Friedrich Wilhelm Nietzsche’nin Felsefe Kavramına Bakışı (MAKALE)

Nietzsche’nin felsefesine dair birkaç alıntı ve benim bu alıntılarla birlikte bu alıntıları daha yorumsal bir şekilde ele almaya, çalışmamı yazmaya başlamak istiyorum. Ama öncelikle şunu belirtmek isterim ki her filozofun olduğu gibi Nietzsche’nin de felsefesi sadece felsefesini değil içinde birçok kavramı barındırıyor.

Zaten bu çalışma incelendiği zamanda net bir şekilde görülür. Bir kitap, söz, makale yazılırken tek bir kavramdan yola çıkılmış olsa bile yazılanlar birçok yoldan geçmiş biraz da yorulmuştur. Ama harmanlanmış, dinginleşmiş ve yazarın-filozofun en dem haliyle karşımıza çıkar. En azından ben okuyunca zihnimde bu şablonlar oluşuyor ve bu pencerelerden ele alıp anlamaya çalışıyorum.

Nietzsche’nin felsefesine bakıldığında daha çok yazdığı şeylerin hep arka planında daha fazla bir şeyler anlatmak istediği anlaşılıyor. En basitinden yazdığı bir cümleyi bile okuyunca sanki o cümle bir kapı ve sen o kapı açıldıktan sonra asıl meseleyi görebilecekmişsin gibi. Yani en azından ben tez de dâhil olmak üzere okuduğum şeyleri hep böyle görmeye çalışıp anlamlandırıyorum.

Şöyle bir alıntıyla başlamak istiyorum: “Böyle buyurdu Zerdüşt başlangıç hitabesine; Artık Tanrı’yı seviyorum: insanları sevmiyorum. Bana öyle geliyor ki insan henüz yeterli olgunluğa erişmemiş bir şey. İnsanı sevmek mahvedebilirdi beni!” (Nietzsche Friedrich, Tan Kızıllığı, 2003, Sayfa 175) (Tanrı’yı sevmiyorum demesi insanlar üzerinden anlatmak istediği bir şey.

Nietzsche’nin “Tanrı öldü” deyişiyle birlikte ve buna benzer birçok ifadesinde anlatmak istediği şey iyiliğin insanlar tarafından bitirilmiş bir duruma getirilmesidir.

İnsanların yozlaşması ki bu gün geçtikçe kendini daha fazla gösteriyor. Bununla bağlantılı olarak iyiliğin insanlar arasındaki anlamı değişmiştir, gün geçtikçe farklı anlamlarda şekil almaya başlamıştır. Belki de bundadır Nietzsche’nin insanları sevmiyorum demesi ya da kadınlar konusunda bu kadar farklı bir tutum sergilemesi.

Çünkü kadınlar konusunda kendi yaşamı boyunca pek çok ilişkisi olmuştur fakat pek iyi bir şekilde sonuçlanmamıştır. Bir şeyden nefret etmek için onu bilmek ya da yaşamış olmak gerekir. İnsan bilmediği bir şey üzerine pek fazla konuşamaz çünkü.

Sokrates’in de dediği gibi “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.”

Tabii Nietzsche’nin anlatmak istediği şey daha çok insanlar yüzünden insanları sevmemesi ve Tanrı’ya bunun bu şekilde atfedilmesidir. Sokrates’in ise söylediği söz gayet açıktır. İnsanları yeterli olgunluğa erişmemiş gördüğü ve bulduğu için tüm bunları dile getiriyor.

Belli olgunluğa erişmek bizim algıladığımız gibi belli yaşı fiziksel özellikler değil tabi ki. Daha çok insanın kendi üzerinde düşünebilmesi, farkında olması ve amacını bulup bir arayışla birlikte kendini gerçekleştirmesidir.

Descartes’in de dediği gibi: “Her insanın doğal bir ışığı vardır. Bu ışık eğitimle karartılmaktadır. Dünyayı çalışmak ve öğrenmek kadar insanın kendini tanıması ve çalışması da çok önemlidir.” Bütün mesele insanın kendini tanımaya başlamasıyla başlar çünkü. Önce kendine doğru bir keşfe çıkar, kendini tanımaya başlarsın.

Daha sonra diğer şeyleri tanıyıp anlamlandırmaya başlarsın. Nietzsche insanı sevmek mahvedebilirdi beni diyor devamında da. Aslında bu insanlarla neden, nasıl, ve hangi amaçla bir ilişki kurduğuna bağlıdır. Nietzsche küçük yaşta babasını kaybettiği için bu eksikliğini giderecek bir sevgi boşluğunu yaşamıştır.

Daha sonra kadınların içinde büyümesi, hastalığı, dönemi içerisindeki savaş ve o savaş esnasında yaşadıkları onun tüm bu şeyleri düşünmeye ve yazmaya itmiştir, Belki de gerçek anlamda biriyle anlamlı bir ilişki kurmuş olsaydı daha farklı düşünürdü. Hatta “Nietzsche Ağladığında” adlı filmde de özellikle bazı sahnelerinde Nietzsche’nin hayatı ama daha çok düşünceleri ön plana çıkmıştır.

Bir sahnesinde arkadaşıyla konuşurken arkadaşına:” Kendimi kaybolmuş gibi hissediyorum. Bilmiyorum, Lou’yu kaybettiğimi düşünüyorum. Seni de. Her şeyi kaybettim. Senin ailen var. Senin ailen var, benimse sahteliklerim var. Yalnızlığıma katlanabilmek için küçük gizli yöntemlerim var. Onu göklere çıkarıyorum değil mi? Yalnız ölmek istemiyorum. Bedenimin pis kokulu halde bulunmasını istemiyorum.

Lou bu konuyu bir süreliğine hafifletmişti. Ama haklısın, bu sadece yanılsama. Çok utanıyorum.

Gözyaşlarım özgür olduğumu söylerdi. İlk defa yalnızlığımı açığa çıkarıyorum ben. Eriyip gidiyor. Kendi yollarımıza gitme zamanı geldi. Birbirimize arkadaş, aynı zamanda iki yabancı olacağız. Olması gerektiği gibi. Ne gizlemek, ne de karartmak istiyoruz. Biz kendi hedefleri ve rotası olan iki gemiyiz.

Birbirimize yabancı olmalıyız. Çünkü karşı karşıya olduğumuz bir kanundur.” (Nietzsche Ağladığında (Film) (Yönetmen: Pinchas Perry) (2007 – ABD)) Nietzsche’nin bu sözlerinde pek çok şey vardır. Özellikle de onu kaybetme ve yalnız ölme korkusu. Benim Nietzsche’nin ele alacağım dört kavramı birbiriyle fazlaca bağlantılı ve bu da açıkça belli oluyor. Fakat ben hepsini öncelikle tek tek, daha sonra birlikte ele almaya çalışıyorum.

Çünkü her kavramın anlatmak isteği şey bizim o kavramdan ne anladığımız ve içini ne şekilde doldurmamızla da ilgilidir. Dönem dönem filozofların yaptığı gibi kavramların içini boşaltıp, biz de kendimiz doldurmaya çalışıyoruz. Daha sonraki bir alıntıda ise “Ne ki yalnız kalınca Zerdüşt, kendi kendine şöyle söylendi: “Mümkün olabilir mi böyle bir şey? Henüz işitmemiş olabilir mi ormanda yaşayan bu mukaddes ermiş, Tanrı’nın öldüğünü.” (Nietzsche Friedrich, Tan Kızıllığı, , 2003, Sayfa 183) (Nietzsche,

“Tanrı öldü” derken muhtemelen Hristiyanların Tanrı’sının değil, İsa’nın ölümünü kastediyordu.)”

Bu alıntı da ilk alıntıyla bağlantılı olarak yine Nietzsche’nin “Tanrı öldü” derken ne söylemek istediğini anlatmaya çalışıyor. Nietzsche’nin felsefesinde çok fazla kullandığı şeylerden biridir. Bana göre aynı zamanda Immanuel Kant’ın “ding an sich” ‘i gibi her filozofun anlatmak istediklerini bazen bir çatı altında, yani bir kavramda topluyor.

Zaten Nietzsche Ağladığında adlı filmde doktor olan arkadaşı Breuer’e şöyle diyor: “Diğerlerinin bir kitapta anlattıklarını on cümlede anlatmak benim tutkum.” Onun da dediği gibi herkesin anlatma yöntemi farklı ve o yöntemi de kişinin kendisi belirliyor. Nietzsche’nin yazıları onun döneminde çok fazla okunmuyordu. Ölümünden önce ve ölümüyle birlikte kız kardeşinin Nazilere yaranmak istemesiyle biraz daha fazla kullanılmıştı yazıları.

Zaten bu filmin sonunda da Nietzsche, bir trene binip gidiyor ve “Böyle Buyurdu Zerdüşt” ‘ü yazıyor. Nietzsche, insan kavramıyla birlikte bir de üst insan kavramını kullanıyor. “İnsan bir iptir, hayvanla üst insan arasında gerilmiş uçurum üstünde bir ip.”(Nietzsche Friedrich, Seçilmiş Denemeler,2013, sayfa 48) Nietzsche’nin üst insan kavramı o dönemde pek anlaşılmamıştır.

Çünkü ona göre üst insan; gelecekteki insan öngörüsüdür. Yani insan evriminin sonraki aşaması olarak düşünür. Üst insan kavramından da “Böyle Buyurdu Zerdüşt” kitabında bahseder. Kavram tam olarak anlaşılmamıştır aslında. Ve de Nietzsche’nin felsefesindeki yeri önemi belirlenememiştir. Aslında onun anlatmak istediği bu kavramla birlikte insanın gerçek doğası olan “Güçlü Olma İsteği”‘nin ihmal edilip göz ardı edilmesidir.

Nietzsche aslında her şeyin eleştirisinin yapılması gerektiğini düşünen biridir. Çünkü ona göre onun çevresindeki kültür çöküş içindedir. Hristiyanlık hep ilk başından beri bir köle, yoksul ve ezik insanlar arasında yayılmış ve saplantılı bir hal almıştır. Bu yüzdendir ki batı kültürü Hristiyanlıkla şekillenmiştir. Ve bu şekillenen kültür çöküş içindedir. Yapılması gereken ise ahlaki ölçülerle birlikte güçlü olma isteği yaşayan insan da üst insan(übermensch)‘dır.

Yani bir yıkım içinde olan şeyleri yeniden ahlaki değerler ve ölçülerle birlikte ele almaktır. Bunu işte bahsedilen üst insan yapabilir. Nietzsche ‘ye göre üst insan insanın bir nevi aslında amacıdır. Çünkü insan aşılması gereken bir varlıktır ne de olsa. Örnek verecek olursak; hayvanlar insanın gözünde ne ise üst insanda insan için öyle olmalıdır. İnsanın dünyadaki varlığının amacı üst insan olabilmektir.

Çünkü insan korkusuz, güçlü ve acımasız olmalıdır.

Buradan da anlaşılıyor ki aslında bu kavram insana yeni değerler, yeni kavramlar yüklüyor. İnsanlar bir kalabalık halinde veya bir yığın halinde daha çok kendini feda ederek üst insana ulaşmaya çalışacaktır. Nietzsche’ ye göre üst insan imkânı :” Aşkın ideallerinin iflasına, tanrının ölümüne bağlıdır.” (https://www.dmy.info) Yani bakıldığında üst insan aslında yeni bir türdür diyebiliriz. Bu şu şekilde de ele alınabilir.

Üst insan bir birey, kişi, şahıs olmayabilir.

İnsanın ulaşabileceği bir mertebe olabilmesi de mümkündür. Nietzsche “Böyle Buyurdu Zerdüşt” ‘te üst insan Hristiyanlığın zıttı olarak tarif eder. Başka bir dünya umuduyla sürükleyen insanları ve onları sürükleyen inanç sistemini yeriyor. Üst insanın bu tarz şeylerle alakalı olmadığını söyler ve üst insanın tek bir ahlaki yönü olduğunu söyler Nietzsche, o da şudur.

“Güç İstemi” İnsanın ahlaki yönden ve diğer yönlerden daha korkusuz, cesur olması gerektiğinden bahsediyor. Bununla ilgili bir alıntıda “Üst insan arzın manasıdır. İradeniz demeli ki: Üst insan yeryüzünün manası olmalı!” (Nietzsche Friedrich, Tan Kızıllığı,, 2003, Sayfa 184) Nietzsche insanın, daha doğrusu üst insanın yeryüzünde bir anlamı olduğundan bahsediyor.

Bu anlamı da insanlar elde ettikleri yeni değerlerle birlikte ortaya koymalıdır. Özellikle üst insanın ahlaki yönden cesur ve daha korkusuz olması gerektiğini söyler. Cesur olmak demek, gözü kara olmak demek değildir. Ben her şeyden korkmuyorum demekte değildir. Yaptığım şeylerin öncelikle bilincinde ve farkında olmaktır en başta.

Göze aldığın şeylerin sonucuna katlanabilmekten daha ziyade onun sorumluluğunu taşıyabilir bir düzeyde olmaktır. Ancak bu şekilde insan korkusuz olur. Ölümden korkuyorum demek, bir korkusuzluk değildir. Aksine ondan daha çok korktuğunu söylemiş olursun. Bir gün öleceğini bilip, onun bilinci doğrultusunda yaşayabilmek bir korkusuzluktur aslında.

Tabi bu ölüm korkusu ya da korkusuzluğu inanan biri için daha anlamlıdır. İnanmayan biri içinde şöyle bir korku ortaya çıkar. Öldükten sonra ruhunun ve bedeninin ne halde olacağını bilmediğinden ve öldükten sonra nasıl bir ikinci hayat bilinememezliği ile karşı karşıya kalır. Yani ahiret inancı olmadığı için ölümden sonra nasıl bir hayatın onu beklediğinin karmaşası ve korkusu içinde hayatını devam ettirir.

İnanmayan biri için ölüm korkusu bu anlamda pek bir anlam ifade etmez.

Nietzsche Böyle Buyurdu Zerdüşt’te “Bir zamanlar, Tanrı’ya karşı çıkmak en büyük günahtı; lakin Tanrı öldü! Onunla birlikte bu günahlarda öldü. Şimdi ise en korkunç şey, arza karşı günah işlemek ve bilinmesi mümkün olmayanı yeryüzünün manasından üstün tutmaktır.”(Nietzsche Friedrich, Böyle Buyurdu Zerdüşt , 2018, Sayfa 184) diyor. Aslında günah olan şey, Tanrı’ya karşı gelmek ya da “Tanrı öldü” demek değildir.

Manası olmayan bir şeyi yeryüzünde aramak günahtır. Çünkü mümkün olmayanı aramaya çalışmak hem zaman kaybıdır hem de bir akıl işi değildir. Mümkün olsaydı zaten insan akıl, metafizik, fizik, bilim, din ya da ahlaki değerler ve kavramlar çerçevesinde ulaşabilirdi. Bunu yapmak boşa kürek çekmek gibi bir şeydir. Yani mümkün olmayana ulaşmak istemek “Ben batmadan yaşamayı bilmeyen insanları severim.

Çünkü onlar karşıya geçenlerdir.” gibidir. Bu söz aslında tüm bunları biraz da olsa açıklamaya çalışıyor. Çünkü bazen dünya bir okyanustur ve her insan da bir gemidir. Her gemi o okyanusta kendi yolunda ilerlemeye çalışır. Bazen yolunu şaşırır bazen başka gemilerle çarpışır ama bir şekilde yoluna devam etmeye çalışır yine de.

Bazı zamanlar çok sert fırtınalar olur, kimi gemiler zarar görür hatta çoğu gemi okyanusun derinliklerine doğru yol alır. Çünkü okyanustaki zamanı dolmuştur. Diğerleri de zamanı gelince derinliklere doğru yol alacaklardır. Burada asıl önemli olan okyanusta karşılaştığın her şeyle güçlü bir şekilde başa çıkmayı öğrenmektir. İnsanın yaşadığı hayatta böyledir.

Yolunu şaşırmak, kaybolmak sadece senin ufkunu genişletip özgür olmana yardım eder. Ç

ünkü kaybolmak özgürlüktür! Belki zaman kaybedersin ama gemin için yeni şeyler biriktirmiş olursun. Bu da seni daha çok sen yapar ve bu şekilde korkusuz olmaya öğrenirsin. Bir yerde bekleyerek ya da herkesten uzaklaşarak var olabilmeye çalışmak pek anlamlı değildir. Asıl kalabalıkların, acıların, sevinçlerin, toplumun iyi-kötü bir yönetimin içinde kendin olup varlığını gerçekleştirmeye çalışırsın.

Egzistansiyalizm: “İnsan olması gereken şeydir. (18 Aralık 2017) Egzistansiyalizm yeni varoluşçuluk aydınlanma felsefesinden sonra 19. Yüzyılın başlarında Avrupa’da ortaya çıkmıştır. 20, yüzyılda ise Jean Paul Sartre tarafından kullanılmıştır. Varoluşçuluk pek çok şeyi içerisinde barındır. Mesela Nietzsche’nin nihilizmi varoluşçuluğun bir çeşididir diyebiliriz.

Ancak geniş anlamda tanım yapmak gerekirse bunun için Jean Paul Sartre ’a bakabiliriz. Sartre da varoluşu, “Varoluş özden önce gelir.” İle başlatır. İnsan öncelikle dünyaya fırlatılmış bir varlıktır. Bu fırlatma dışındaki her şeyi kendisi gerçekleştirir. Önce insanın varoluşu meydana gelir. Daha sonra insan kendi özünü oluşturur. Nietzsche’de kendi varoluşunu hayatını var etmeye ve tamamlamaya çalışmıştır.

İnsan özgürlüğe mahkûm bir varlıktır aynı zamanda. Özgür olabilirse ancak kendi varlığını tam anlamıyla gerçekleştirebilir. Özgürlükle beraber sorumluluklarının bilincinde bir varlıktır insan aynı zamanda. Varoluşçuluk aslında Tanrı’yı devre dışı bırakıyor. Çünkü insan, kendi eylemlerinin sonucundan sorumlu oluyor. İnsan kendi hayat çerçevesi içerisinde kendi varlığını oluştururken yaptığı eylemlerin bilincinde ve sorumluluğunda olmalıdır.

Nietzsche’de varoluşu daha çok sanatta değerli hale getirmeye çalışmıştır. Pek çok varoluş meselesini ele almıştır. Her filozof için farklı anlam ifade etmiştir. Martin Heidegger için “dasein” , Nietzsche için daha çok sanat. Nietzsche, kendi varoluşunu tamamlarken şiir, edebiyat yönüyle de kendini göstermiştir.

Yazdığı şiirlerde ya da Zerdüşt’ü yazarak anlatmıştır kendini. Nietzsche kendine Kant’ı ve Platon’u felsefi olarak rakip görüyordu. O, tarz olarak daha çok eleştiri yazıyordu. Çünkü onun ruhunda daha çok isyan ve başkaldırı vardı. Nietzsche daha çok lirik, polemikli, aforizmalı, bilinçle birlikte olarak aklı da ele alıyordu. İnsanların yaptıkları şeylerde bilinçaltı ve içgüdülerinin olduğunu dile getiriyordu.

Nietzsche, “Bilinç bir yüzeydir.” der.

Bilinçle birlikte ruhta faaliyete geçer. İnsan ruhunu(nefsini) terbiye edip, ona bilinçli bir şekilde yön verebilir. Nefsine hâkim olmak insanın bilinciyle alakalıdır. İnsan varoluşu süresince kendini her yönden terbiye etmeye çalışır. Yani bilincinin farkında olup kendini kontrol altında tutmayı öğrenir her anlamda.

İnsan eylemlerini gerçekleştirirken arzularının doğrultusunda bilincini kullanır. Ona haz veren şeylere yakın olmaya çalışırken, acı veren şeylerden uzak olmaya çalışır. Tamamen acıdan da arzudan da kaçamaz. Uzaklaşırsa bunlardan, özünden de uzaklaşmış olur. Nietzsche’ye göre insanlar eylemlerinde ne özgürler ne de ahlaki açıdan sorumludurlar. Fakat insan kendi eylemlerinin sorumluluğunu taşıyabiliyor ise eylemlerinde özgürdür.

Sonuçta o eylemi gerçekleştirirken sonucunu ön görüp ona göre eylemlerine şekil verebilir. Çünkü insan sosyal bir varlık olduğundan toplum içinde yaşarken ya da tek başına olduğunda eylemlerinden sorumludur. Ve bazen eylemlerini topluma, dine, ahlaka, dine, siyasete göre şekillendirmek zorunda kalır. Bunları yaparken insan bazen yapmak istediği eylemleri gerçekleştirir.

İnsanın acı çekmesi beklenilen bir şey değildir. İnsan, acı ona gelsin diye beklemez. Öyle olursa, o sadece yüzeysel bir mutsuzluk olur. Gerçek acı insanı kendine getirir çoğu zaman. Ya da acı insana yaratıcılık konusunda yardımcı olabilir. Nietzsche de acıyı bu şekilde düşünüyor. Çok büyük ve anlamlı yüzyıllardır insana etkiler bırakan eserler, genellikle o eserlerin yazarlarının çektiği acılarla birlikte harmanlanır.

Acı, gözyaşı, hastalık, korku, güvensizlik gibi kavramlar doğru kullanıldığında güzel eserler ortaya çıkarmakta insana yardım eder. Sırf güzel eserler de ortaya çıksın diye insan acı çekmez. Aksine acı çekmek kötü ise o zaman insanın tüm çabası acı çekmekten kaçmak ve mutlu olmak için çabalamaktır. Aynı zamanda Nietzsche, Kant’ın güzellik fikrine karşıdır estetik deneyim anlamında.

Ona göre daha çok “Güzellik mutluluğu vaat eder.” Güzel olan şeyler, insana aynı zamanda mutluluk verir. Nietzsche insanların batıl inançlardan kurtulup geleneksel ahlak kurallarının üstesinden gelmelerini ister .Ve aynı zamanda Tanrının öldüğünü Şen bilgi de söyler. Ayni zamanda Nietzsche Hz. İsa’yı insanlığa nasıl yaşanacağını gösteren biri olarak tanımlar .

Nietzsche dinin dogmaları desteklediğini söyler ve inancı körleştirdiğini de ekler. Genel olarak insanlar hep inançlarından konuşurlar ve dürtüleriyle hareket ettiklerini söylerler. Hayatlarını şekillendirirken inançları ve dinleri doğrultusunda yaşamaya çalışırlar.


Yazarın diğer yazılarına GİT
Seninde bize katılmanı isteriz. Sende BU FORMU eksiksiz doldurarak bize katılıp, yazarlar kadromuzda yer alabilirsin.

Kültür, Sanat ve Araştırma Bloku.

Döküntü Net
Friedrich Wilhelm Nietzsche’nin Felsefe Kavramına Bakışı (MAKALE)

Friedrich Wilhelm Nietzsche’nin Felsefe Kavramına Bakışı (MAKALE)” için bir görüş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön