İLK BAKIŞTAN SON BAKIŞA AŞK

Spinoza’ya göre üç temel duygu vardır, bütün duygular da bu üç duygunun çeşitli halleridir. Birincil olan duygu “arzu” cupiditas, bir diğeri sevinç ve kederdir. Arzu ise diğerlerinden daha önemli bir rol almaktadır, çünkü insanın doğası ve özüdür. Sevinç ve kederin gebe olduğu tüm duyguların temelinde, insanı etkileyen bir duygu olduğunu savunmaktadır. Arzu’yu aynı zamanda iştah olarak da adlandıran Spinoza, birşey için çabalıyorsak, onu istiyor ve ona iştah kabartıyorsak bu o şeyin iyi olduğunu göstermez, onu arzuladığımız için iyi olduğunu düşünürüz çıkarımını yapmaktadır. (Duyguların Kökeni ve Doğası 9.Önerme, Ethika) Spinoza’nın aşk tanımını anlayabilmek için öncelikle temel duygulara yaklaşımını kavramak gerekmektedir.

Arzu, sevinç ve keder temelli duygular hangi açıdan ele alınırsa alınsın mutlaka içinde doğası gereği aşkı çağrıştıracaktır. Sevgi bir sevinçtir ve dolayısıyla bu duygu insanı motive eden, gücünü arttıran, nefret ise tahmin edileceği gibi sevginin tam zıddı olarak, içinde keder barındıran, motivasyonu düşüren insanı durduran bir duygudur. Önemle belirtilmesi gereken bir açıklama vardır Ethika’da, “Aşk, dış bir nedenin fikriyle beraber giden bir sevinçtir.” (Duyguların Kökeni ve Doğası-Duygu Tanımları VI, Ethika)

Bu duygunun açıklamasında ise açıkça Descartes’e göndermede bulunmuştur Spinoza “Bu tanım aşkın özünü yeterince açık şekilde ortaya koyar. Ama bazı düşünürler aşk için, sevenin sevilen şeyle birleşme isteği* diye bir tanım getirmişlerdir, bu aşkın özünü değil de özelliğini açıklamaktadır, çünkü bu düşünürler aşkın özünü açık seçik göremediklerinden bu temel özelliği apaçık kavrayamıyorlar ve onların tanımlarının bugüne kadar herkese bulanık gelmesinin nedeni de budur zaten.” (Descartes, Ruhun Tutkuları 79 ve 80. Maddeler)

Spinoza’nın aşk tanımına ilk bakışta karşı durduğu iki düşünür dikkat çekiyor.

Bunlardan biri Platon, diğeri tanımını da kullanarak açıkça gönderme yaptığı Descartes. Platon aşk için nasıl bir açıklama yapmıştı? Platon’a göre aşk olumlu ve mutlak bir iyi, bir başka deyişle insani bir amaç olarak kişiyi kendine çeken son noktada bir iyilik arayışıdır. Bunu da şu sözlerle ifade etmiştir “Bütün insanlarda tene ve cana göre üretme gücü vardır. Bir yaşa geldik mi, tabiatımız doğurmak ister. / çünkü doğurma sonsuzluğa götürür, ölümlüyü ölümsüz eder. İyiyi isteyen ölümsüzlüğü istemek zorunda / kendi sözlerimizin sonucu bu: Sevgi ister istemez ölümsüzlüğün sevgisidir.” Aşkın Platon’a göre bir içgüdüsel duygu olduğunu söylemek sanırım yanlış olmayacaktır, bir dış etkene ihtiyaç olmaksızın insanın içinde barındırdığı, zamanı gelince uygun şartları kendisinin yarattığı bir histir.

Aslında aşka dair birçok duyguyu da içinde barındıran bir tanımlama olduğunu yok saymamak gerekir; cinsellik, duyarlılık, duygular ve gereksinim gibi.

Yine de aşkın amacının iyi duygular ve soyunu devam ettirme dürtüsü olması zaman içinde başka düşünürler tarafından çürütülmüş bir tanım olarak kalmıştır. Descartes’a dönecek olursak, yine Spinoza’ya göre basit kalmış aşk tanımının ne olduğunu biraz açmak gerekiyor. Aşkın bir bütünün parçaları baştan kabul ederek yola çıkması, kişinin bir kabullenme hali yaşaması, geçmişteki edinimlerin kişileri koşullaması gibi yaklaşmıştır. Ayrıca, insanın aşık olmadan önce bu ilişki tartması ve tutkuya kapılmadan karar vermesi gerektiğini savunmuştur.

Bunu da aşkı ikiye ayırarak açıklamıştır, akla yatkın olan aşk ve tutku olan aşk.

Böyle söylenince zamanımızdaki aşklara biraz göz kırpar gibi, mantıkla karar verilerek ilişkiler (buna aşk demek pek mümkün gelmediğinden ilişki demeyi uygun buldum) ve mantığın olmadığı tutku dolu aşklar. “ …bütünüyle düşünsel ya da akla yatkın aşkla bir tutku olan aşkı birbirinden ayırıyorum. Bana öyle geliyor ki ilki, ruhumuz, mevcut olan ya da olmayan iyi bir şeyi farkettiğinde, bile isteye birleşir onunla, bir başka deyişle, iyi olan bu şeyle bir bütün oluşturduğunu düşünür, kendisini bu bütünün bir parçası, sevdiğini de öteki parçası olarak görür.

Ardından, bu şey mevcutsa eğer, yani ona sahipse ya da nesne sahiplenilmişse, ya da bu nesneyle yalnızca bile isteye değil, kendisine uygun gelen bir biçimde gerçekten, somut olarak birleşmişse, bu onun kendisi için iyi bir şey olduğunu kabul eden istencinin devinimi; neşesidir onun; nesne mevcut değilse eğer, ondan yoksun olduğunu kabullenişine eşlik eden istenç devinimi de hüznüdür; öte yandan, bu nesneyi elde etmenin kendisi için iyi olacağını kabullenişine eşlik eden istencinin devinimiyse, arzusudur.” (Ruhun Tutkuları, madde 79-80)

Bu tanıma bakarak, Descartes ve Spinoza arasında en belirgin fark: Spinoza’ya göre doğanın bize sunduğu şeyleri yaşarız fakat irademizle bir duyguya karar vermek söz konusu değildir; istençli bir eylem değil bir tür kendini bırakıştır, Descartes ise, insanın kendisine uygun olanı mantıkla seçebileceğini ve karar vererek tüm duyguları kontrol edebileceğini savunmuştur. İki filozof arasında bir ortak bakış vardır ki; her ikisi de, aşırı olduğu takdirde aşkın zarar verebilecek bir duygu olduğunu kabul etmesidir. Aşk nasıl bir ilişki haline dönüşür, iki kişi birbirini hangi noktada hayatlarına kabul eder? Spinoza, Duyguların Kökeni ve Doğa bölümünün kırk birinci önermesinde, “Biri başkası tarafından sevildiğini hayal ediyorsa, bunun kendisinden kaynaklanan bir nedeni olmadığına inansa bile, yine de bu sevgiye sevgiyle karşılık verecektir.”

Eğer kişi, karşısındakine kendini sevdirmek veya aşık etmek için bir sebep barındırmıyorsa, para, güç vb., buna rağmen yine de o kişi tarafından seviliyorsa karşılık olarak o da sevecektir, bunun tam tersi bir durumda ise karşısındaki kişiyi sevmek zorunda kalmayıp, sevilmek için sahip olduğu veya sunduğu nedenleri düşünecekti.

Sevmenin yanısıra gurur duygusunu da tadacaktır. Birinin sevdiğini farkedince sevme durumu, sevilmekten dolayı duyulan mutluluk ve severek artan neşeyi düşündürüyor. Karşılıklı sevmek, birinin diğer kişiyi sevmesinin, sevildiğini hissetmesiyle doğru orantılı bir ivmeye bağlı aslında. Bu tür bir aşk her ne kadar parantez içinde “bencillik” kelimesini akıllara getiriyorsa da, Leibniz’ın da bu konuda ki düşüncesini dikkate almak gerekir. Leibniz, “… filozoflar ve tanrıbilimciler bile iki tür aşk belirlemişlerdir, biri kendisine haz verip vermediğimizi umursamadan bize haz veren şeye karşı beslediğimiz arzu ya da tutkudan başka şey olmayan ve tensel diye nitelenen aşktır, biri de hazzı ya da mutluluğuyla bize de haz ve mutluluk verene beslediğimiz duygu olarak tanımlanan iyilik aşkıdır.

İlki kendi hazzımızı düşünmemize, ikincisi de bizim mutluluğumuzu sağlayan, daha doğrusu oluşturan başkasının mutluluğunu dikkate almamıza yol açar, çünkü herhangi bir biçimde bize yansımasaydı eğer, bu mutlulukla ilgilenemezdik, çünkü ne söylenirse söylensin insanın kendi çıkarından vazgeçmesi olanaksızdır.” (Leibniz, İnsan Anlığı Üstüne Yeni Denemeler, II. Kitap, XX. Bölüm) *

Tensel aşk olarak nitelendirilmiş olan tanrıbilimciler tarafından, dünyevi olana karşı duyulan aşktır. Günümüzde tensel niteliğini anlamını daraltarak ve bir anlamda küçülterek cinsellikle sınırlı kalmıştır. Aşk ve cinsellik yine birbirini sarmalayan iki kavramdır ve biri konu olduğunda diğerini de peşi sıra getirebilir. Öznel bir eleştiri yapmak gerekirse, tensel kelimesinin sadece cinselliği andırdığı gibi aşkın anlamı da günümüzde değer kaybetmeye başlamıştır. Aşkın değer kaybetmesinin sebebi de, günümüzde hayatı sağlamcı daha güvenli yaşamaya çalışmaktan kaynaklanıyor belki de.

İlişki, bir çeşit iş ilişkisi gibi görülüyor, aradığı kriterlere uygun kişi seçimi aşkın riskli halini, aşk acısını ve ona bağlı melodramı da…

Leibniz gibi aşkı gönülden aşk ve iyilik aşkı olarak ikiye ayıran Kant, Ahlak Metafiziği’nde gönülden aşkı bir tür alışverişe benzetmiştir. Bir kişiye duyulan sevgi sevilen kişiye bir gönül borcu getirir, karşılığında o kişi de sever. İşte bu karşılık durumu beklentisiz bir sevgiyi ortadan kaldıracağı için aşk artık bir alışveriş olmuştur. Kant’a göre, sevilen kişiye alınan bir hediye, yapılan bir jest aslında karşılığını bekleme durumudur, bu karşılığı hediye olacaktır diye düşünülmesin bir hediyenin karşılığında sevecenlik göstermek bile nazik bir alışveriş olmasını sağlayacaktır. “En büyük ayrım, başkalarına karşı yerine getirdiğimiz anda ötekine de bir minnet borcu yükleyen görevlerimizle, sonucunda ötekini yükümlülük altında bırakmadan yerine getirilecek görevler arasındaki farktadır. İlk saydıklarımızı yerine getirmek (başkalarına göre) övgüyü hak edecektir, ikincileri yerine getirmekse bizi borçlu kılan bir görevdir.

Aşk ve saygı, bu görevlerin yerine getirilmesiyle birlikte gelen duygulardır. Ayrı ayrı ele alınabilir, ve bu düzeylerde var olabilirler ( insan sevgisi, karşımızdaki saygıyı pek haketmiyor olsa bile baş gösterebilir; öteki sevilmeye pek layık görülmese de, her insana gösterilmesi gereken saygı için de aynı şey geçerlidir). {…}

Böylelikle, bir yoksula iyilik etmek zorunda hissedebiliriz kendimizi, ama bu arada bu iyilik onun eriştiği rahatlığı benim cömertliğime bağlı kılan bir görünüm de içerir ki, böylesi bir bağımlılık ötekini küçük düşürecektir, minnet duyan kişinin küçük düşmesini engellemek-bu da iyiliği ya ödenmesi gereken basit bir borç gibi, ya da dostane ufak bir hizmet gibi sunan bir tutumla sağlanabilir- ve onun kendisine saygısını yitirmemesini sağlamak bir görevdir. {…}

Güven duygusuyla, tesadüflere izin vermeyen ve çıkarların gözetildiği bir aşkın aşk olamayacağını savunan Alain Badiou “Aşka Övgü” isimli kitabında şöyle yorumlamıştır; önceden kestirilemeyecek, dünyanın yasalarına göre hesaplanmayacak bir olaydır o. Aşk inatçı bir serüvendir. Serüven dolu tarafı gereklidir gerekli olmasına ama inat da gerekir. Karşımıza çıkan ilk engelde,ilk ciddi görüş ayrılığında, ilk sıkıntılarda vazgeçmek aşkın bozulmuş halini yansıtır. Gerçek aşk uzamın, dünyanın ve zamanın yarattığı engelleri kalıcı biçimde, kimi zaman acı çekerek alt eden aşktır. Oldukça romantik bir yaklaşım olarak algınabilir Badiou’nun yorumu, aynı zamanda aşkı yüceltme isteği içinde. Aşka Övgü’de, felsefede aşka bakışı, filozofların düşüncelerini ve günümüzde aşkın yeniden yüceltilmesi gerektiğine dikkat çekmiştir.

Alain Badiou’nun bu denli romantik yaklaşımına Spinoza’nın, “yıldırım aşk, diye melodramatik bir durum yok aslında ancak bizler karşımızdaki kişinin sevgi ya da nefret duygusunun etkilediğini görürsek biz de o duyguyu taklit ederiz” diyerek realist açıklamasıyla dünyanın gerçekliği yüzümüze tokat gibi çarpıyor adeta. Hatta Spinoza böylesine romantik yaklaşımlara delilik olarak bakabilirdi. Çünkü ona göre, sevgi neşe içeren bir duygu olsa da aşırısının kötü olabileceğini belirtmiştir. “Sevgi ve arzu aşırıya kaçabilir.(XLIV.Önerme)

Günlük yaşamımızda bizi tedirgin eden duygular genellikle bedenin diğer kısımlarından daha fazla etkilenen belli bir kısmına aittir. Bu yüzden duygular çoğunlukla aşırıdır ve zihnin başka hiçbir şey düşünememecesine tek bir nesneye saplanıp kalmasına neden olurlar. İnsanlar pek çok duyguyu yaşamaya müsaittir, dolayısıyla hep aynı duyguyu yaşayan bir insana nadiren rastlanır. Buna rağmen tek bir duyguya inatla saplanıp kalan insanlar da yok değildir.

Çünkü zaman zaman öyle insanlarla karşılaşırız ki ve bunlar tek bir nesnenin öyle etkisine girmişlerdir ki, o nesne o anda orada olmasa bile tam karşılarında olduğuna inanırlar. Böyle bir durum uykuda olmayan insanın başına gelse kendisinin sayıkladığını ya da delirdiğini söyleriz. Aşk ateşiyle yanıp tutuşan, gece gündüz sevdiğinin ya da metresinin hayalini gören birinin de aynı şekilde delirdiğine inanırız, çünkü böyle insanlara hep güleriz. …. Oysa açgözlülük, hırs, şehvet ve bu türden duyguların hepsi gerçekten de bir delilik türüdür, her ne kadar biz bu tür duyguları hastalık olarak görmüyorsak da.” Sevginin aşırısı delilik mi? Deli olmuş anlamına gelen Mecnun’u düşünecek olursak Spinoza’nın ne demek istediğini anlayabiliriz sanırım. Cinsellikle yorumuna gelecek olursak, Spinoza bu tarz etkilenmeleri bedensel bir bütünleşme gibi gayet yalın nitelendiriyor aslında. Bir bedenin başka bir bedenden etkilenmesi ve bu iki bedenin kavuşması gibi net bir sahne olarak kabul ediyor.

Fakat şehvet gibi içinde negatif etkiler barındıran duyguyu cinsellikle aynı kefeye koymuyor.

Çünkü iki bedenin buluşması ne kadar doğalsa, aklın sürekli bu birleşme anına takılı kalmasının da hayatın akışı içinde verimliliği düşürerek, olumsuz bir etki bırakacağını ve sağlıksız bir durum olduğunu savunuyor. Aşkı bir duygu hali olarak düşünürken içine biraz tutku, arzu katıldığı zaman bedenin etkilenişi ve iki bedenin muazzam kompozisyonu, doğal bir hal desek de, bazı filozoflar tarafından bu tutkulu durum bir lanet ve hatta aşkı öldüren durum olarak açıklanmıştır. Duygulanış halinin yüceliği bir vücuda dönmesi aşkın bittiği nokta demişlerdir. Schopenhauer, arzu ve tutkunun ruhu yorduğunu, içgüdülerin doyumsuzluğunun ve isteklerin sürekli yeniden ortaya çıkışını adeta bir işkence olarak nitelendirmiştir.

Filozof, bu isteği yok saymayı ve arzuyu yok etmenin gerekliliğini vurgular.

“Cinsel içgüdü savaşın nedeni ve barışın amacıdır; bütün ciddi eylemlerin temelini oluşturur, tükenmez bir espri kaynağı, bütün imaların anahtarı, bütün dilsiz göstergelerin, dile gelmemiş bütün önermelerin, bütün kaçamak bakışların açıklamasıdır, genç adamın ve çoğu zaman ihtiyarın her günkü düşüncesi, arzusudur; edepsizlerin bütün vaktini alan sabit fikir ve namusluların gözleri önünden gitmeyen bir görüntüdür; aslında dünyanın en ciddi meselesi olduğundan her zaman için hazırda bir şaka malzemesidir.{…}

Bütün bu olgular cinsel içgüdünün yaşama istencinin özünü oluşturduğu, onun yoğunlaşmış biçimini temsil ettiği fikriyle bağdaşır; ayrıca metnimde cinsel organları haklı olarak istencin (arzu) yuvası diye adlandırmamış mıydım? Hatta daha ileri gidip insanın bedenleşmiş bir cinsel içgüdü olduğunu bile söyleyebiliriz; insanoğlunun doğumu bir çiftleşme edimidir, arzuların arzusu bir çiftleşme edimidir, ve biçimsiz ürünlerinin tamamını da yalnızca bu içgüdüyle birbirlerine bağlayıp sürekliliklerini sağlar.” (İstenç ve Gösterim Olarak Dünya, IV. Kitap’a ek, XLII ve II. Kitap’a ek, XXVIII.)

Aşk aslında başa dönecek olursak Platon’un söylediği gibi bir cinsel birleşme ve üreme isteği olabilir mi?

Bir erkeğin kadını seçmesinde iyi bir anne olması, iyi bir taşıyıcı olması gibi koşullar önemli midir? Aşk, cinselliğin fiziksel ve bilinçdışı ihtiyaçlarının bilinçli ve idealleştirilmiş ifadesidir demek; aşkın aslında üstü kapalı bir aldatmaca olduğunu kabul etmek olacaktır ki; aşk üzerine yazılmış olan bütün şiirlerin, yapılmış bütün aşkla dolu eserlerin duygu yükünü yok saymak olacaktır. Aşkın iki cinsiyet arasındaki bir tür savaş olduğunu savunan Nietzsche, iki benliğin kendini ortaya koyması ve gerçek bir savaş hali olduğunu savunur. Kadın düşmanı olarak nitelendirilse de kadının rolünün baskın olduğunu savunmuştur. Her iki cinsin de ilişkide benliğini koruma, hedefe ulaşma ve kendini tamamlama çabası içindeyken kadının erkekten daha ahlaklı olmadığını hatta daha akıllı olduğunu savunmuştur.

“Gerçek kadın dediğin, var gücüyle direnir hak denen şeye karşı; cinsler arasındaki o bitmez savaşta ilk yer hiç tartışmasız onundur zaten doğal olarak.

Benim aşk tanımımı duyup anladınız mı? Gerçek bir feylosofa yaraşan biricik tanım budur. Sevginin tuttuğu yol savaş, özü ise cinslerin öldüresiye kinidir birbirlerine.” (Nietzsche, Ecce Homo, Kişi Nasıl Kendisi Olur) Aynı zamanda kadın ve erkeğin uyumlu bir birlikteliğinin ancak kadının bir çocuk doğurmasıyla mümkün olacağını, çünkü oluşum sebebinin bu olduğunu belirtmiştir. Aşk, salt haliyle tutku ve içinde barındırdığı entrikalarıyla tehlikelidir. Lacan’ın aşk ve cinsellikle ilgili yorumu ilginçtir; Lacan, iki bedenin söz konusu olduğu durumda herkesin kendi işine baktığını savunur. “…Elbette ötekinin bedeninin aracılığı söz konusudur, ama sonuçta zevk yalnız sizin zevkiniz olacaktır. Cinsellik birleştirmez, ayırır.

Çıplak olmanız, ötekinin bedenine yapışmanız bir imgedir, düşsel bir tasarımdır. Gerçekteyse, zevk sizi ötekinden uzaklara, çok uzaklara götürür. Gerçek özseverdir, aradaki bağ düşseldir. Dolayısıyla cinsel ilişki yoktur, diye bir sonuca varır Lacan. {…}Cinsellikte cinsel ilişki yoksa, aşk cinsel ilişki eksikliğini gideren şeydir. Lacan aşkın cinsel ilişkinin kılık değiştirmiş hali olduğunu söylemez hiç de, onun söylediği cinsel ilişkinin olmadığı, aşkın bu ilişkisizliğin yerini tutan şey olduğudur.” (Aşka Övgü (2011) , A. Badiou, N. Truong, s.24) Aşk, cinsellik, arzu üçgenine bakıldığında aslında aşkın bir yanılsama olduğu düşüncesini de beraberinde getirmiştir. Bununla ilgili iki düşünce vardır, birincisi duygu maskesini kullanarak sadece üreme yolunu bulmaya çalışan bir arzu halidir ve bu durum aslında bilinçli bir şekilde gerçekleşmektedir; diğeri ise arzunun, aşkın nedenleri tamamen bilinçdışıdır, soya çekme ve türe bağlıdır.

Bazen bir insanı hiç sebepsiz sevdiğimiz ya da nefret ettiğimiz olur, bu bilinçaltının bize sunduğu bir yansımadır aslında. Spinoza “Eğer bir şeyin zihnimizde genelde sevinç ve keder veren başka bir nesneye benzer özellik taşıdığını hayal edersek, bu başka nesnedeki benzer özellikten dolayı o şeyi severiz ya da ondan nefret ederiz; hatta bu benzerlik bizim yaşadığımız bu duyguların etkin nedeni olmasa bile” (Duyguların Kökeni ve Doğası XVI. Önerme) Benzerlikler kesin bir şekilde duygularımızı etkilemez belki ama yine de sevme ya da nefret etme duygusunda bir katkısı olacaktır. Konu aşk, aşka bağlı cinsellik ve bilinçdışı ortaya çıkma durumu olduğunda akla gelen isim de tabiki Freud olur.

Arzular ve duygular aşktan önce de varsa eğer, aşk eski saplantıları, bağlılıkları ve arzuları yinelemekle kalıyor ve duygusal donanımın, belli bir yanı ya da ayrıntısıyla eski nesneyi, örneğim anne ya da babayı andıran yeni bir nesneye yöneltilmesine dayanıyorsa eğer, yetişkinlerin aşkı olsa olsa bir aktarımın, geçmişin, onu yansıtan bir şimdiye yöneltilmesi sonucudur. “Her birey, doğal bir eğilim ve çocukluğunda meydana gelmiş olguların eşanlı edimiyle belirli, kişisel bir varolma, aşk yaşamını sürdürme biçimine sahiptir, bir başka deyişle, kimi itkilerini doyurup kendisi için belli amaçlar belirlediği sevme biçimi, belli koşullara bağlıdır.

Böylelikle bir tür klişe elde edilir, sevilen ve ulaşabilen nesnelerin doğası elverdiğinde ve bu nesneler daha sonraki etkilerle dönüşüme uğrayabildiklerinde, varoluş sırasında birçok kez yinelenen, çoğalan bir klişedir bu. {…}

Gerçeklik, aşk gereksinimini bütünüyle karşılayamadığında, birey kaçınılmaz bir biçimde, belli bir libidinal umutla, yaşamına giren her yeni insana döner, bundan böyle libidosunun iki parçasının, bilince ulaşabilecek olanla bilinçaltında kalanın bu tutumda işlevlerini yerine getirmeleri de büyük bir olasılıktır.” Burada libidinal olarak sözü edilen “arzu”dur aslında. Tıpkı Spinoza’nın hayatın merkezine koyduğu arzu gibi, Freud da “libido”yu yönetici konuma koymuştur. “Aşkta ne yaptığımı bilmiyor olmam bir yana, en berbatı kimi arzuladığımı ve niçin arzuladığımı bilmiyor olmamdır”, derken istemsizce gerçekleşen durumu vurgulamıştır. En baştan beri etrafında döndüğümüz en yalın Spinoza yorumu, bizlerin birer otomat olduğu idi. Zihin doğru kararları verecek olsa bile bedeni etkileyen duygulanımlar aslında zihni de etkilemektedir ve bu durumda aşk ve arzu söz konusu olduğunda kontrol devre dışı kalır.

Çoğu zaman da aşk, bile isteye acı çekme durumuna teslimiyettir.

Proust da, acıyı çeken kalbin hastalığı olarak nitelendirir aşkı. “Vücudumuz, sadece bacaklar, kollar gibi uzuvlardan oluşsaydı, hayata tahammül etmek kolay olurdu. Ne yazık ki, içimizde kalp adını verdiğimiz o küçük organı barındırırız; kalbimiz, yakalandığı bazı hastalıklar sırasında, belirli bir kişinin hayatına ilişkin her şeye karşı son derece duyarlıdır; örneğin o kişinin bir yalanı –kendimize veya başkalarına ait yalanların ortasında neşe içinde yaşadığımız ve hiçbir zararını görmediğimiz halde- ne yazık ki ameliyatla aldıramadığımız bu küçücük kalbe, dayanılmaz krizler yaşatır. Beyinden hiç söz etmeyelim, çünkü zihnimiz bu krizler sırasında durmaksızın mantık yürütse de, tıpkı bir diş ağrısı karşısında düşüncenin çaresiz kalması gibi, hiçbir şeyi değiştiremez.{…}

Ufacık bir şey, aşkımızı mutluluk konumuna geçirir; mutlulukla ışıldarız, sadece sevdiğimizi değil, bizi ona metheden, onu kötü eğilimlerden koruyan kişileri de sevgiye boğarız; kendimizi bütün kaygılardan uzak zannettiğimiz bir anda, “Gilbert gelmeyecek”, “Mlle Vinteuil davetliymiş” gibi tek bir cümle, bizi bekleyen mutluluğu bir anda çökertmeye, güneşi karartmaya, rüzgarı döndürmeye ve bir gün direncimizi aşacak olan iç fırtınayı koparmaya yeter. O gün geldiğinde, kalbimiz dayanamayacak kadar zayıfladığında, bizi takdir eden dostlarımız, bu kadar önemsiz şeylerin ve kimi insanların bize ıstırap çektirmesine, bizi öldürmesine üzülürler. Ama onların elinden ne gelir?

Bir şair bulaşıcı zatürreden ölmek üzereyken, dostlarını, zatürre mikrobuna, onun yetenekli bir şair olduğunu, iyileşmesine izin vermesi gerektiğini açıklarken hayal edebilir misiniz?”

Duygular bütün bir bedeni çaresizleştirebilir, verimini düşürür ve tüm neşe yerini kedere bırakır; bu da aşkın tanımları arasındaki en önemli gerçeklerden biridir. Aşkın nasıl başladığı, neden ilişkiye döndüğü, cinselliğin aşkın neresinde olduğuna dair hem realist hem de romantik yorumları derledik. Ancak aşkı yücelten, çok önemli unsur bitişidir. Proust’un sözünü ettiği, hayatı altüst eden o tek cümleler olmasa, hep mutlu devam etse sonsuza devam etse bu denli değerli olur muydu? Aşk, tutkusu, ulaşılmazı veya ulaştıktan sonra bitmesiyle hafızamızda yer eder. Unutmamak gerekir ki, Spinoza’ya göre insan nefrete çok daha eğilimli bir varlık, sevginin yerini almış bir nefret hiç tükenmeyen bir olumsuzluk olarak kalmaktadır ve bu da aşkı daha kuvvetli bir duygu olarak tanımlamayı sağlıyor.

Büyük aşkların bitişinde ki yüceliği La Rochefoucauld şiirinde şöyle anlatmıştır::

“Şiddetli rüzgarların, mum alevlerini söndürüp 
Büyük yangınları, büsbütün körüklediği gibi 
Ayrılıklar da, küçük sevgileri yok ederken 
Köklü bağlılıkları büsbütün yüceleştirir.” 

Tek bir duyguyla anlatılamayacak kadar çok duygu barındırır içinde aşk.

Spinoza’nın değindiği etki-tepkilerle açıkladığı öncelikle arzudan, sevinç, umut, güven, pişmanlık ki genelde olumlu bir duygu olarak söz etmiştir, hayal kırıklığı, gurur, kibir, şehvet ve kedere kadar çok temel duygularla örülmüştür aşk. Günümüzde aşkın büyük ölçüde yitirdiği anlamını yitirdiğinden söz eden Alain Badiou ise, modern toplumun sıfır riskli aşk aramasını eleştirmişti. Değişen insanlar, toplumları değiştiriyor, toplum da aşkları… Walter Benjamin, modern toplum üzerinde yazdığı denemelerden birinde Baudelaire’in analizini yapmıştır. “Kalabalık- hiçbir nesne on dokuzuncu yüzyıl yazarına daha büyük yetkiyle yaklaşmamıştır. Okumayı öğrenen geniş tabakalarda, bu bir okur kitlesi olarak şekillenmeye başladı.{…}

Kitle Baudelaire’de o kadar içselleşmiştir ki, onda kitlenin betimlemesini aramak boşunadır.

Desjardins’in anlamlı ifadesiyle “onun derdi, imgeyi süsleyip betimlemekten çok, hafızaya yerleştirmektir.” Kitlenin varlığı, Kötülük Çiçekleri’ndeki en ünlü parçalardan birine damgasını vurur. “A une passante” (Geçen Bir Kadına) sonesinde kalabalık hiçbir yerde bir sözcük ya da deyimle adlandırılmamıştır.

Çevremde gürlerdi sağırlaştıran sokak. 
İnce, uzun, kara yaslı, acıyla dolu 
Bir kadın geçti yanımdan, görkemli kolu 
İşli eteğini kaldırıp sallayarak; 

Mermer bacaklı, kıvrak, soylu bir güzel ki., 
Bir şaşkın gibi, büzülmüş, içiyordum ben 
Bir kasırganın filiz sürdüğü gözünden,, 
O mor gökten saran yadı, öldüren zevki.. 

Bir şimşek… Ve gece! –Tek bakışıyla beni 
Yeniden yaratan güzel, görünüp kaçan, 
Öbür dünyada mı bulurum ancak seni? 

Artık çok uzakta! Çok geç! Belki hiçbir zaman! 
Nerdeyim bilmezsin, bilmem nerdesin şimdi, 
Sen, ki sevmiş olsaydım, ki bunu bildindi!

 *Kötülük Çiçekleri, C. Baudelarie, Çeviri: Sait Maden, Türkiye İş Bankası Yayınları, 2015

Sonenin anlatmak istediği, bir cümle ile ifade edilebilir: Büyük şehir insanını büyüleyen görüntü- kalabalıkta sadece karşıtını, sadece ona düşman bir unsuru görmekten çok uzaktır o- önce kalabalıkla gelir ona. Büyük şehir insanını büyüleyen aşktır, ama ilk bakışta değil, son bakışta aşk. Onu kendine çeken, şiirde büyülenme anıyla örtüşen bir ebedi elvedadır.” ( Son Bakışta Aşk, W. Benjamin, Baudelaire’de Bazı Motifler, Metis Yayınları, 2014)

Hiç tanımadığı, oradan sadece geçen bir kadına seslenişinde, kalabalığı hissettirdiği gibi, modern toplumlardaki tüketim hızına da adeta bir gönderme yapar gibi o kısacık sürede aşkı da bitirmiş, tüm büyüsünü son bakışta bırakmıştır.

Kitle toplumunda sanatın ve sanatçının etkilendiği değişim, kültür düzeyine yapılan eleştiri, hızlı tüketim aşk gibi önemli değerlerle insanları yüzleştirmektedir. 17. yüzyıldan 21. yüzyıla kişilerin gösterdiği değişiklik, toplumu oluşturmuş ve sanat da bundan payını almıştır, aynı aşk gibi. Walter Benjamin için zaman önemli bir kavramdır, geçmiş, şimdi ve gelecek… Geçmiş, etkisini kaybeden bir kavramdır, anlar hatırlanır; tıpkı son bakışta aşk gibi. Bir ömür sürmeyen aşk, bir elveda ile sonsuza kadar sürecek bir etki bırakır. Spinoza’nın da dediği gibi insanlar nefrete ve kedere eğilimlidir.

Kaynak:

İLK BAKIŞTAN SON BAKIŞA AŞK / Banu Burçin Yıldırım
BENEDICTUS DE SPINOZA : “ETHICA”
Kabalcı Yayınevi, 2011
DESCARTES : “DUYGULAR YA DA RUH HALLERİ”
Alfa Yayıncılık, 2015
ULUS BAKER : “ SANAT VE ARZU”

İletişim Yayıncılık, 2014
ÉRIC BLONDEL : “AŞK”
YKY,2004
ALAIN BADIOU, NICOLAS TRUONG : “AŞKA ÖVGÜ”
Can Yayınları, 2011
CHARLES BAUDELAIRE : “KÖTÜLÜK ÇİÇEKLERİ”
İş Bankası Kültür Yayınları, 2015
WALTER BENJAMIN : “SON BAKIŞTA AŞK”
Metis Yayınları, 2014


Seninde bize katılmanı isteriz. Sende BU FORMU eksiksiz doldurarak bize katılıp, yazarlar kadromuzda yer alabilirsin.

Kültür, Sanat ve Araştırma Bloku.

Döküntü Net
İLK BAKIŞTAN SON BAKIŞA AŞK

İLK BAKIŞTAN SON BAKIŞA AŞK” için bir görüş

  1. Geri bildirim: Araştırmalar |

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön