, 800 işçi ile içerde ve dışarda çalışarak yaptıkları onarım Ayasofya’nın bugünkü biçimini almasında etkili olmuştur.

Fossati onarımı öncesi ve sonrasını gösteren tablolar yapılan çalışmaların anlaşılmasına yardımcı önemli belgelerdir (Fossati 1980). Bu resimlerden onarımın kapsamı ve niteliği hakkında genel bilgiler edinilmektedir. Ayrıca G. Fossati ayrıntılarla ilgili eskizler, küçük rölöveler çizmiştir (Schlüter 1999). G. Fossati iç mekanda sıvalı alanlarda araştırma yapmış; kapatılmış bazı mozaikleri açığa çıkararak belgelemiştir.

İç mekanda mozaiklerin döküldüğü yerler sıvanarak üzeri sarıya boyanmış; üzerlerine stampajla küçük kareler basılarak mozaik etkisi verilmeye çalışılmıştır. Böylece mekanı sınırlayan yüzeylerin genel görünümünde rahatsız edici boşluklar kalmamış; süreklilik ve bütünlük sağlanmaya çalışılmıştır. Fossati restorasyonunun taşıyıcı sisteme yönelik müdahaleleri de bulunmaktadır.

Bunlardan galerideki eğik sütunların tekrar düşey hale getirilmesi, iç mekan açısından önemli bir işlem olarak kaydedilebilir. Dış görünüşü etkileyen köklü bir müdahale, ana payandalardan kubbe kasnağına uzatılan uçan payandaların kaldırılmasıdır. Böylece kubbenin eteğinde sadece pencere aralarındaki pilasterler kalmış; kütlesi en üstte başına serbest yükselir hale gelmiştir.

Bu ayıklamaya karşı, kubbenin sağlamlaştırılması için kaidesine ve kasnak seviyesine demir kuşaklama uygulamışlardır. Bunlardan kubbenin oturduğu prizmatik altyapıyı saran ilk kuşaklama demirleri doğu ve batı cephesinde yapılan onarımlar sırasında açığa çıkmıştır (Şekil 15,16). Fossati onarımına ait birçok ayrıntı Ayasofya’nın bir parçası olmuş ve günümüze kadar gelmiştir. Hünkar mahfili, avizeler, alçak sofalar bunlar arasındadır.

Dış mekandaki bazı ayrıntılar ise zamanla, yeni onarımlarla değişmiştir. Kırmızı-sarı şeritler halinde iki renkli olarak boyanancephelerin görünüşü, 20. yüzyılda yapılan sıva onarımlarımlarıyla kaldırılmıştır (Tamer 2003). Fossati onarımının ardından 1894 depremi olmuş ve Ayasofya’da oluşan hasarlar bir uzman heyet tarafından incelenerek, yapılması gerekenler belirlenmiştir.

Bu dönemde İstanbul’da çalışan İtalyan mimar R. D’Aronco ‘nun hazırladığı raporda kubbe ayaklarının ve batı yarım kubbesinin durumunda kaygıyla söz edilmekte; temellerin incelenmesi önerilmektedir. D’Aronco’nun deprem hasarını gösteren bir eskizinde, kuzeybatı pandantifinde derin bir çatlak, batı yarım kubbenin eteğindeki iki pencereden başlayan iki ışınsal çatlak ve kubbe kaburgalarındar bazılarında yatay çatlaklar görülmektedir.

Tarihi belgeler deprem sonrasında iç yüzeylerin yeniden sıvandığı konusunda bilgi sağlamaktadır. Fossati onarımından kolayca ayırt edilebilen bu onarımı kubbe mozaiklerinin onarımında çalışan İstanbul Restorasyon ve Konservasyon Merkez Laboratuvarı uzmanları “Vakıflar Uygulaması” olarak isimlendirerek, 1910’dan sonraya tarihlemişlerdir (Avşar ve Özil, 2010).

Cumhuriyet döneminde Ayasofya, yüce Atatürk’ün girişimiyle, tüm insanlığın erişimine, bilimsel araştırmalara açık olması için müzeye çevrilmiştir. Bu önemli değişikliğin ardından 1935’de atriumda başlatılan kazılarla ikinci Ayasofya’ya ait mermer bloklar ve in-situ kalıntılar bulunmuştur (MüllerWiener 1977). Bir başka önemli çalışma ABD’den Dumbarton Oaks Bizans Enstitüsü tarafından sürdürülmüş; iç mekandaki figürlü mozaikler açığa çıkarılmıştır (Teteriatnikov 1998).

Mimar R.L. Van Nice anıtta 30 yılı aşkın süre çalışarak, plan, kesit ve görünüşlerden oluşan kapsamlı bir belgeleme çalışması yapmıştır (Van Nice 1965 ve 1986). 1985’ten bu yana Dünya Mirası statüsünde olan Ayasofya Müzesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın koruması altındadır ve haftada altı gün ziyaretçilere açıktır. Birçok ulusal ve uluslararası bilimsel araştırmanın konusu olan Ayasofya sürekli bakımla ayakta tutulmaktadır.

Geniş çatısı her tür hava koşulu yanında, kuşların saldırısına açıktır. İç mekanın iklim koşullarının denetimi (Güleç 1996), malzeme bozulmaları, deprem riski, aşırı turizm baskısı özenle ele alınması, dikkatle çözümlenmesi gereken sorunlardır. Ayasofya’nın sürekli bakım ve yönetiminden Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı üç müdürlük sorumludur.

İstanbul’un en çekici mekanlarından olan Ayasofya’da ziyaretçi sayısı zaman zaman günde 14 000’e çıkmaktadır. Ziyaretçilerin yönetimi, bilet ofisinin, giriş çıkışların denetimi, güvenliğin sağlanması, ziyaretçilerin dinlenme, wc hizmetlerinin karşılanması önemli konulardır. Müzenin uzman kadrosu sürekli olarak alandadır. Müze görevlileri telsizle sürekli haberleşmekte; sorunları anında çözmeye çalışmaktadırlar.

Ayasofya’nın Korunması için Yürütülen Çalışmalar

Ayasofya’nın özgünlüğünün ve bütünlüğünün korunması için yapılan kapsamlı çalışmalar arkeoloji, tarih, sanat-mimarlık tarihi, konservasyon, deprem mühendisliği gibi çeşitli disiplinlerin katkıları ile yürütülmektedir. Bu çalışmalar dört başlıkta toplanabilir:

  1. Taşıyıcı sistemle ilgili çalışmalar,
  2. İçmekanın değerli yüzeylerinin korunması ve sunumu,
  3. Dış cephelerin korunması ve sunumu,
  4. Çatının korunması.

1 Taşıyıcı sistemle ilgili çalışmalar

Aya Sofya gibi farklı dönem onarımlarıyla ayakta tutulan bir yapıya iyileştirici önlemler önerebilmek için, geçmişini, taşıyıcı sistemini, yapım tekniklerini, malzemelerinin özellikleriniçok iyi tanımak gerektiği açıktır. Anıtın her noktasına tam olarak ulaşılamaması, mermer ve mozaik kaplı yüzeylerin gerisindeki dokunun durumunun tam olarak görülüp, incelenememesi değerlendirmelerde belirsizliklere yol açmaktadır.

Kuşkusuz uzun erimli bir gelecek planlaması anıtın depremlere karşı dayanımını sağlamaktan geçmektedir. Ayasofya’nın deprem performansı konusunda yıllardır çalışan deprem mühendislerimiz olması sevindiricidir. 1989 yılında ABD’dan Princeton Üniversitesinden Prof. Ahmet Çakmak, Boğaziçi Üniversitesinden Prof. Mustafa Erdik’le bir izleme programı başlatmış; böylece anıtın deprem davranışının daha iyi anlaşılması mümkün olmuştur (Mark ve Çakmak 1992).

1990’lardan sonra Marmara Denizi çevresinde olan depremlerin kayıtları yapılmış; derlenen bilgiler yardımıyla bilgisayar modelleri geliştirilmiştir (Durukal ve diğerleri 2000). Aletler 2008’de yenilenmiş; anıtın sürekli izlenmesine olanak sağlayan sistem oluşturulmuştur.

1999 İzmit depremi Ayasofya’nın güvenlik durumunun değerlendirilmesini daha da acil bir hale getirmiştir. 1999 depreminde Ayasofya’da bir hasar olmamış, ancak Prof. Erdik ve ekibi kârgir yapıda güç kaybı olduğunu rapor etmişlerdir (Durukal ve diğerleri 2000). Uzmanların yaklaştığı ve hazırlıklı olmak gerektiği konusunda uyarılar yaptığı 7.4 büyüklüğündeki deprem dolayısıyla Ayasofya’nın güçlendirmeye ihtiyacı olup olmadığı, kargir yapı taşıyıcı sistemleri konusunda deneyimli uzmanların katılımıyla tartışılmaya açılmıştır.

2000 yılında UNESCO ve Kültür Bakanlığı tarafından İstanbul’da düzenlenen toplantıda, Ayasofya’nın taşıyıcı sistemi ile ilgili sorunlar tartışılmış, yapılabilecek araştırmalar değerlendirilmiştir.

İtalya’dan Roma Üniversitesi öğretim üyesi Prof. G. Croci kubbe kaburgalarındaki düzensizlik ve ters eğriliklerin iyice analiz edilmesini, ana taşıyıcıların ve kubbenin radar, endoskopi yardımıyla ayrıntılı olarak incelenmesini önermiştir. Almanya’nın Karlsruhe Üniversitesinden Prof. F. Wenzel hasar vermeyen tekniklere öncelik vererek, radar ve ultrason yardımıyla kubbenin durumunun araştırılmasını önermiştir.

Bu toplantıdan sonra Prof. Wenzel konu üzerine ciddiyetle eğilmiş; Almanya Bilimsel Araştırma Kurumuna başvurarak, sağladığı kaynakla Ayasofya’nın kubbesinde ve ayaklarında hasar vermeyen tekniklerle incelemeler başlatmıştır. Kubbe mozaiklerinin konservasyonu için kurulan iskele bu araştırmalara büyük destek olmuştur.

Prof. Wenzel ve ekibinin mermer kaplı ana taşıyıcı ayaklarda ve mozaik bezeli kubbede yürüttükleri radar incelemeleri sonunda kubbenin 6.,10. ve 14. yüzyıl bölümlerinin durumu, kalınlıkları hakkında ayrıntılı bilgiler elde edilmiş; ayakların kapasite ve performanslarını daha güvenli olarak değerlendirmeye yardımcı olacak veriler derlenmiştir (Wenzel 2010). Bu veriler yardımıyla ayrıntılı bir bilgisayar modeli hazırlanmıştır.

Araştırma ekibinde yer alan araştırma görevlisi C. Duppel, ayakların ve kubbenin durumunu doktora tezi kapsamında ayrıntılı olarak değerlendirmiştir (Duppel 2010). Araştırma projesi sonunda Prof. Wenzel, Ayasofya’nın sürekli izlenmesinin, bakımının yapılmasının önemli olduğunu, ancak 14. yüzyıldan bu yana bir çökme olmadığından, bulunduğumuz aşamada büyük müdahalelere gerek olmadığını belirtmiştir.

2 İç mekanın değerli yüzeylerinin korunması ve sunumu

Ayasofya’nın iç mekanında mermer, mozaik, ahşap, metal, cam, boyalı yüzeyler bulunmaktadır. Bunlardan mozaik yüzeyler desenleri, tesseralarının yansıtıcı özelliğiyle mekanın estetik değerine önemli katkılar sağlamaktadır. Özellikle ana kubbe, zemin katta, apsis ve galeri seviyelerindeki figürlü bezemeler ünik eserlerdir.Kubbenin görsel etkisine mozaiklerin katkısı büyüktür.

Ulaşılması güç olduğundan, yüksekteki mozaiklerin sürekli bakımını sağlamak zordur. 1992-1999 yılları arasında İstanbul Restorasyon ve Konservasyon Merkez Laboratuvarı Müdürlüğü UNESCO’nun sağladığı destekle İstanbul’a gelen mozaik konservatörleriyle birlikte çalışarak, kubbe mozaiklerini temizlemiş, taşıyıcı zeminden ayrılmış olan bölümleri yerlerine tesbit etmişlerdir (Özil 2001, Gökçe 2010).

Porfir, serpantin, Marmara ve Afyon mermerleri döşemede ve duvar yüzeylerinin kaplanmasında yaygın olarak kullanılmıştır (Yalçın 2014). Ayaklardaki oturma ve diğer hareketler nedeniyle bazı mermer levhalar çatlamıştır. Döşemelerdeki çökmüş bölgelere, yer yer kırık mermer parçaları ve çimentolu harçla uygun olmayan onarımlar yapılmıştır. Görsel ve işlevsel açıdan iyileştirilmesi istenen zemin ve galeri katın döşemelerinin onarımları için projeler hazırlanmış ve Koruma Kurulundan onay alınarak uygulamaya geçilmiştir.

Mermer yüzeylerin temizlenmesi, konservasyonu İstanbul Restorasyon ve Konservasyon Merkez Laboratuvarı Müdürlüğü uzmanları denetiminde yapılmaktadır. Zemin katta ve galeride yok olan mermer kaplamaların yerine sıva ile mermer taklidi uygulanmıştır. Bu sıvalı yüzeyler konservasyonları yapılarak korunmaktadır.

3 Dış cephelerin korunması ve sunumu

Cephelerin bakımı, bilimsel restorasyonu, Ayasofya’nın genel görünüşü, sunumu ve algılanması açısından önem taşımaktadır. Ayasofya’nın ilk yapımında cephelerin nasıl olduğu konusunda kesin bilgiler olmamakla birlikte, batı cephesinde galeri seviyesinde bulunan mermer levhalar, giriş cephesinin özgün kaplaması ve görünüşü hakkında fikir vermektedir.

Ayasofya şantiyesindeki kontrol mühendisleri, çatlamış ve taşıyıcı elemanları zayıflamış olduğu için düşme tehlikesi gösteren levhaların sökülerek alınmasını istemişlerse de,anıtın ilk tasarımı hakkında sağladıkları önemli veri nedeniyle yerlerinde levhalar İstanbul Restorasyon ve Konservasyon Merkezi uzmanlarının çabalarıyla yerlerinde tutulmuştur.

Diğer cephelerde pencere çerçeveleri Marmara mermeri ögeleriyle, ilk yapılıştaki üstün niteliğini korumaktadır; pencere aralarındaki yüzeyler ise genel olarak çimentolu harçla sıvalıdır. 1986’da çimentolu harçların üzerine sürülen koyu kırmızı boya yağmurlardan etkilenerek akınca cepheler olumsuz etkilenmiş; Bilim Kurulu anıtın genel görünüşünün iyileştirilmesi için cephelerin çimentolu sıvaların yapıdan uzaklaştırılmasına karar vermiştir.

Başlangıç için, Müzeye giden çıkanlar ve çevrede dolaşanlar tarafından en çok izlenen güneybatı köşesi seçilmiştir. İskele kurulması, çimentolu sıvaların özenle sökülmesi ve ardından gelen belgeleme çalışmalarızaman aldığından, cephe onarımları aşamalarla sürmektedir. Çimentolu sıvaların tuğla yüzeyler zedelenmeden sökümü önemli bir konudur. Söküm işini yapanların sabır ve özenle çalışmasını sağlamak gerekmektedir.

Sıva tabakasının altından anıtın tarihi ile ilgili önemli veriler elde edilmektedir (M Ahunbay 2010). Ayasofya’nın duvar dokusunun önemi dolayısıyla belgeleme çalışmaları 1/25 ölçeğinde yapılmakta; daha sonra çizimler yarı yarıya küçültülerek, elde edilen 1/50 ölçekli veriler, kronolojik analiz ve hasar tesbitleri için kullanılmaktadır.

Restorasyon projelerinin hazırlanması sırasında duvarların çeşitli bölgelerinden alınan harç örnekleri İstanbul Restorasyon ve Konservasyon Merkez Laboratuvarında incelenmekte; boşlukların doldurulması, derzleme için gerekli karışımlar hazırlanmaktadır (Güleç ve diğerleri 2000).

Güneybatı köşede yapılan sıva sökümünün ardından yapının yıkılmış olan bir bölümüne ait izler ortaya çıktığından, burada cephenin derzlenerek bırakılması; arkeolojik verilerin okunur kılınmasına karar verilmiştir. Doğu cephesinde rüzgarla denizden taşınan tuzlu, aşındırıcı tuzlar nedeniyle cephe horasan harcıyla sıvanmış; 6. ve 14. yüzyıla ait bölgelerin arakesitine ait izler sıva üzerinde belirtilmiştir.

4 Çatının korunması

Plan ölçüleri yaklaşık 75m x115 m olan Ayasofya’nın dış narteks çatısından başlayarak, kademelerle ana kubbeye doğru yükselen, karmaşık bir örtüsü bulunmaktadır. Geniş çatı alanlarının kurşun örtüsünün korunması önemli bir konudur. İç mekan yüzeylerindeki mozaik ve sıvalar neme karşı çok duyarlıdır; su girişi kabarma ve dökülmelere neden olmaktadır. Örtünün bakımlı, su geçirmez olması gerekmektedir.

Örtüyle ilişkili pencerelerin de çevrelerinin iyi yalıtılması, aralardan su girmemesi önemlidir. 1990’larda Ayasofya’nın çatısı bakımsız durumdaydı. Yağmurlu havalarda galeri çatısı akmakta; kubbe pencerelerinden içeriye su girmekteydi. Bu durum kurşun örtünün öncelikli bir konu olarak ele alınmasını gerektirmiştir. İstanbul Rölöve Anıtlar Müdürlüğünün Bilim Kurulu’na sunduğu öneriyle, kurşun örtü yenilemesine ana kubbeden başlanmış; aşağılara doğru ilerlenmiştir.

Örtünün kolayca delinmemesi için, yenilemede 3 mm kalınlığında kurşun levhalar tercih edilmiştir. Ana kubbenin kurşun örtüsü değiştirilirken, pencerelerdeki beton çerçeveler de kaldırılarak, yerlerine 4mm kumlanmış cam levhalar takılan mermer çerçeveler yerleştirilmiştir. Kurşun yenilemesi sırasında kubbenin su almaması, içeri su girmemesi için, bir geçici çatı yapılması önerilmişse de, mesnetlenme sorunları dolayısıyla bu fikirden vazgeçilmiştir.

Onun yerine, kubbe alemi çevresine takılan bir halka çevresinde döndürülebilen bir muşamba örtü yapılmış; ana kubbenin kurşun örtüsü radyal dilimler halinde, parça parça yenilenmiştir. Kurşun yenileme çalışması, ailesi üç kuşaktır Ayasofya’da kurşun ustası olarak çalışan Semih Uçar ve ekibi tarafından gerçekleştirilmiştir. Pahalı bir kalem olan kurşun yenileme için Kültür ve Turizm Bakanlığı kaynakları yanında, ABD’den World Monument Fund’ın yaptığı bağış kullanılmıştır.

Üst seviyelerdeki kurşun yenilemelerinden sonra, 2007 yılında Ayasofya’nın doğu duvarı önündeki alçak bölümde, Meyyit Kapısından Hünkar Mahfeli girişine kadar olan kısmın beton olan çatısında çalışılmıştır. Burada mekanları örten kalın beton tabakası sökülmüş ve altından çıkan izler değerlendirilerek, kurşunlevhalar döşenmiştir (Diker 2010). Şu anda Ayasofya’nın tüm çatı örtüsü elden geçmiş durumdadır.

Ancak cephelerdeki onarımlar sırasında malzeme taşınması, yığılması, işçilerin dolaşımı hasarlara neden olmaktadır. Sürekli bakıma gerek vardır. Rüzgarla taşınan tohumlar yeşermekte; kuytu yerlerde otlar büyümektedir. Martıların avlarını yerken gagaladıkları yerlerde oluşan hasarların, cephelerde süren işler sırasında malzeme taşınması sırasında zedelenen kısımların iyileştirilmesi, delinen levhaların süratle değiştirilmesi gerekmektedir.

Ayasofya gibi ünik, evrensel düseyde önem taşıyan bir anıtı ayakta tutmak, sonsuza kadar yaşatmak için koruma çalışmalarının iyi bir planlamayla ve nitelikli işgücü ile uygulanması gerektiği açıktır. Taşıyıcı sisteminin sürekli izlenmesi, gerektiğinde önlem alınması önemlidir. Dört parçadan oluşan ana kubbesi ve düşeyden ayrılmış duvarlarıyla hassas bir dengede duran büyük kütleye, zeminden yükselen nem, yoğuşma, rüzgar ve yağışlar, kuşlar, insanlar zarar vermektedir.
Anıtı sürekli uzman gözetiminde tutmak, bakımını sağlamak gerekmektedir. Bilim Kurulu sürekli bir bakım ekibinin oluşturulmasını tavsiye etmiştir. Her gün anıtı dolaşan, büyüyen otları koparan, kırılan camları, delinen kurşun levhaları değiştiren bir ekiple bu değerli anıt güzelliği korunarak yaşamını sürdürebilir. Dünya Mirası Ayasofya’nın henüz bir Yönetim Planı yoktur. Umarız yakında bu yönde çalışmalar gelişir. Etkin koruma ancak bilinçli bir yönetimle başarılabilir.

Kaynak: BİR DÜNYA MİRASININ KORUNMASI: AYASOFYA CONSERVATION OF WORLD HERITAGE: HAGIA SOPHIA IN ISTANBUL Zeynep AHUNBAY


Seninde bize katılmanı isteriz. Sende BU FORMU eksiksiz doldurarak bize katılıp, yazarlar kadromuzda yer alabilirsin.

Kültür, Sanat ve Araştırma Bloku.

Döküntü Net
BİR DÜNYA MİRASININ KORUNMASI: AYASOFYA

BİR DÜNYA MİRASININ KORUNMASI: AYASOFYA” için bir görüş

  1. Geri bildirim: Araştırmalar |

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön