Friedrich Wilhelm Nietzsche’nin YALNIZLIK Kavramına Bakışı (MAKALE)

Bu bölümde Nietzsche’nin yalnızlık kavramıyla ilgili alıntılardan yola çıkarak; “özgürlük” , “güzellik” , “aşk” , “dostluk” kavramlarıyla yalnızlığı ele alıp yazacağım. Öncelikle nu kavramları Immanuel Kant’ın “Güzellik Ve Yücelik Duyguları Üzerine Gözlemler” adlı kitaptan yola çıkarak bu kavramları ele alacağım. Güzel kavramından başlarsak, güzel gündüz gibidir. Gündüz gibidir daha çok.

Açıktır ve gözle görülebilir ölçüdedir. Işıltılı gündüz, yoğu gayreti ve bir sevinç duygusunu kamçılar. Güzellik duyumu gözlerde parlayan neşeyle gülümseten özelliklerle ve çoğu kez işitilebilir sevinç ile kendini belli eder. Bir de güzellik fiziksel özelliklerde de ele alınıyor. Mesela kısa boylu olmak ya da süslü püslü giyinmek güzel diye adlandırılıyor.

Ve bir de genç olmak güzellik olarak nitelendiriliyor. Güzelliği şu şekilde yalnızlıkla bağdaştırmak istiyorum. Genelde yalnızlık denilince herkesten uzaklaşmak denilse de insan kalabalıklar içerisinde de kendini yalnız hissedebilir. Tabii güzellik kavramından ne anladığımdan ilgili olarak kendinle yalnız kalıp bu çerçeve bağlamında çoğu şey ele alınabilir.

Yalnız kalmak daha çok kendi kendinle baş başa kalıp önce kendinde doğru bir yolculuk daha sonra ise amacına doğru bir yolculuk için fırsat olarak görülebilir. Yalnız insanlar kendilerini dış dünyadan soyutlarken çoğu zaman diğer insanlara oranla dış dünyada olan şeyleri kötü ve çirkin olarak algılarlar.

Günümüz koşullarında güzellik kavramı ve algısı sadece dış güzellik olarak ele alındığı için insanlar bu şekilde kullanılıyor daha çok.

Her dönem ve koşullar itibariyle kavramlarda şekil alıp farklı bağlamlarda kullanıldığından böyle bir durum oluşmuştur. Bir de bu güzellik kavramına kültürün yansıması vardır. Farklı kültürler bağlamında güzellik anlayışı da değişmiştir.

Bazen öyle bir hal almıştır ki güzellik anlayışı insanların evliliğini bile etkilemiştir. Günümüz koşulları içinde bu durum söz konusudur. Özellikle her iki insan türü de güzellik kavramını yanlış algılayıp eş seçimini o şekilde ele alıyorlar. Böyle olunca da kısa bir süre sonra insanlar yanlış seçim yaptıklarını düşünüp yalnız kalıyorlar.

Daha sonra ortaya modern bir yalnızlık anlayışı çıkıyor Nietzsche‘ninkinden farklı olarak. Dostluk kavramına gelecek olursak, güleç ve dost canlısı Alceste şöyle diyor: “Karımı seviyorum ve ona değer veriyorum; çünkü güzeldir, sevecendir ve akıllıdır.” (Kant İmmanuel, Güzellik ve Yücelik Üzerine Gözlemle, 2018) Bir insana dostun olduğu için yardım etmezsin ya da onu senin dostun olduğu için sevmezsin.

Birinin başına gelen seni de beni de yani herkesi ilgilendirir. Sırf vicdanını rahatlatmak için de ona dost deyip yardım etmezsin. Kendi akıl bağlamında onu yapmak istediğin için yaparsın. Bu kavramlar aslında insana sadece eşlik etmez çoğu şeyi anlamamız için bize birer yol gösterirler. Özgürlük kavramını da Jean Paul Sartre ‘ a göre önemli olan özgürlük değil özgürleşme sürecidir.

Çünkü özgürleşme süreci insan dünyaya Sartre’ın deyimiyle fırlatıldıktan sonra başlar. Dünyaya fırlatılma dışında her şeyi insan kendi varoluşuyla birlikte tamamlar. Yalnız olmak demek özgür olmak demek değildir. Tıpkı bir hücredeki mahkûmun özgür olmadı gibi. Bakıldığı zaman o da yalnız ama özgür değil. Şu anlamda özgür değil; Yaptığı bir yanlıştan dolayı hücrede kalmak zorundadır.

Ama bu zaman içerisinde kendi varoluşu ve özgürlüğü daha iyi kullanmak için bazı şeyleri daha çok düşünme fırsatı yaratabilir kendine.

Son olaraktan aşk kavramını ele almak istiyorum. Bu kavramı yazarken pek çok filozofun, şairin ve daha bir çok kişinin neler yazdığını inceledim. İnsanlar kendilerine bir dayanak noktası bulup ondan yola çıkmışlar. Ben de öyle yaptım. Dayanak noktasından anlatmak istediğim şey bir insanı, bir nesneyi, bir eşyayı, bir şehri ya da bir paradoksu… Ne olduğu aslında aşkı yazan kişiye bağlıdır.

Aşk aslında insanın zihninde tasarlayıp onu dış dünyada mümkün kılmaya çalışırken bir şeye aktarma çabasıdır. Bu çaba olumlu ya da olumsuz sonuçlanınca asıl mesele orada çıkıyor. O zaman insan aşkla birlikte acı, nefret, kin, öfke, intikam, yalnızlık gibi duygulara sığınıyor.

Biliyor ki yaşadığı duyguları aktarmanın en iyi yolu başka bir yol seçip o yolda ilerlemektir. Belki bunu yaparken bazen hata yapıyor ama yine de yaptıklarına dönüp baktığında “Eğer ben bunları yapmasaydım şuan ki ben olmazdım.” der. Nietzsche, iyinin ve kötünün ötesinde şunlardan bahseder:

“Masumiyet demektir çocuk, unutmak yeni bir başlangıç bir oyun kendiliğinden, dönen bir tekerlek, bir ilk devinim, kutsal bir evet demektir.”

Nietzsche Friedrich, Tan Kızıllığı, 2003, Sayfa175
Çocuklardan bahsettiğimize aklımıza gelen ilk şey ne kadar masum olduklarıdır.

Onlar dünyaya gelip büyüdükçe tıpkı bizim gibi iyiyi ve kötüyü anlamaya başlarlar. Ama en çokta gözleri anlatır, saflığı özellikle de masumluğu. Çok masum bakarlar her şeye. Onlar oyun yoluyla öğrenirler çoğu şeyi.

Belki de biz onlara bu yolu öğrettik, daha kolaydır diye. Yalnızlık, aşk gibi birçok şeyi çocukken bilmezler. Çoğu şeyi öğrenmek için dönemsel olarak pek çok soru sorarlar. Çünkü zihin dünyalarını genişletmek için bunlara ihtiyaçları vardır. Ve her şeye evet demezler, her şeye hayır da demezler. Çocuklar bizden bu konuda daha iyidirler.

Biz aslında onlara çoğu şeyi anlatıp öğretiyorsak, onlardan da pek çok şey öğreniyoruz farkında olmadan. İnsan hayatı boyunca değişen ve dönüşen bir varlık olduğundan sürekli bir bilgi alışverişi içindedir. İnsan doğası gereği bilmek ister Aristoteles’in de dediği gibi.

Bundandır ki varoluşumuz ve ölümümüze değin sürekli bir bilgi peşinde koşup bir bilgi alışverişi içinde oluruz. Dönem dönem akıl çağı, teknoloji çağı gibi söylemler insanlar tarafından dile getirilen kavramlardır. Böyle adlandırılması şundandır; İnsanlar yaşadıkları çağ ve dönem itibariyle içinde bulundukları konum ve şartlar itibariyle bu şekilde dile getirirler.

“Az sayıda ve masum şeylerle beslenmek, sabırsızlıkla uçmaya, uçup gitmeye hazır olmak-bu benim doğam, böyle bir doğa nasıl kuş türünden bir şeyler içermeyebilir ki! “

(Nietzsche Friedrich, Böyle Buyurdu Zerdüşt, 2018, Sayfa 262)

İnsanın ruhunu, bedenini çok az ve yeterli şekilde besleyip, tatmin etmesi onun daha iyi bir doğaya sahip olmasını sağlar. Çoğu kez kuşlar gibi neden olmak isteriz? Uçtukları için mi? Bence hayır! Bazen kuş gibi her şeye uzaktan bakmak lazım daha iyi görmek için. Uzak olmak demek ilgilenmemek değildir, aksine sadece izlemektir. İnsan çoğu zaman temaşa etmelidir. Durmalıdır. Nefes almalıdır.

İçine çektiği havayı tüm hücrelerinde hissetmelidir ki amacını ve istediğini anlamak için fırsatı olsun. Değişenler dünyasında insanların problemi daha çok bu şekildedir. O kadar meşguller ki dünyevi şeylerle gökyüzünün maviliğini bile unutacak düzeye gelmişlerdir. Bu sadece günümüzde değil insanoğlunun varoluşundan beri süregelen bir şeydir.

İnsanlar sürekli bir değişim içindeler.

Savaşlar, yokluklar, coğrafi koşullar, siyasi, ahlaki, dini, değerler insanları sürekli bir yerlere sürüklemiştir. İnsanlar tarih yazmaya çalışırken çoğu zaman kendilerini unutmuştur. Kendini unutmayanlar ya da unutmamaya çalışanlar da amaçları doğrultusunda yaşamaya gayret etmişlerdir.

Nietzsche bir dostuna şöyle yazmıştır: “Ah ne olur sana bendeki yalnızlık duygusu hakkında bir fikir verebilirsem. Ne sağlar, ne ölülüler arasında yakınlık hissettiğim kimse yok.” Kız kardeşine yazdığı şu satırlar her ne kadar Nietzsche’nin yalnızlığını ortaya koysa da bir genelleme yaparak üstüne düşünebiliriz: “ İnsanın söyleyecekleri bu kadar çokken, susmaya mahkûm olması ne feci!

Ben yalnızlık için mi yaratıldım, içimi açacak bir kimseden yoksun kalmak için mi? İçimi açamamak gerçekte bütün yalnızlıkların en korkuncu, bütün demirden maskelerin içinde en demirden olanıdır, tam dostluksa yalnız benzerleri arasında olur.” Nietzsche’nin de dediği gibi söyleyecek çok şey varken insanın susması garip değil mi?

Garipten anlatmak istediğim; belki de konuşmak için beklemek ya da konuşunca insanların seni dinlememesi, en önemlisi de duymaması çünkü bir konuşur fakat sen konuşmak için beklemek onun bitirmesini bekliyorsan dinlemenin pek bir önemi kalmaz. Nietzsche’nin bir başkasını içini açamaması onun düşüncelerine karşılığını tam anlamıyla verebilecek birinin olmamasıdır.

Hem ruhun hem de bedenin bu karşılığı bulamayacak olmasından dolayı içini bir başkasına açamamıştır. Bu birazda onun korkularıyla ilgilidir. İnsan korktuğu şeylerden genelde kaçmak ister. Bazı zamanlarda ise de bu korkunun üzerine gidip bunu aşabilme gücünü gösterirler. O yüzden diyor ya Nietzsche ne yaşayanlarda ne de ölülerde bir bağ kuramadım kimsem yok diye.

Böyle düşünmesinde, babasını küçük yaşta kaybetmesi, sonra hastalıklı bir hayat yaşaması, savaş sırasındaki psikolojisi onu bu şekilde etkilemiştir ve hep bir arayış içerisinde olmuştur. Nietzsche “İyinin Ve Kötünün Ötesinde “ şöyle der: “Birini sevmek barbarlıktır çünkü bunu diğerlerini harcayarak yapıyor. Tanrı sevgisi de öyle”

Birini sevmek aslında insanın kendisinde başlar, ilk kendindeki güzel şeyleri görmeye başlarsın onunla birlikte.

Daha sonra onu anlamaya, anlamlandırmaya başlayıp seversin aslında. Zihinde tasavvur ettiğin her şeyin zamanla yıkıldığını görürsün aslında. Olmak istediğin kişi değil de olduğun kişi olursun aslında. Tüm dünyaya bakıp “Evet, her şey çok güzel değil belki ama onunla her şey daha anlamlı!” demeye başlarsın. Nietzsche’nin buradaki barbarlık demesi biraz bencillikle alakalıdır.

İnsan sevince her geçen gün daha da bencilleşir. O kişi sadece onun olsun istediğin için diğer kalan insanları önemsizleştirip harcamak ister. Aslında harcamaktan ziyade daha az önemsiz hale getirir. Çünkü anlamını bulduğu için geri kalan şeyleri düşünmeye pek gerek yoktur. Nietzsche daha sonra Tanrı için de aynı şeyleri söyler.

Çünkü insan Tanrı sevgisinde de bencildir, barbardır. Sadece Tanrı’dan kendi için her şeyi ister ve hep her şey her zaman kendisinin olsun ister. Olmadığı zamanda neden olmadı deyip çoğu zaman isyan etme derecesine bile gelir. Hatta sorgulamaya başlar; Neden, nasıl ya da nerede yanlış bir şey yaptım diye.

“Okyanusta susuzluktan ölmek korkunçtur. Kendi hakikatini tuzlamak zorunda mısınız? Böylece bir daha susuzluğunuzu gideremeyesiniz diye.”

(Nietzsche Friedrich, İyinin ve Kötünün Ötesinde 1990, Sayfa 78)
Okyanusta her insan daha önce yazdığım gibi bir gemidir.

Fakat burada bahsedilen hakikat ve susuzluk insanın hayatının anlamıdır. Okyanusta güneşli bir gemideki insan hem sıcaktan hem de okyanus suyundan etkilenir. Kafası karışır. Hakikate ulaşmaya çalışırken zorlanır. Olumsuz koşullar onu alternatif çözümler bulmaya, düşünmeye daha doğrusu pratik aklını kullanmaya yöneltir.

Çünkü insan zor durumlar ya da koşullar onu zorladığında daha da pratikleşir ve çözüm odaklı düşünmeye başlar. Bu düşünme onu amacına ulaşmak istediği hakikate götürür. Bu demek değildir ki sadece insan zor durumlarda kalınca düşünüyor, çözüm üretiyor. Sadece koşullar insanın düşüncesini şekillendirmeye çalışır.

Tıpkı insanın yaşadığı çağı içinde bulunduğu ait olduğu aile, din, psikolojinin onu şekillendirdiği gibi Nietzsche’nin yalnızlıkla ilgili bir şiirini Behçet Necatigil çevirmiştir. Biraz da yalnızlık ile ilgilerini şiire dökmüştür. Sadece yalnızlık değil ama pek çok şiiri vardır. Ben bu bölüme Yalnız şiirini ekleyeceğim. YALNIZ Haykıran kargalar Darmadağın uçuşuyor kente doğru Neredeyse yağacak kar Yeni yurda olana ne mutlu! Donmuş kalakaldın, Hanidir gözlerin arkada!

Boşuna kaçısın ey çılgın, Kıştan uzaklara! Dilsiz ve soğuktur binlerce çöle Açılan kapıdır dünya! İnsanın senin yitirildiğini yitirse Bir yerlerde duramaz bir daha! Sen şimdi solgun, sarı Kış gurbetlerine lânetli, Hep soğuk göle kanatlarını Arayan bir duman gibi. Uç git, kuş, söyle ezginini Issız çöl kuşlarının sesiyle! Göm, gizle, ey çılgın, kanayan kalbini Buzların, alayların içine! Haykıran kargalar Uçuşuyor kentten yana, dağınık; Yeri yurdu olmayana çok yazık!

“Unutan iyileşir. Az şeye sahip olanın köleliği de az olur, yaşasın asil yoksulluğum”.

( Nietzsche Friedrich, Seçilmiş Denemeler,2013 sayfa 78)
Unutan insan neden iyileşir? Ya da öyle olduğu düşünülür.

Gerçekten unuttuğu için mi? Hayır, sadece artık iyileşmek istiyordur ve kötü şeylerde mücadele etmek için gücü kalmamıştır. Ya da gücü olsa da artık zamanı daha iyi ve güzel şeyler için kullanmak istiyordur. Her zaman az şeye sahip olan insan maddi, manevi, her anlamda her zaman daha mutludur.

Nietzsche bu yüzden diyor, Yaşasın asil yokluğum! O yüzden en iyisi sevinmeyi öğrenelim, böylece başkalarına acı vermeyi ve acıları düşünmeyi unuturuz. Başkasına acı vermek her zaman kendine zarar vermekten daha çok acıtır insanı. Vicdanın bırakmaz. Sana hep aklın ile kalbin arasında bir çatışma ve seçim yaptırmak ister.

Bocalarsın bazen zorlanırsın karar vermekte. Ama genel olarak insanlar çoğunlukla vicdanlarına sığınmayı tercih ederler. Vicdan insanların halk arasında” Başını yastığa koyduğu zaman rahat bir şekilde düşünmeden uyuyabilmektir “bu anlamda. “Size söylüyorum: İnsan içinde kaos barındırmalı ki dans eden bir yıldız doğurabilirsin. Size söylüyorum içinizde hâlâ kaos var. Yazık!

Zaman gelecek insan artı hiçbir yıldız doğuramayacak yazık! Artık kendini aşağılamayan en aşağılık insanın zamanı gelmekte”. (Nietzsche Friedrich, İyinin ve Kötünün Ötesinde, 1990, Sayfa 43) Nietzsche’nin alıntı yaptığım her cümlesi, kelimesi onu o kadar iyi anlatıyor ki onunda içinde kaoslar, savaşlar vardı.

Zira öyle olmasaydı nasıl yazabilirdi onca şeyi. İnsan kompleks yani karmaşık bir yapıda olup, bileşik (mürekkep) bir varlıktır Tanrı’dan farklı olarak. Tanrı ise basittir yapı itibariyle. Bu bileşik varlık her daim bir karmaşa, kaos halindedir. Aksi takdirde sadece yaşayıp gider çok anlamsız bir şekilde. Nietzsche insanların içinde hâlâ kaos olduğunu söylüyor. Acaba bu günleri görme fırsatı olsa hâlâ aynı şeyleri düşünür müydü?

Geleceği az çok tahmin etmiş olmalı ki bir zaman gelip insanların çok düz, anlamsız, boş ve kaostan eksik yaşayacaklarını düşünmüş ve bunları söylemiştir.

Ya da insanlar tüm bunların farkında olacak ama daha çok dünyevi meselelere dalıp çoğu şeyi unutacaklardır. “Gittikçe daha dürüstçe konuşmasını öğrenir “ben” Ve öğrendikçe daha fazla sözcük ve şeref bulur vücut ve yeryüzü için”. (Nietzsche Friedrich, Böyle Buyurdu Zerdüşt, 2018, Sayfa 201)

İnsanın yeryüzünde varlığını sürdürüp var olabilmesi için öncelikle içinde bulunduğu dünyayı keşfedip tanıması, bilmesi gerekir. Tıpkı yeni doğan bir bebeğin konuşmayı öğrenmesi gibi. Önce kendi dünyanı algılayıp tanımaya çalışırsın daha sonra keşfe çıkarsın. Bu keşif yolculuğunda öğrenmeye çalıştığın her şey seni daha çok sen yapar. Sen kendin olmaya başlayınca kavramların da farkına varırsın.

Yalnızlık büyük bir olasılıkla insanın kendini çok iyi tanıyıp bilmesidir. Yaptığı keşfi sonlandırması değil aksine keşifle daha fazla yol alacağını gösterir. Felsefe de biraz öyledir. Hiç bitmeyen hep devam eden bir yoldur. Sen o yolda yürüdükçe görürsün, anlarsın sonunun olmadığını hep devam ettiğini. Aslında biraz da felsefe kümülatiftir.

Bilimdeki gibi hep ilerleyerek değil de çoğalarak, yığılarak devam eder. İnsan bu keşif yolculuğunda ilk başta kendisine daha sonra içinde bulunduğu çevreye dürüst olmayı öğrenir. Ama en çokta kendine dürüst olmayı öğrenir. Bunu daha çok insanın “beni” , benliği yapar. Çünkü insan özüyle birlikte benliğini de oluşturur. Benliğini oluşturan insan daha fazla sözcük ve kavramlarla meşgul olur artık.

Anlatacağı, yazacağı şeyler daha kolay bir hal almıştır onun için. Çünkü yolunu bulmuştur. ”Ve bu en namuslu varlık, ben-vücuttan bahseder. Ve şiir yazdığı hülyalara kapıldığı ve kırık kanatlarla titrediğinde bile ister.” (Nietzsche Friedrich, Böyle Buyurdu Zerdüşt, 2018, Sayfa 201)

Nietzsche beni en çok vücutla bağlantılı olarak ele alır.

Bu yüzden benin vücuttan bahsettiğini dile getiriyor. Ve ben şiir yazdığında bile ya da bazen kapılıp gittiğinde bile yine varmak istediği yer vücuttur. Bu biraz da şuna benzer. Olmak istediğin şehri ya da ülkeyi değiştirmek isteyip oradan kaçmak istiyorsun fakat çok kötü zamanlara denk gelip gitmek istediğinde ya da gittiğinde dönmek istediğin yine aynı yer oluyor.

Çünkü orası seni sen yapıyor ve senin bir parçan olduğu için benini oluşturma da yardım ediyor. Gitsen bile dönüp dolaşıp olmak istediğin ya da kendini ait hissettiğin yere geri geliyorsun. İnsan sanatla, müzikle, edebiyatla ilgilenirken biraz yalnızlaşıp kendi dünyasına çekilir. Özellikle roman ve şiir yazarken saha çok kendiyle kalmak ister.

Çünkü yazmadan önce yaptığı gözlemler, aldığı notlar, âşık olduğu kişiler, yaşadığı acılar, hayal kırıklıkları ve ümitleri yalnızken açığa çıkar. Daha sonra onları dilden döküp kâğıt kalemle yazıya döker. Bir kadına aşkını bir papatya ve arı üzerinden ele alır mesela. Arı bal yapmak ister, papatya ise güzel kokular yaymak ister. İkisinin birbirinden habersiz varoluşu bazen aşkı anlatmak için güzel bir betimleme örneği olurlar.

Bazen papatya mevsiminden önce açar ve çabuk solar.

Ya da onu hunharca koparıp atan bir insanın elinde heba olur. Arı da çiçekten çiçeğe koşarken tek amacı polen toplamak olurken papatyayı görünce şaşkınlığını gizleyemeyip hayran olur papatyaya. Böyle başlayan aşklar, belki de hüsranla sonuçlanır. Ama önemli olan hüsranla sonuçlanması değil beraber var olabilmeleridir, farklı dünyalara sahip olmalarına rağmen.

Şiir yazan bir şair de bazen kendini yalnız kaldığında papatya gibi hisseder kendini; zamansız, vaktinden önce gelmiş ya da yanlış kişilerde dinlenmiş olarak bulur kendini. Daha sonra farkına varır tüm bunların. Ama tüm bu olanlar sayesinde ben olup kendi yalnızlığını kullanmayı öğrenir. “Dupduru bakan ve dürüst her şeyi seviyorum. Ne kadar yükselirsen uçmayı bilmeyenlere o kadar küçük görünürsün. ”

Dürüstlük insanın önce kendisiyle başladığını söylemiştik. Bakmak daha doğrusu buradaki anlamla dupduru bakan gözler; insanın zihin dünyasının kıyısındaki kelimelerin, kavramların, duyguların, hislerin gözlerle anlatılmak istenmesidir. Seni seviyorum derken aslında insan bunu söylemese de çoğu kez bakan gözleriyle ama gerçek anlamda bakan gözleriyle anlatır karşısındaki kişiye.

Gökyüzünde uçan bir kartal çok daha iyi uçtukça gökyüzünde aşağıda kalan her şey daha küçük kalır.Bu sadece betimsel olarak değil gerçek anlamda da böyledir. Alanında çok iyi olan bir hekim diğerleri tarafından hep kıskanılır ve eleştirilir. Daha çok şey öğrenmesi gerektiği düşünülür. Oysa onu kıskanmak yerine desteklemek ya da başarısını taçlandırmak onları o hekimin gözünde daha da yüceltir.

Herkesin herkesten üstünlüğü yoktur.

Kimse kimseden farklı değildir kapasite bağlamında. Sadece biraz azim ve ne istediğini seni amacına daha kolay ve hızlı yönlendirir. İnsanın uçmayı öğrenmesi için kanat çırpmayı öğrenmesi gerekir öncelikle. Birçok şeyi insan hayvanlardan öğrenir. İlk defin meselesini Habil ile Kabil bir kuştan öğrenmiştir.

Daha birçok meseleyi insanoğlu hayvanlardan öğrenmiştir.

Bu insanın her zaman öğrenmeye açık ve herkesten bir şey öğrenebileceğinin bir gösterir.” Aşk ve nefretin yer almadığı olayların ahlaksal yorumu vardır.” (Nietzsche Friedrich, İyinin ve Kötünün Ötesinde, 1990, Sayfa 84) İnsanların içinde yaşadıkları hayat boyunca farklı rolleri ve görevleri vardır. Günlük hayatlarında zaman zaman rollere bürünmek zorunda kalırlar. Evli bir çift gün içinde kendi işlerini yaparken iş kimliği ve rolüne bürünür.

Akşam olup eve döndüklerinde ise kendi kimlikleri yani asıl kimlikleri ortaya çıkar ve rol yapmazlar çok fazla. Bazen karı koca kimliğinden de bile rol yapar insanlar karşılarındaki karısı ya da kocası olsa bilse. İnsanların yaşadığı yeryüzü bir sahnedir İnsanlar da birer oyuncu, sırası gelen ya da rolüne giren herkes bu şekilde yaşamaya devam eder.

Aslında bu Nietzsche’nin ölüm kavramıyla da benzer bir şekilde ele alınabilir. Sahnede rolü biten her insan perdenin kapanmasıyla birlikte o insanın rolü de biter. Tıpkı gerçek hayatta zamanı dolan herkesin bu hayattan gidip diğer hayata başlaması gibi. Yalnızlık kavramıyla ilintili olarak bir de “yapayalnızlık” kavramını ele alıp yazıyorum.

“Birey, yapayalnızlığını kopuk ilişkilerin verdiği acı sonunda fark etmeye başlar, zaman zaman bu durumdan şikâyetçi olup başkalarıyla ilişki kurma gereksinimini ifade eder.” Yapayalnız olan kişi kendisinden, çevresinden, özellikle de kendi geleceğinden kuşku duyar. Bu kuşku beraberinde stres ve kendini güvensiz hisseder.

Güvensizlik onu hep geçmişi düşünmesine yol açar.

Geçmişi düşünür “ keşke” kelimesini daha sık dile getirir. Ve hep kendini suçlar. Oysa insanın kendini suçlaması yerine o durumu avantaja çevirmesi lazım. Bunu her şeyde gerekir. Çünkü eğer böyle olura ve insan bu durumdan çıkmak yerine daha çok kendini suçlamaya devam ederse depresyona girer, yaptığı hataları düşünüp kendi kendine zarar vermeye devam eder.

Bunlar sonucunda da güvensizlik duygusu en üst düzeye ulaşır. Yaşadığı hayat içerisinde çevresine güvenemez ve herkesten şüphe duyar. Şüphe duyduğu için de başkalarıyla ilişkisinde hep kopukluk olur ya da en az düzeyde başkalarıyla ilişki içerisinde olur. İlişki kurma bakımından değer kavramıyla ölçer bunu. Değer verdiği insanlarla ilişki kurmaya çalışır. Yaşarsa yine şüphe duymaya başlar.

Sevgisinden, saygısından, hoşgörüsünden, merhametinden şüphe duyar. Şüphesi bir daha ona güvenmemek için zorluk olarak çıkar insanın karşısına. Ve tüm bunların sonucunda insan kendini toplumdan soyutlar. Uzaklaşır ve kendine ait bir dünya kurar. Bu dünya onun bazen yalnızlıklar içinde kaybolmasına neden olur.

İnsanın böyle olması bir tür hastalık sürecini de tecrübe etmesine neden olur. Çoğu zaman stres, yalnızlık, şüphe, kaygı gibi problemler psikolojik olarak insan bedenini yorar. Ve insanda bir takım hastalıklar oluşmasına neden olur. Yani yalnızlık fiziksel ve ruhsal sağlığı bozabilir. Hatta öyle ki aşırı derecede yalnızlık ölüme bile yol açabilir.

İnsanlar yalnızlığa gündelik hayatta sahipsiz olmak tek başına gezmek gibi anlamlar yüklerler. Bayram sabahı tüm sevdiklerini kaybeden biri yine de bekler. Hazırlık yapar bir çocuk bile gelse o kadar mutlu olur ki her bayram bir çocuk kapısına gelsin diye dua eder.


Yazarın diğer yazılarına GİT
Seninde bize katılmanı isteriz. Sende BU FORMU eksiksiz doldurarak bize katılıp, yazarlar kadromuzda yer alabilirsin.

Kültür, Sanat ve Araştırma Bloku.

Döküntü Net
Friedrich Wilhelm Nietzsche’nin YALNIZLIK Kavramına Bakışı (MAKALE)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön