Nazım Hikmet’in Dört Bir Yanı

“Mesele esir düşmekte değil, teslim olmamakta bütün mesele “

Nazım Hikmet RAN
[smartslider3 slider=”12″]

Hayatı-Özet

Hikmet Bey ve Celile Hanım’ın oğlu Nâzım Hikmet, 15 Ocak 1902’de Selânik’te dünyaya gelir. Babası Hikmet Bey, çeşitli illerde valilik yapmış olan Nâzım Paşa’nın oğludur. Osmanlı Hariciyesi’nde çeşitli memurluklarda ve Matbuat Umum Müdürlüğü görevinde bulunmuştur. Annesi Celile Hanım ise, dilci Enver Paşa ile Leylâ Hanım’ın kızıdır. İlk kadın ressamlarımız arasında anılan Celile Hanım, kültürlü, sanatçı ruhlu bir kadındır…

Küçük Nâzım ilk eğitimini annesi ve sıkça şiirli toplantılar düzenleyen, kendisi de bir mevlevi şairi olan büyükbabası Nâzım Paşa’dan alır. Ve henüz on bir yasındayken ilk şiirini yazar…  Orta öğrenimini Galatasaray ve Nişantaşı Sultanilerinde gören Nâzım, 1915 yılında Bahriye Mektebi’ne girer. 1918 yılında ilk kez bir dergide şiiri yayınlanır. Bu bir aşk şiiridir. Ancak, İstanbul’un işgaliyle birlikte yerini yurtsever nitelikte şiirlere bırakır…

Mezuniyetine üç ay kala geçirdiği bir hastalık nedeniyle Bahriye’den ayrılır. Bir grup arkadaşıyla Anadolu’ya geçer. Ankara Hükümeti’nin görevlendirmesiyle arkadaşı Vâlâ Nurettin ile birlikte Bolu’da öğretmenlik yapar.  Daha sonra kısa aralıklarla iki kez Moskova’ya gider. İlkinde iki yıl kalır.

Rusya’da gerçekleştirilen ihtilale tanık olur. Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi KTUV’da ekonomi-politik öğrenimi görür. İkincisi ise küreğe konulma cezasının verildiği dava nedeniyle zorunlu bir göçmenliktir. Bu kez daha önce öğrenci olduğu Üniversite’de çevirmenlik ve asistanlık yapar. Ceza Yasası’ndaki değişiklik nedeniyle 1928 yılında ülkeye döner. Kısa bir süre cezaevinde kaldıktan sonra serbest bırakılır.

Çeşitli gazete ve dergilerde yazıları, şiirleri yayınlanır. Kitapları basılır. Siyasal ve entellektüel yaşamda aktif bir rol üstlenen ünlü bir şairdir. Şiirleri ders kitaplarına girer, oyunları devlet tiyatrolarında oynanır ama koğuşturmalardan da kurtulamaz… Sık sık gözaltına alınır, yargı önüne çıkartılır. Onun etkileyici gücü ürkütmektedir kimi çevreleri… Düzmece davalarla yaşamının on yedi yılı hapishanelerde geçer. 1950 yılında ulusal ve uluslararası düzeyde düzenlenen kampanyalar sonunda çıkarılan Genel Af Yasası’yla serbest kalır. Ne var ki yaşamına yönelik komplolar nedeniyle yeniden yurtdışına çıkar. Ve ölene dek yurduna, halkına, sevenlerine hasret şiirleri yazacağı göçmenlik yılları başlar…

Bu dönemde Uluslararası Barış Ödülü sahibi bir sanatçı olarak  barış hareketi içinde aktif olarak yer alır. Dünya Barış Konseyi Başkanlık Divanı’na seçilir. Ünlü Şostokoviç’e, Şarlo’nun yaratıcısı Charlie Chaplin’e ve Fransız Parlamentosu Başkanı Eduard Heriot’a Uluslararası Barış Ödülü’nü veren jürinin başkanlığını yapar. Cezaevi yıllarından kalan hastalıklar onu rahat bırakmaz ve acılı yüreği 3 Haziran 1963 günü sabahı Moskova’daki evinde durur.

“…yazılarım otuz kırk dilde basılır / Türkiye’mde Türkçemle yasak” dediği şiirleri ancak
ölümünden sonra basılır ülkesinde…

AŞK HAYATI

SABİHA HANIM

Nazım’ın çocukluk çağındaki ilk aşkı Abdülhamit Devri’nin ünlü valilerinden birisinin kızı olan Sabiha Hanım’dır. Nazım, Sabiha Hanım için “Gözleri siyah kadın o kadar güzelsin ki” nakaratlı ünlü şiiri yazar:

“Gözleri siyah kadın o kadar güzelsin ki
Çok sevdiğim başına yemin ediyorum ben
Koyu bir çiçek gibi gözlerin kapanırken
Bir dakika göğsünün üstünde olsa yerim
Ömrümü bir yudumda ellerinden içerim
Gözleri siyah kadın o kadar güzelsin ki.”

AZİZE HANIM

Yaş 17… Nazım da yine aşık. Bu kez ünlü bir doktorun baldızı olan Azize Hanım. Nazım için şiirsiz aşk olur mu?

“Rüyaya daldıran şarabın sun
Önümde gönlümle gelirken dize,
Şu yanan alnıma bir kere dokun,
Azize, gözleri nurdan Azize!”

ŞÜFUKE NİHAL

1920’li yıllarda, Erenköy bahçelerinde, köşklerinde şairler yan yana gelip edebi sohbetler yapıyorlardı.

Bir Devrin Romanı adlı eserinde Halide Nusret Zorlutuna olayı şöyle yazdı:

“Şükufe Nihal okuduktan sonra, gülerek kağıdı bana verdi. Bugün gibi hatırlıyorum, kağıtta şairin o delişmen yazısıyla aynen şu kelimeler yazılıydı: Ben sizin için çıldırıyorum, siz bana aldırış bile etmiyorsunuz!”

Halide Nusret Zorlutuna’nın kızkardeşi İsmet Kür, Şükufe Nihal’i şöyle anlatır:

“Şükufe Nihal hemen her görenin aşık ya da hayran olduğu kadınlardandı. Güzel denemezdi pek. Gözleri çukurdu ve ufaktı… Boyu hiç uzun değildi. Beden çizgileri dikkati çekmekten uzaktı. Ne ki, zarifti, her zaman bakımlı ve çok şıktı. Dünyaya metelik vermeyen, kendine çok güvenen bir havası vardı. Onu bu kadar çekici yapan da, bu dünyaya metelik vermeyen haliydi. Ve de, o sıralar, hayran olunacak kadın sayısı da çok değil miydi? Ya da nitelikleri mi farklıydı? Sanırım, biraz öyle.”

Aralarındaki ilişki nasıl şekillendi bilemeyiz ama İsmet Kür’e göre Bir Ayrılış Hikayesi şiirini Nazım onun için yazmıştır:

“Erkek kadına dedi ki:
-Seni seviyorum,
ama nasıl,
avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp
parmaklarımı kanatarak
kırasıya
çıldırasıya…

Erkek kadına dedi ki:
-Seni seviyorum,
ama nasıl,
kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz,
yüzde yüz, yüzde bin beş yüz,
yüzde hudutsuz kere yüz…

Kadın erkeğe dedi ki:
-Baktım
dudağımla, yüreğimle, kafamla;
severek, korkarak, eğilerek,
dudağına, yüreğine, kafana.
Şimdi ne söylüyorsam
karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana..
Ve ben artık
biliyorum:
Toprağın –
yüzü güneşli bir ana gibi –
en son en güzel çocuğunu emzirdiğini..
Fakat neyleyim
saçlarım dolanmış
ölmekte olan parmaklarına
başımı kurtarmam kabil
değil!
Sen
yürümelisin,
yeni doğan çocuğun
gözlerine bakarak..
Sen
yürümelisin,
beni bırakarak…

Kadın sustu.
SARILDILAR
Bir kitap düştü yere…
Kapandı bir pencere…
AYRILDILAR”

NÜZHET HANIM 

Nazım’ın ilk büyük aşkı Nüzhet’ti. O’nunla onbeş yaşında iken tanışmışlardı ve çocukluk arkadaşıydılar. Nazım’ın Moskova Üniversitesine gitmesinin ardından Nüzhet ailesinin karşı çıkmasına rağmen onun peşinden gitti ve 1921 yılında evlendiler.  Ancak bu ilişki iki yıl sürdü. Bir ara Nüzhet hastalanıp İstanbul’a geri dönecek
ve ailesinin de etkisiyle Nazım’ı terk edecektir. Bu terk ediliş Nazım’a çok dokunur. Onu uzun süre aklından çıkaramaz. Moskova’da yapılan nikah nedeniyle boşanmaları bir sorun olmaz. Nüzhet Türkiye’ye dönünce tekrar evlenir ve yaşamını evlendiği bu profesör eşiyle sürdürür. Geride Nazım’da Nüzhet için yazdığı öfkeli,sitemli, kızgın ve kırgın birkaç şiir kalmıştır.Nazım, sevdiklerini çok kıskanan ve ilgisizliğetahammül edemeyen bir kişiliğe sahiptir. Bunukendisi de şiirlerinde belirtir;

“ 
Sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım 
şu kadarcık haset etmedim Şarlo’ya bile aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın  “

Nazım Hikmet RAN

Arkadaşları bu özelliğini “sevdiği insanlarda gördüğü bir ilgisizlik ya da başkasına yönelik bir yakınlığı sezerse çabuk kızar, üzülür ve küserdi” diye tanımlamışlardır. Bu nedenle Nüzhet’in kendisi dışında yakışıklı kişilerle 
normal bir ilgi ya da sohbetini dahi hoşgörebilecek bir 
ruh haline sahip değildi.  Kıskançlık ve terk edilişin yol açtığı duygularla “Gövdemdeki Kurt” şiirini yazar;  …Sen / benim / minare boyunda
çam gövdeme / yumuşak beyaz / 
bir kurt gibi girdin / kemirdin /  …Yumuşak / beyaz / kıvrılışlarıyla / 
beynim…

Daha sonraki anılarında NÜZHET HANIM; 
“Nazım’dan ebruli hanımeli açan bir ev
hasretinden değil, ona ayak
uyduramayacağını anladığından ayrıldığını
“ yazacaktır.  ° Nazım bu yaşına kadar iki ayrılık ve terk
edilme acısını annesi
NÜZHET’te yaşamıştır.  yaşamında o artık terk edilen değil
terk eden olacaktır. 
25
Daha sonraki anılarında NÜZHET HANIM; 
“Nazım’dan ebruli hanımeli açan bir ev
hasretinden değil, ona ayak
uyduramayacağını anladığından ayrıldığını
Nazım bu yaşına kadar iki ayrılık ve terk
edilme acısını annesi CELİLE ve karısı
’te yaşamıştır. Bundan sonrakiyaşamında o artık terk edilen değil
terk eden olacaktır.

Nazım’ın ilk büyük aşkı Nüzhet’ti. O’nunla onbeş yaşında iken tanışmışlardı ve çocukluk arkadaşıydılar.

Nazım’ın Moskova Üniversitesine gitmesinin ardından Nüzhet ailesinin karşı çıkmasına rağmen onun peşinden gitti ve 1921 yılında evlendiler. Ancak bu ilişki iki yıl sürdü.

Bir ara Nüzhet hastalanıp İstanbul’a geri dönecek ve ailesinin de etkisiyle Nazım’ı terk edecektir.

Bu terk ediliş Nazım’a çok dokunur. Onu uzun süre aklından çıkaramaz. Moskova’da yapılan nikah nedeniyle boş anmaları bir sorun olmaz.

Nüzhet Türkiye’ye dö nünce tekrar evlenir ve yaşamını evlendiği bu profesör eşiyle sürdürür.

Geride Nazım’da Nüzhet için yazdığı öfkeli, sitemli, kızgın ve kır gın birkaç şiir kalmıştır.

Nazım, sevdiklerini çok kıskanan ve ilgisizliğe tahammül edemeyen bir kişiliğe sahiptir. Bunu kendisi de şiirlerinde belirtir;

Sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım şu kadarcık haset etmedim Şarlo’ya bile aldattım kadınlarımı konuşmadım arkasından dostlarımın “

Arkadaşları bu özelliğini “sevdiği insanlarda gördüğü bir ilgisizlik ya da başkasın a yönelik bir yakınlığı sezerse çabuk kızar, üzülür ve küserdi” diye tanımlamışlardır.

Bu nedenle Nüzhet’in kendisi dışında yakışıklı kişilerle normal bir ilgi ya da sohbetini dahi hoşgörebilecek bir ruh haline sahip değildi.

Kıskançlık ve terk edili şin yol açtığı duygularla “Gövdemdeki Kurt” şiirini yazar;

…Sen / benim / minare boyunda çam gövdeme / yumuşak beyaz / bir kurt gibi girdin / kemirdin / …Yumuşak / beyaz / kıvrılışlarıyla / beynime giren kurdu / çürük bir diş

çeker gibi söktüm !.. / epeyce ter döktüm ! / bu sonuncuydu / bir da ha olmıyacak !..

“Mavi Gözlü Dev, Minnacık Kadın ve Hanımelleri” şiirinde Nüzhet’e sitemlerini gönderir ;

“ O mavi gözlü bir devdi. Minnacık bir kadın sevdi. Kadının hayali minnacık bir evdi,

bahçesinde ebruliii hanımeli
aça n bir ev.
Bir dev gibi seviyordu dev.
Ve elleri öyle büyük işler için
hazırlanmıştı ki devin,
yapamazdı yapısını
çalamazdı kapısını
bahçesinde ebruliii
hanımeli
aça n evin.

O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Mini minnacıktı kadın.
Rahata acıktı kadın
yoruldu devin büyük yolunda.

Ve elveda ! deyip mavi gö zlü deve,

girdi zengin bir cücenin k olunda
bahçesinde ebruliii
hanımeli
açan eve.
Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,

dev gibi sevgilere mezar bile olamaz

bahçesinde ebruliii
hanımeli
açan ev… “

Daha sonraki anılarında NÜZHET HANIM; “Nazım’dan ebruli hanımeli açan bir ev hasretinden değil, ona ayak uyduramayacağın ı anladığından ayrıldığını “ yazacaktır.

Nazım bu yaşına kadar iki ayrılık ve terk edilme acısını ann esi CELİLE ve karısı NÜZHET’te yaşa mıştır. Bundan sonraki yaşamında o ar tık terk edilen değil terk eden olacaktır.

YELENA YURÇENKO (LENA)

Nazım Hikmet yaklaşık 9 ay sonra 1925 Eylül’ünde ikinci kez Sovyetler Birliği’ne gider, daha doğrusu kaçmak zorunda kalır. Bu kez diş hekimi Yelena Yurçenko’ya (Lena) aşık olur. Lena, Nazım’dan birkaç yaş büyüktü. Çok okuyan, kültürlü, hoş bir kızdı. Nietzsche hayranıydı. Nazım’la dünya görüşleri uymasa da bilinçli, dirençli havası onu etkiledi.

1926 yılında evlendiler. Yaklaşık 2 yıl sürdü. Ailesine fotoğraflarını gönderiyordu. Lena aile tarafından da beğenildi. Evlilikleri bazı kitaplarda doğrulanmasa da Hıfzı Topuz ve Memet Fuat evlendiklerini yazar. Ona yazılmış bir şiiri bilinmiyor. Biz de Nazım’ın ailesine o dönem yazdığı mektubu paylaşıyoruz.

PİRAYE

Piraye, Nazım’ın kızkardeşi SAMİYE’nin yakın arkadaşıydı. Kızıl saçlı, gösterişli, ilerici görüşleri olan, kültürlü bir ortamda yetişmiş ve varlıklı bir aileye mensuptu.

Kadıköydeki evlerine yapılan sık ziyaretler sırasında tanışıp aşık olacaklar ancak Nazım’ın o tarihlerde başlayan u zun hapis yılları nedeniyle araya ayrılıklar girecektir.

Nazım’ın hapis yılları, bağlılıklarını ve aşklarını daha da perçinleyece k ve Nazım Türk şiir sanat’ının en güzel örneklerini oluşturan aşk şiirlerini bu “kızıl saçlı kadın” için yazacaktır.

1935 yılında af’la serbest kalınca da Piraye ve Nazım evlenir, ancak bu evlilik de politik baskılar, ekonomik sorunlar ve zorunlu ayrılık yılları nedeniyle kesintilere uğrar.

Nazım’ın 1938 – 1948 yılları arasında hapishanede geçireceği yılların umutsuzluğunu, annesi ve dostlarının desteğinin yanı sıra PİRAYE’nin kısa ziyar etleri ve sevgisi azaltacaktır.

Nazım umutsuzluğa kapıldığı uzun hapis yılları içinde PİRAYE’ye ken disinden boşanmasını önerir. Piraye’nin cevabı “101 yıla mahkum olsan bile ben senin arkandayım, bunu böyle bil !.. “ olur.

O’na yazdığı bir mektubunda da ; “ Nazımcığım,

…. senin yanında her zaman dünyanın en bahtiyar kadını idim, öyle de kalacağım. Sen en güzel aşk şiirlerini bana yazdın, bütün eserlerinde benden bir parça var. Seninle ben aynı insanız gibi geliyor bana … “ diye duygularını belirtmiştir.
Piraye’nin geçici olarak Bursa’da kaldığı birkaç aylık dönemde hapishane idaresi kaplıca ve ev izinleri ile yalnız kalm alarına göz yummaktadır.

Ancak evli de olsalar Piraye ve Nazım’ın cinsel yakınlaşmaları Piray e’yi utandırıyor, gururunu kırıyor ve bu durum çiftin ciddi tartışmalarına yol açıyordu.

Nazım ise hasret ve cinsel yoksunluğunu şiirlerinde de haykırıyordu;
“ … biz altıyüz adet kadınsız erkeğiz
alınmış elimizden
doğurtmak imkanımız.
En müthiş kudretim yasak bana:
Yeni bir hayat aşılam ak
Bereketli bir rahimde yenmek ölümü
Yaratmak seninle beraber:
Sevgilim, yasak ban a
Etine dokunmak senin. “

“ Ne güzel şey hatırlamak seni; ölüm ve zafer haberleri içinden, hapiste

ve yaşım kırkı geçmiş iken… Ne güzel şey hatırlamak seni; bir mavi kumaşın üstünde

unutulmuş olan elin ve saçlarında

vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının… “

Gelecekle ilgili belirsizlik ve korkular da şair’in dizelerine yansımaktadır.

KARIMA MEKTUP

Bir tanem !
Son mektubunda:

“Başım sızlıyor
yüreğim sersem ! ”
diyorsun.
“Seni asarlarsa
seni kaybedersem;”
diyorsun;
“yaşıyamam !”
Yaşarsın karıcığım,
kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgarda;
yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı
en fazla bir yıl sürer
yirminci asırlılarda
ölüm acısı.

ölüm
bir ipte sallanan bir ölü. Bu ölüme bir türlü razı olmuyor gönlüm. Fakat

emin ol ki sevgilim;
zavallı bir çingenenin
kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli
geçirecekse eğer
ipi boğazıma,

mavi gözlerimde korkuyu görmek için
boşuna bakacaklar
Nazım’a !

Ben,
alacakaranlığında son sabahımın dostlarımı ve seni göreceğim, ve yalnız
yarı kalmış bir şarkının acısını
toprağa götüreceğim…
Karım benim !
İyi yürekli,
altın renkli,

gözleri baldan tatlı arım benim; ne diye yazdım sana istendiğini idamımın, daha dava ilk adımında

ve bir şalgam gibi koparmıyorlar
kellesini adamın.

Haydi bunlara boş v er.

Bunlar uzak bir ihti mal.

Paran varsa eğer

bana fanila bir don al,

tuttu bacağımın siyatik ağrısı.

Ve unutma ki

daima iyi şeyler düş ünmeli bir mahpusun karısı.

Diğer yönden çaresizlik ve bitmeyen yaşama umudunu yansıtır mısralarında.

….Bugün Pazar
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar
Ve ben ömrümde ilk defa gö kyüzünün
bu kadar benden uzak,
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğu na
şaş arak
kımıldamadan durdum
sonra saygıyla toprağa oturdum
dayadım sırtımı duvara
Bu anda ne düşmek dalgalara
bu anda ne kavga, ne hürriyet,
ne k arım
Toprak, güneş ve ben
bahtiyarım.

Ama yine de PİRAYE’si gelmektedir gözlerinin önüne.

…İlk göz göze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan giyin, kuşan
benze bahar ağaçlarına..
Hapisten

mektubun içinde yollad ığım karanfili tak saçlarına,

kaldır, öpülesi çizgilerle kırışık, beyaz, geniş alnını,

böyle bir günde yılgın ve kederli değil ne münasebet

böyle bir günde isyan bayrağı gibi güzel olmalı
Nazım Hikmet’in kadını…

Bir başka şiirinde ise sevdiği şehrin hasretini karısına olan özlemiyle harmanlar;

Karıcığım

Hasretliğin oni kinci yılı bu Onikinci yılı

Gönül ağzına kadar dolu

Sen diyorum İs tanbul geliyor aklıma İstanbul diyorum sen.

Sen şehrim ka dar güzelsin şehrim senin kadar acılı.

Zaman zaman azalsa da ümit ve geleceğe inanç hiç tükenmeyecektir Nazım’da;

En güzel deniz:

henüz gidilmemiş olanıdır.

En güzel ço cuk:

henüz büyümedi.

En güzel günlerim iz:

henüz yaşam adıklarımız.

Ve sana söyleme k istediğim en güzel söz:

henüz söylememiş olduğum sözdür.

Ama yine de O artık ümidi yaşamak istemektedir.

Seni düşünmek g üzel şey ümitli ş ey

dünyanın en gü zel sesinden

en güzel şarkıyı dinlemek gibi birşey Fakat artık ümit yetmiyor bana

ben artık şarkı dinlemek değil şarkı söylemek is tiyorum..

NAZIM ve PİRAYE’NİN AYRILIĞI

Bu tutkulu sevda gü n gelecek heyecanını yitirecek ve NAZIM aradığı heyecanı başka ilişkilerde bulacaktır. Tabii bu d urum Piraye’nin gururunu incitmekte, kalbini kırmaktadır.

Bunlardan romancı CAHİT UÇUK ve opera sanatçısı SEMİHA BERKSOY onun hayatına giren kadınlar olmuştur. Sonuçta Piraye tüm bunlara anlayış göstermek v e affetmek zorunda kalacaktır.

Çünkü Nazım’ın yaşamında “Aşık olmadan yaşamak, yaşamak d eğildir.”.

Ama MÜNEVVER’le ilişkisi artık bardağı taşıran – son damla­ olacaktır.

Nazım’ın akrabası ol an MÜNEVVER Nazım’la hapiste iken önce m ektuplaşıp sonra da ziyaret yoluyla ilişki kurar. B u ilişki yıllar öncesine uzanan gençlik arzularını tekrar canlandırır.

Yeni bir aşkı arzulay an NAZIM karısına karşı da suçluluk duyguları taşımaktadır.

Dostlarına Piraye’yi sırtından bıçakladığını söylerken bunu şiirine de yansıtır;

….Bu akşam, belki şimdi, şu dakka seni Arkadan bıçakla ndın bacım.

Hem de ben bıça kladım seni, Kanın damlıyor ellerimden .. “

Bunu mektupların da da yazar;

“ ….. seni arkada n bıçakladım. Beni affet demiyorum…. Fak at her şeye rağmen yaşamam lazım..

…. Farzet ki sana yanlışlıkla bira yerine zehir içirdim, sonra ne yaptığımın, şu veya bu surette farkına vardım ve seni kurtarmak için sana geldim, sen beni itecek misin ? “

Görüldüğü gibi N AZIM iki aşk arasında kalmıştır. Bir yanda kaybolan gençlik, yitirilen arzular v e hapiste ölüp kaybolma korkusu, diğer yönde umut, tensel arzular, aşkı yeniden yaşama ve ihanetin yol açtığı suçluluk duyguları.

Nazım bu bocala mada Piraye’den af diler ve tekrar kalan ömrünü birlikte geçirmek istediğini belirtir, fakat etkili olamaz.

Nazım’ın aradığı, tutkulu bir aşk, sevmek, sevilmek arzusudur. Piraye’de bunu tam bulam amıştır. Bunu üvey oğlu MEMET FUAT’a yazdığı mektuplarında açık yüreklilikle anlatır;

“……. Sen annenle ilgisiz b enim oğlumsun. Seni bana anan getirdi. Sen benim bioloji min değil, bende olan en güzel manevi şeylerin devamısın..

…… Piraye’m beni vekarla, vefayla, sadaketle, alışkanlıkla, akılla, yürekle sevdi.
…… Ama beni delicesine canı çekmedi. Ben Piraye’m için su gibi, ekmek gibi, hava gib i fizyolojik bir ihtiyaç olamadım.

…… Bilir misin ki, Piraye’m bana bir kere olsun gözlerimin içine bakarak ve ne söylediğinin bile farkında olmaksızın –Seni seviyorum­ demedi.

…… Eğer Piraye bana olan sevgisini belirtmeyi bir izzetinefis meselesi yapmasaydı ve beni dışarıda ve içerde yalnız bırakmasaydı hayatıma başka bir kadın girmezdi. “
Bu satırlarda Nazım’ın sevdiği kadına karşı olan suçluluk duygularını azaltmak için hatayı karşıdakinde arama ve kendini rahatlatma arayışı içinde olduğu görülür.

Ama artıp PİRAYE , Nazım’ın önüne gelenle kendisini aldatarak sınırı çoktan aştığını, izzetinefsinin onarılmaz biçimde yaralandığını düşünmektedir.

Piraye yıllar sonra Nazım’a tekrar yazdı ve bir kez hapiste zi yaretine gitti, ona destek oldu, ama aralarında artık aşk kalmamıştı. Sonuçta her ikisi de bir daha birlikte yaşıyamayacakla rını kabul etmek zorunda kalacaklardı.

Ayrılmalarından sonra da PİRAYE, özel hayatıyla ilgili hiçbir söyleşi yapmadı, anılarını yayınlamadı ve uzunca bir yaşamın ardından oğlu MEMET FUAT’ın yanında 1995 yılında bu dünyadan göçtü.

SEMİHA BERKSOY

1934 yılında Bursa Cezaevi’ne şehir tiyatrolarından tanıdığı Semiha Berksoy onu ziyarete gelince birbirlerine yakınlaşırlar. Aklı Piraye’deydi ama bu ona engel değildi. Nazım Hikmet yıllar sonra yazdığı İki Sevda şiirinde aslında bu özelliğini dile getirmişti.

“Bir gönülde iki sevda olamaz
yalan
olabilir.”

16 ay tutuklu kaldıktan sonra özgür kalır Nazım. Piraye ile 31 Ocak 1935’te gözlerden uzak kimseye haber vermeden evlenirler. Bir gün Kadıköy vapurunda Semiha Berksoy’la karşılaşır. Aralarındaki aşk tekrar canlanır. Semiha Berksoy şöyle anlatır:

“Merdivenlerden çıkıyorduk. Birden “Ben evliyim seni alamam” dedi. Ben de onu seviyordum. “Olsun” dedim. Onu o şekilde kabul etmiştim. Meğer o tarihte evli değilmiş, Piraye’ye evlenme sözü vermiş.”

Semiha Berksoy anı defterine 22 Aralık 1936 tarihinde şöyle yazar:

“Bu sabah stüdyoya gittim. Sevgiyle bakarak elimi sıktı. İlgisi gittikçe arttı. Kani Kıpçak’ın dikkatini çekti. İnsan hayatta bir kişiyle mi, yoksa birçok kişiyle mi ilgilenmeli? diye sordu. Nazım da “Esasında bir sevgi olur, ama eğlencelerin de olması hiç fena değil, fakat sevgi birdir” diye yanıt verdi.”

Nazım Semiha Berksoy’a şiir değil ama belki de sevgilisi opera sanatçısı olduğu için Bu Bir Rüyadır adlı opereti yazdı. Başrolde Semiha oynadı.

Bu ilişkiden karısı Piraye’nin elbette haberi vardı. Memet Fuat, başka kadınların Nazım’a yakınlık göstermelerine katlanamayan Piraye’nin Semiha için daha sonraları “Delişmendir, ama iyi kızdır, sevgisi içtendir” dediğini söyler.

SUAT DERVİŞ

Nazım, Birinci Dünya Savaşı sonlarında, yazar Suat Derviş’i tanımıştır. İkisi de gençtir. Ama Suat Derviş o dönem kendisini beğenenlere yüz vermeyen, biraz şımarık bir kızdır, sevgili değillerdir. Hatta ona şu dizeleri (Gölgesi şiiri) o dönemde yazmıştır.

“Ağlasada gizliyor gözlerinin yaşını;
Bir kere eğemedim bu kadının başını.
Kaç kere sürükledi gururumu ölüme
Fırtınalar yaratan benim coşkun gönlüme.
Cevapları öyle heyecansız ki onun,
Kaç kere iman ettim, hiçliğine ruhunun.
Kaç kere hissettim ki, yine bu gece gibi
Güzelliğin önünde, dolup, çarpmalı kalbi
Ne mehtabın aksine yelken açan bir sandal
Ne de ayaklarında kırılan ince bir dal
Onun taştan kalbini sevdaya koşturmuyor.
Bir çiçeğin önünde bir dakika durmuyor…”

1935 yılının sonlarında gençlik arkadaşı Suat Derviş’le yine karşılaşır. Derviş bu kez ona yakınlık gösterir. Birlikte Çamlıca sırtlarına çıkarlar. Şubat ayında yağan karın erimesiyle oluşan çamurlara bata çıka dolaşır, sohbet eder, yakınlaşırlar.

Eve dönünce ayakkabı ve pantolonun çamurlu halinden, Piraye şüphelenir, durumu anlar. Bunun üzerine, Piraye, bir kova suyu üzerine döküp, Şubat akşamında balkona çıkar, zatüree olup öleyim der. Nazım güç bela onu içeriye alır.

CAHİT UÇUK

Nazım o yıllarda Akşam gazetesinde Orhan Selim takma adıyla yazılar yazıyordu. 22 Ocak 1955 yılında duygusal bir yazı yazar Nazım. Birkaç gün sonra gelen okur mektuplarından biri duygu doluydu, adeta onu etkilemek için yazılmıştı. Bu kişi daha sonra öykü yazarı olan Cahit Uçuk’tur. 24 yaşındadır. Oldukça güzel bir kadındır.

Hıfzı Topuz, “Nazım bir kadına durup dururken asılmaz, ama kendisiyle ilgilenen olursa, hoşuna giderse tutulabilirdi” der. Cahit Uçuk’la ilişkileri de tam da böyle oldu.

Cahit Uçuk “Aramızda ruhsal bir yakınlık ve minnet dolu bir beraberlik oldu” derken; Nazım, Piraye ile barışmak istediği dönemde, Memet Fuat’a yazdığı mektupta “Ben o hadiseye annenin beni sevmediği şüphesine kapılıp atılmışımdır. Annenin beni ihmal ettiği ya da bana öyle geldiği zamanlarda bu bahiste kötü şeyler yaptım” yazar.

Nazım aslında tüm bu yaşadıklarını dizelerinde dile getirmiştir.

“sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu kadarcık haset etmedim Şarlo’ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın”

MÜNEVVER ANDAÇ

Münevver, Nazım’ın dayısının kızı olup Türk asıllı bir baba ve Fransız asıllı bir anneden Sofya’da dünyaya gelmişti. Babaları öldüğünde k üçük yaşta annesiyle birlikte Paris’e taşınıp Fransızca eğitimi almıştı.

Annesi de ölünce İstanbul’a yerleşmiş ve Güzel Sanatlar Akademisinde Profesör Ressam Nurullah Berk’le evlenmişti. Özgür ruhlu bir kadındı.

Münevver çocukluk a rkadaşı olan Nazım’la, o hapiste iken önce m ektuplaşarak daha sonra da ziyaret yoluyla tekrar ilişki kurmuştur.

Bu durum Nazım’ın yıllar öncesine dayanan gençlik arzularını can landırırken Piraye’ye karşı da suçluluk duygularını oluşturmuştur.

Bu arada dostlarına “Piraye’yi sırtından bıçakladığını” söylerken Münevver’e de tensel beklentilerini sembolik imgelerle yansıtan şiirler yazıyordu;

….Günler gitgide kısa lıyor,
Yağmurlar başlamak üzere
Kapım ardına kadar açık bekledi seni.
Niye böyle geç kaldın ?
…………….

Fakat işte ballı meyveler dallarında olgun, diri duruyor. Koparılmadan düşeceklerdi toprağa, biraz daha gecikseydin eğer…. “

Bu şekilde başlayan hapishane aşkı Nazım’da ümitlerini canlandıran yeni bir esin kaynağı oluştururken Piraye için gerçek bir şok olacak, fakat bu onurlu kadı n acılarını kalbine gömüp Nazım’ı yeni aşkı kon usunda serbest bırakacaktır.

Münevver ise yeni aş kından kocasını da haberdar etmiştir ve Nurullah Berk Nazım’ı hapiste ziyaret edip gerçek niyetini öğrenmek isteyecektir.

Nazım Münevver’in evini terk etmesini ve bir an önce boşanma işlemlerine başlamasını istemekteydi.

Münevver’in biraz sabırlı olmasını istemesi ise hapiste eli kolu bağlı ve suçluluk duyguları yaşayan Nazım’da öfke ve kıskançlık krizlerine yol açıyordu.

Bunu dostlarına yazd ığı mektupta şöyle anlatır; “ … Bana, ­Seni sevdiğimden bir an bile şüphe etme, seni bekleyece ğim­ diyor. Bunları bana yazdığı gün kocasını n kolunda Beyoğlu’nda dolaşmaya gidip belk i de o gece, onun koynundan çıkıp, bana bunları yazıyor.

….. Ne yalan söyliyeyim, haysiyetime, kibrime dehşetli dokunmakla birlikte, ­Meheldi bana (buna layıktım)­ diyorum.

Görüldüğü gibi Nazım iki aşk arasında kalmıştır. Bir yanda kaybolan gençlik, yitirilen arzular ve hapiste ölüp kaybolma korkusu, diğer yanda um ut, tensel arzular, aşkı yeniden y aşama ve ihanetin yarattığı suçluluk duyguları !…

Kendince bu ka dar özveriye karşın Münevver’in ağırdan alması öfke ve kıskançlığını kamçılamaktadır.

Bu arada Münevver’e doğum günü hediyesi şiir göndermeyi de ihmal etmez;

Yapraklara dallara Yeşillere allara

Nice nice yıllara g ülüm Nice nice yıllara
Yaprak dala, al y eşile yaraşır
Gayrı bundan bö yle
Vermem seni ellere.. “

Nazım ve Münevver aşkı tam üç yıl

(1948­51) sürer ve Nazım’ın Romanya üzerinden Rusya’ya kaçışıyla fiilen son bulur.

Arkasında, bırakıp gittiği Münevver aşkı ve sevemediği öz oğlu MEHMET’in hasreti vardır.

Ancak Münevver’e olan hasreti Nazım’ın yeni yaşamında, yeni ilişkiler kurmasına engel olmayacaktır.

Bu ilişkileri ise bu kez karısı Münevver ve oğlu Mehmet’e karşı duyulan suçluluk duygularının baskısı altındadır.

Nazım – Münevver aşkı ve ailenin buluşamaması LUSSU adlı bir İtalyan barış gönüllüsü aracılığı ile birleşme umutlarına dönüşür.

Münevver ve iki çocu ğu, zorlu bir tekne yolculuğu sonucu Varşova’ya ulaşırlar.

O sıra Vera ile evli olan Nazım bu buluşmada Münevver’e karşı soğ uk ve acımasız davranır. Sadece dostları aracıyla onun ev tutmasına ve bir işe yerleşmesine yardımcı olur.

Nazım’ın oğlu Mehm et Nazım, babasının bu uzaklığını “Sadece o nbeş günlüğüne babalık sorumluluğu taşıdığı ” şeklinde özetlemektedir.

Nazım bu kez iki aşk arasında kalmamış, geç yaşlarda aşık olduğu son eşi VERA’ya olan bağlılığı, kocalık ve babalık sorumluluklarını a lmasını engellemiştir.

Münevver ise Varşova’da kalmayı seçip – Doğu dilleri öğretim görevlisi­ olmuş ve kıt kanaat geçinip çocuklarını büyütmüştür.

Nazım bu ilişkide hayali sevgiliye bağlı bir koca olarak kalırken gerçek yaşamda bu sorumluluğu alam amıştır.

Üstelik ayrı geçirdikleri yıllarda İstanbul’da Münevver’e dostça destek olan, geçinmeleri için tercümeler yapmasın a yardım eden KEMAL TAHİR’le yakınlığı nedeniyle de karısını suçlayıp kıskanacaktır.

Nazım tüm bu davranışlarıyla ayrılığa zemin hazırlama, kendi suçluluk duygularından kurtulma telaşı içindedir. Tabii bu durumda Vera’nın engelleyici etkisini d e unutmamak gerekir.

Ancak Nazım ölmeden önce 1959 yılında yapıp onaylattığı vasiyetin de bunu telafi etmeye çalışır. Tüm servetinin üçte ikisini Münevver ve oğlu Mehmet’e, üçte birini ise Komünist Partisine bağışlayacak ve bu yolla öldükten sonra da olsa sorumluluğunu kısmen gidermeye çalışacaktır.

Ama aslolan Nazım için ister kader, ister bir dürtü olsun “sevdiği şehir ve kadınlara ayrıldıktan sonra bir daha dön­e­mey en” bir ayrılık teması içinde olmasıdır.

Ü
Bir yandan genç bir şair olarak onunla yarışır ve eğitimin i tamamlarken diğer yönden ona olan öfke ve nefretini “Hocam olarak girdiğin bu evden, babam olarak ayrılmana izin vermeyeceğim” diye ifade etmektedir.

GALİNA GRİGO RYEVNA KOLESNİKOYA

1952 Yılında tanış tığı GALİNA adlı genç bir doktor, Nazım içi n yeni bir aşkın başlangıcı olacaktır.

Galina Nazım’ın doktoru, metresi, evdeki yoldaşı, sağlık danışmanı, yediğini­içtiğini tüm yaşamını den etleyen yardımcısı, yurt dışına birlikte gittiği eşi ve diğer yandan da Rusya adına onu kontrol eden devlet görevlisidir.

Nazım, Galina’ya aşk şiirleri yazmasa da en uzun ilişkisini onunla yaşamıştır.

VERA TULYAKOVA

Ancak Galina ile yaş ayan Münevver’i özleyen Nazım’ı yeni bir aşk beklemektedir. 1955 yılı sonlarında bir tesadüf eseri VERA’yla tanışır. Ancak o zaman bilmediği şey VERA’nın evli ve bir kızı olduğudur.

Bu yıldırım aşk Nazı m’ı tekrar canlandırmış, onun yaşama bağlılığını, coşkusunu geri getirmiştir.

Sonuçta Vera’ya kocasından boşanması, birlikte yaşamaları konusun da baskı yapmaya, onu kıskanmaya başlamıştır.

Vera bunu kabullenm eyip dokuz ay birbirini görmeden ve ayrı yaşadıklarında bu ilişki bitmemiş hatta daha da alevlenip yeni bir ivme kazanmıştır.

Vera üzerinde dayanılmaz bir baskı oluşturur Nazım’ın bu ilgisi. Nazım sık sık kıskançlık krizleri yaşamakta, telefonlar edip ona hediyeler göndermekte ve birlikte olma çareleri aramakta idi.
GALİNA bu duruma s es çıkaramıyordu. O sadece sağlığı ve düzenli ya şamı ile ilgiliyken kendinden otuz yaş daha küçük VERA’nın aşkı Nazım’ın başını döndürüyordu. Artık yeni aşk şiirlerinin ilham kaynağı bu ge nç sevgili olmuştu.

Bu ilişkide de şair’in gençlik günlerinde şahit olduğu YAHYA KEMAL – CELİLE ilişkisine benzer (evli ve genç kadın, yaşlı şair) motifini NAZIM HİKMET – VERA birlikteliğinde görmekteyiz. Nazım’da, Yahya Kemal’i ar atmayan kıskançlık krizlerine girmekte ve VERA’sını eşinden ve kızından bile kıskanmakta, sadece kendisiyle olmasını istemektedir. Bu arada ona şiirler de yazmaktadır.

Gözlerin (1956)

Gözlerin gözlerin gözlerin,
ister hapisaneme, ister hastaneme gel, gözlerin gözlerin gözlerin hep güneşte, şu mayıs ayı sonların da öyledir işte Antalya tarafından ekinler seher vakti.

Gözlerin gözlerin gözlerin,
kaç defa karşımda a ğladılar
çırılçıplak kaldı gözlerin

altı aylık çocuk gözleri gibi kocaman ve çırılçıplak,
fakat bir gün bile gü neşsiz kalmadılar.

1960 yılı başında nihayet beklenen olur. Nazım’ın GALİNA ile olan sekiz yıllık uzun beraberliği boşanmayla sonuçlanacak ve VERA’da uzun bunalımlı yıllar sonrası kocasında n ayrılmayı başaracaktır.

Bunu kutlamak için bir tatil beldesinde üç ay süren bir balayı yaşarlar. Nazım yine tutkulu aşk şiirleri yazmaya başlamıştır;

kıyasıya bahtiyarım dır
azıcık utanırım
ama azıcık
Yolculuğa hazır bir yelk en gibidir
aydınlık bir yelken gibi
sabahleyin odamız da karanlık,
Gülüm çıkar yataktan b ir kayısı gibi çıplak. “

Vera’nın uyanışı isimli şiirinde ise ona olan hayranlığını dizel erine yansıtır;

“ …..

Başı yastıktadır gülümün,

olabildiğine geniş kuştüyü yastıktadır başı.

Elleri iki ak lale gibi yorganın üstündedir. Saçlarında kuşlar ötüşmeye başlar. “

Vera kanlı canlı, baz en ulaşılmaz, Nazım ise kuşkulu, hırçın ve tutku doluydu, Vera’sına hayrandı;

genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta
alt ranzada

saçları saman sarısı, kirpikleri mavi kırmızı dolgun dudaklarıysa, şımarık
ve somurtkandı.
………..

ak boynu uzundu, yu varlaktı yıllardır böyle derin uykulara
dalmışlığı yoktu. “

Ancak Nazım yine de aradığı huzuru tam bulamamıştır. Üs telik Vera’yı aşırı kontrol etmesi ve dayanılmaz kıskançlıkları aralarında ciddi bir baskı oluşturur. Yine de 1960 yılı Kası m’ında tek tanık huzurunda evlenirler.

Bu evlilik te Nazı m’ın kaybettiği ve cenazesine katılamadığı annesi CELİLE’ye olan tutamadığı YAS’ın ve terk ettiği karısı MÜNEVVER ve oğlu MEHMET’e karşı duyulan suçluluk duygularının gölgesi altındadır.

Bu duygularını şiirine de yansıtır ve İstanbul’daki Münevver ile Moskova’daki Vera’nın dost olduklarını hayal eder;


gülüp ağlıyor sevdiğim kadınlar İki dilde.
Dostlar, nasıl bir araya geldiniz ?
Birbirinizi tanımazsınız.
Nerde bekliyorsunuz beni ?
Bayazıt’ta Çınarlı Ka hvede mi,
Gorki parkında m ı ?

“Kadınım” adlı şii rinde ise yaşamındaki bu çelişki ve kadınla rla olan ilişkisinden motifler sunar;

.. sevdiğim şehirle, sevdiğimkadınlardan boyuna uzaklaşıyorum

ve hasretlerini etimin içinde işleyen bir yara gibi taşıyorum

ve bir yerlere yaklaşıyorum, bir yerlere yaklaşıyorum. “

Bu dönemde Nazım’ın psikolojisinde aşk kadar ölüm korkusu da kendini belli etmektedir. Birkaç yıl içinde bir ömre sığacak kadar sık seyahatler yapar, konferanslara katılır, şiirler yazar ve ödüller kazanır.

Ancak bu evlili k coşku ve tutku kadar, hayal kırıklıkları ve güncel sorunların da etkisi altındadır.

Nazım’ın sağlık soru nları, yeniden sigaraya başlaması, Vera’nın kızını görmek için sık sık ziyaretler yapması v e Türkçe bilmeyişi, sosyal ve duygusal yaşamında sorunlar yaşanmasına yol açmaktadır. Bunu bir şiirinde şöyle ifade eder;

“ …..

Yoruldun ağırlığımı taşımaktan

………….

ayak izlerimin ağırlı ğını duyacaksın içinde uzaklaşan ayak izlerimin ve hepsinden dayan ılmazı

bu ağırlık olacak. “

Nazım son zamanlarında Vera’yla olan ilişkisindeki zorluklardan çökmüş durumdaydı. Bu durum dostlarında karısını bırakmak üzere olduğu izlenimi yaratıyordu.

Bu gerginlik kısmen de olsa Paris’te ziyaret ettikleri Abidin ve Gü zin Dino, Avni Arbaş ve Yaşar Kemal’le yapılan toplantılar ve pahalı alışverişlerle bir ölçüde de olsa gi derildi.

1963’ün yeni yılı ile birlikte Moskova’ya döndüklerinde ilişkile r kısmen düzelse de Nazım’ın uykusuzlukları, kabusları, hırçınlıkları ve uykuda çığlıkları devam ediyor ve bu nedenle ayrı odalarda yatıyorlardı.

Bu sıralarda şiirlerin de de ÖLÜM teması başlamıştır;

Bizim avludan m ı kalkacak cenazem ? Nasıl indireceksiniz beni üçüncü kattan ? Asansöre sığmaz tabut, Merdivenlerse daracık. “

Akşam Vera’yla Nazım parkta yürüyüşe çıkıp bankta otur urlar.

Gece eve dönüp erken yatarlar.

Nazım sabah uyandığında posta kutusuna bakmak için kapı ya gider.

Bir süre geçince Nazım’ın gecikmesinden endişe duyan Vera, onu kapının önünde, kendinden geçmiş, yatar vaziyette bulur.

Kremlin hastanesinden gelen ilk yardım ekibi ulaştığında ise Nazım artık çoktan ruhunu teslim et miştir.

Vera ceketinin cebin de pasaportunun arkasına yazılmış sekiz dizelik bir şiir ve yanında kendi fotoğrafını bulur.

“ Gelsene dedi bana Kalsana dedi bana Gülsene dedi bana Ölsene dedi bana Geldim, Kaldım, Güldüm, Öldüm … “

-ESERLER-

ŞİİRLER

Dağların Havası (Osmanlıca baskı, 1925)

835 Satır (1929)

Jokond ile Sİ-YA-U (1929)

Varan 3 (1930)

1 + 1 = 1 (1930)

Sesini Kaybeden Şehir (1931)

Benerci Kendini Niçin Öldürdü? (1932)

Gece Gelen Telgraf (1932)

Portreler (1935)

Taranta Babu’ya Mektuplar (1935)

Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı (1936)

Şeyh Bedreddin Destanına Zeyl (1936)

Kuvayi Milliye (1968)

Saat 21-22 Şiirleri (1965)

Dört Hapishaneden (1966)

Rubailer (1966)

Yatar Bursa Kalesinde (1929-1951)

Memleketimden İnsan Manzaraları (1966-1967)

Yeni Şiirler (1951-1959)

Son Şiirleri (1959-1963)

OYUNLARI

Kafatası (1932)

Bir Ölü Evi (1932)

Unutulan Adam (1935)

Fatma, Ali ve Diğerleri (1952)

İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu? (1954)

Ferhad ile Şirin (1965)

Sabahat (1965)

İnek (1965)

Yolcu (1965)

Enayi (1965)

İstasyon (1965)

Ocak Başında (1966)

Bu Bir Rüyadır (1966)

İnsanlık Ölmedi Ya (1967)

Allah Rahatlık Versin (1967)

Evler Yıkılınca (1967)

Yusuf ile Menofis (1967)

Demokles’in Kılıcı (1974)

Tartüf-59 (1990)

Kadınların İsyanı (1990)

Yalancı Tanık (1990)

Kör Padişah (1990)

Her Şeye Rağmen (1990)

ROMANLARI

Kan Konuşmaz (1965)

Yeşil Elmalar (yedi yazardan derleme) (1965)

Yaşamak Hakkı (1966)

Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim (1967)

Öteki Defterler

Orası

Zeytin ve Üzüm Adası

ÖYKÜLERİ

Orman Cücelerinin Sergüzeşti (1932)

Sevdalı Bulut (1968)

Yönetmenliğini yaptığı filmler Düzenle
Cici Berber (1933)
Düğün Gecesi (1933)
Bursa Senfonisi (1934)
Güneşe Doğru (1937)

Senaryoları Düzenle
Karım Beni Aldatırsa (1933)
Naşit Dolandırıcı (1933)
Cici Berber (1933)
Söz Bir, Allah Bir (1933)
Düğün Gecesi (1933)
Milyon Avcıları (1934)
Leblebici Horhor Ağa (1934)
Aysel: Bataklı Damın Kızı (1934)
Güneşe Doğru (1937)
Tosun Paşa (1939)
Şehvet Kurbanı (1940)
Kahveci Güzel (1941)
Kıskanç (1942)
Kızılırmak Karakoyun (1946)
Üçüncü Selim’in Gözdesi (1950)
Balıkçı Güzeli (1953)
Podivín (1956)
Dvoe iz odnogo kvartala (1957)
Legenda o lásce (1957)
Von allen vergessen (1959)
Vlyublyonnoe oblako (1959)
Yashamaq gözäldir, qardashim! (1966)
Lyubov moya, pechal moya (1978)
Qariba adam (1979)
Goluboy myach (1984)
Yolcu (1993)

Fıkraları

İt Ürür Kervan Yürür (Orhan Selim adıyla gazetelerde yazdığı yazılar) (1965)
Temel ile Fadime Fıkraları (1967)

İnceleme YazılarıDüzenle

Alman Faşizmi ve Irkçılığı (1936)

Sovyet Demokrasisi (1936)

Milli Gurur (1936)

Faşizm Sınıflar ve Emperyalizm (1975)

Sanat, Edebiyat, Kültür, Dil (1991)

Sanat ve Edebiyat Üstüne (1998)

Mektupları


Cezaevinden Memet Fuat’a Mektuplar (1967)
Kemal Tahir’e Mapushaneden Mektuplar (1968)
Bursa Cezaevinden Vâ’Nû’lara Mektuplar (1970)
Piraye’ye Mektuplar 1 (1998)
Piraye’ye Mektuplar 2 (1998)
Çankırı’dan Piraye’ye Mektuplar (2010)

Çevirileri

La Fontaine’den Masallar (1949)
Çeviri Hikâyeler (1987)
Seçkiler ve Derlemeler Düzenle
Şu 1941 Yılında (1965)
Nâzım ile Piraye (1975)
Aydınlıkçı Yazar Aydınlıkçı Şair (1976)
Masallar (1991)
Hikâyeler (1991)
Konuşmalar (1991)
Nâzım Hikmet Şarkıları (2001)
Bizim Radyoda Nâzım Hikmet (2002)
Henüz Vakit Varken Gülüm (seçme şiirler, 2008)

Kaynaklar:
1-www.nazimhikmet.org.tr
2-Nazım Hikmet’in Kadınları / Prof. Dr. Sunar BİRSÖZ
3-Nâzım Hikmet’in
güncelliği üzerine / Mehmet Akkaya
4-www.wikipedia.org
5- listelist.com
6- www.leblebitozu.com

Nazım Hikmet’in Dört Bir Yanı

Nazım Hikmet’in Dört Bir Yanı” için bir görüş

  1. Geri bildirim: ∵ Biyografi -

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön