Neyzen Tevfik ve Hikayeleri (1879-1953)

BİYOGRAFİSİ : Bodrumda doğdu. Babası Hafız Haşan Fehmi, bir öğretm endi. Yaramaz olduğu için tam bir tahsili yoktur. Neyini, Çingeneler ve M evlevi’ler arasına katılarak ilerletti. Bir aralık Fatih M edreselerine devam etti. Sonra Mısır’a kaçtı. Kendini içkiye vermişti. Döndükten sonra, ölünceye kadar ney ve içki ile yasardı.

Ona «Neyzen» den ziyade «Nüktedan Tevfik» ismi ya-, raşırdı. Ney ve nısfiyeyi, mest olduğu demlerde; gelişi güzel, fakat bir bahçeden rastgele toplanan çiçekler gibi, hoş çalar ve ayık olduğu zamanlarda ise; değil bir fasıla refakat etmek, hattâ bir şarkı, bir taksim bile terennüm etmezdi.

Yanında taşıyıp, «Kallâvi» ismini verdiği — rakı dolu— matrasını gövdeye boşalttığı akşamlar ve içi keyif — esrar— dolu bir «çifte kâğıt» sigarayı çekip hayâle daldığı günlerde onu dinledim. Meclisinde bulunduğum bu saatlerde anlamıştım ki, o; saz değil, söz ehlidir.

Yirmisekiz yıl önce onu bana Selâmi İzzet Sedes tanıtmıştı. O yıllarda her ikimiz; muharrir ve gazetecilerin ezelî mahallesi olan «Babıâli» de bulunurken: «Neyzen Tevfik’e gidiyorum… görmek ister misin?..» deyince, bu garip adamı tetkik arzusiyle Nuruosmaniye’deki odasına gitmiştim. Bir sedir üstünde bağdaş kurup sık sık dolu matrayı ağzına diken; simsiyah kıvırcık saçları, traşlı esmer yüzü ve kapkara gözleriyle — bir sakalı eksik— Habeş İmparatoru Haile Selâsiye’ye benziyen bu adamı önce nâhoş bulmuştum. Fakat; sohbet ilerleyip, bahisten bahise geçtikçe; onun, sonsuz ışıklariyle pırıl pırıl bir şehri andıran tertemiz bir ruh yaşadığım sezip takdir etmiştim,

İşte fasılalarla, fakat uzun ömürlü dostiuluğumuzun ilk kademesini teşkil eden bu sohbette; Neyzen Tevfik merhumun sazından çok, sözüne hayran kaldım. Diyebiliriz ki: musikişinas, şair ve hicivci tanınan Neyzen, hepsinden önce, nadir bil nüktecidir.

Bugün ondan bahseden birçok kitaplarda hayat ve hicivleri yazılı bulunduğundan, bu fasıldan vazgeçip; ancak dilden dile dolaşan fıkralarını yazmakla iktifa edeceğiz; ki bunların içinde, onun güneş zekâsından kopmuş, nükte ışıklan — tatlı bir tebessümle — ruhumuzu aydınlatır:

Neyzen Tevfik bel ağrılarından yakınmaktadır. Tanıdık doktorlardan biri: “En iyisi şişe çekmek” der, “ağrılardan kurtarır seni”.
Ertesi gün bir dostu,Neyzen’i kaldırıma uzanmış, elinde rakı şişesini tepesine dikmiş şekilde görünce:
-Üstad, rakıyı bırakacağını söyleyip duruyordun, bakıyorum azaltacağına ölçüyü büsbütün kaçırmışsın.
Neyzen, dostunu yattığı yerden şöyle bir süzer:
-Bu sefer doktor tavsiyesiyle içiyorum. Bel ağrılarından şikayet ediyordum; doktor “şişe çek” dedi.

Bir gün; merak edip «Yeşilay» cıların toplantısına gitmiş. Fahrettin Kerim, içkinin zararlar» hakkında bir konferans verirken:

— Efendiler!., demiş; her kadeh rakı, hayatınızı bir saat kısaltır. Bu,
fennen sabittir!..
Bunu duyan Neyzen Tevfik :
— Eyvah; yandık!..
Diye bağırınca, konferansçı doktorumuz sormuş:
—Hayırola?.. Ne oldunuz?..
Neyzen, boynunu bükmüş:
—Daha ne olayım?.. Dediğinize göre hesap ettim: Meğerse ben öleli, tam kırk sene olmuş!..

Atatürk Neyzen’in ününü duymuş olacak ki, çağırtmış köşküne sohbet etmişler, uzun uzun aşkla üflemiş Neyzen.. ardından sormuş Atatürk..

– Senin çok fazla içki içtiğini söylüyorlar, benim kadar içer misin ?
Neyzen düşünüyor, içkinin hududu olmaz.
– Ne kadar içersiniz ?
– İki tane kiloluk rakı içerim.
Ata kelimelere basa basa şu sözleri söylemiştir, Neyzen’in gözünü korkutmak istemiştir.
– Nasıl içersiniz ?
– Canım ne isterse; susuz, mezesiz.
Neyzen:
– Ben de iki kiloluk içerim ama öyle içmem.

Neyzen’in arzusu ile ortaya kocaman bir emaye kase geliyor, iki kiloluk rakıyı Neyzen kaseye boşaltıyor. başını sokup lıkır lıkır içecek zannediyorlar. fakat Neyzen’in isteği daha bitmemiştir, bir somun ekmek ve irice bir kaşık geliyor. Neyzen ekmeği lokma lokma koparıp kasedeki rakının içine bastırıyor. Lokmalar rakıyı iyice çektikten sonra çalakaşık yanaşıyor.
Yine anlatılanlara göre, Ata:
Pes, pes, diye bağırarak ayağa fırlamış ve elleriyle yüzünü kapamış, ayrılırken de saygılarını sunmuştur.

Dini bütün geçinen bir dostu sorar:
-Beni tanırsın…Cennetin anahtarı sende olsa beni oraya almaz mıydın?
Neyzen, karşısındakini baştan ayağa söyle bir süzdükten sonra gülümser:
-Bende cennetin değil de cehennemin anahtarı olsaydı, senin için daha hayırlı olurdu. Belki seni oradan çıkarırdım!

Gene bir gün; o tarihte İstanbul Valisi Muhittin üstün dağin emriyle kendisine tahsis edilen belediye yardım aylığı dolayısiyle; formalite düşkünü yaşlı bir muhasebeciden konuşuluyormuş, her işte fevkalâde titiz olan bu zat için :

Bu adam pek fazla kırtasiye düşkünüdür… demiş; hattâ Azraile bile, makbuz almadan, canım teslim etmez!.. Tabiî Azrail de, bizim harfleri bilmeyip, imza atamadığından bir türlü ölemiyor vesselâm!..

Bir gün lokantada yemek yerken; tabaktan uzun bir saç çıkmış. Bunu **ikinci ve üçüncüsü takip edince; garsonu çağırıp, tavsiyede bulunmuş :

— Bu saçları ayrı bir tabakta getir de, herkes istediği miktarda alsın bari!..

1950’lerin başında bir gece Beyoğlu meyhanelerinden birine, elinde bir ney muhafazası taşıyan, 25-30 yaşlarında,iyi giyimli bir genç girer. Şöyle bir etrafı kolaçan ettikten sonra, boş bulduğu bir masaya ilişip,havalı bir el hareketi ile garsonu çağırır;

-Şişşşt,bakar mısın buraya?
Garson seyirtir hemen masaya doğru;
-Buyrun beyim?
-Bir Fahrettin Kerim bana. biraz buz, az da badem.
Fahrettin Kerim, o zamanların İstanbul valisinin adı ile anılan minik rakı şişesi.
-Başüstüne beyim.
Sipariş gelmeden daha, mekanın sahibi gelir masaya;
-Delikanlı, bakar mısınız?
Delikanlı afili bir bakış atar;
-Buyurun?
-O masadan kalkmanızı rica edecektim, şu arkadaki masaya alsak sizi?
-Ne münasebet efendim, boştu masa ben geldiğimde.
-Üstadın masasıdır bu, buraya gelen herkes bilir, kimse oturmaz!
-Ne üstadı imiş bu?
Patronun gözü masadaki neye ilişir ve gözüyle işaret eder;
-Üstad Neyzen Tevfik, tanıyor olmalısınız.
-Ben benden başka üstad tanımam, benim üstad diyeceğim adam bu aleti benden iyi üflemeli…
Patron sinirlenmeye başlar, iki de fedai hareketlenir masaya doğru.

Tam o sırada, az önce meyhaneye girip tartışanların haberi olmadan duruma şahit olan Neyzen Tevfik el eder patrona “bırak kalsın” anlamında. ne de olsa son demleridir artık hayatının, durulmuştur artık gençlik ateşi. yavaşça ilişir arkadaki boş masaya, bir Fahrettin Kerim de o söyler, az da badem.
Delikanlı ikinci şişeyi de bitirdikten sonra, neyi çıkartır muhafazasından, dudaklarına götürür.
Patron artık dayanamaz acele seyirtir masaya;
-Delikanlı ayıp yahu, üstadın yanında.. Her şeyin bir edebi, usulü var yahu!
Arka masadan kısık bir ses duyulur;
;-Şşşşt bırak efendi, tamamdır.

Patron üstada hürmetten, geri geri çekilir karanlığa doğru, delikanlı başlar bir taksim üflemeye. herkes bırakır çatalı,bıçağı, kadehi; kulak kesilir. Ustadır delikanlı hakikaten. Ustadır da,çok tizden girmiştir, hem caka satma merakı, hem de içkinin tesiri ile. tıkanır kalır..
Tam fısıltılar başlamışken, ilahî bir ney sesi duyulur üstadın masasından,delikanlının çıkamadığı perdeden almış,devam etmektedir. şaşırır delikanlı, hem zordur o perdeye çıkmak, hem de alıcı gözle baktığı halde, ney görememiştir üstadın elinde o ana kadar.
Arkasına döner… Bakar… Gördüğü yeter ona..
Alelacele,kıpkırmızı bir suratla.. Çeker gider.
Üstadın elinde ney değil, boş bir Fahrettin Kerim şişesi vardır, ona üflemektedir ney yerine.

NEYZEN Tevfik’in — gamlı hayatının neticesi — fazla içki yüzünden ‘uzun zamanlar sinir hastanesinde yatıp tedavi olduğu herkesçe bilin, mektedir. Bu tedaviler sırasında doktor Mazhar Osman biraz çıkışmış:

Gene hastalandın, Tevfik!.. Hani geçende, bir daha içki kullanmıyacağına and içmiştin?..
Neyzen, işi tatlıya bağlamış;
— Canım, doktor!.. Ben fakir adamım… Bugün rakı bulur, rakı içerim… Yarın and bulur, and içerim!..

Midesini tedavi edeyim derken berbad eden bir doktor için :

Bir hazakatzedeyim; midemi tıp tepti beniml..

Mısraını yaratan merhum; gene hasta olduğu sırada aynı doktora rastlayınca, hekim sormuş:

— İyi olmadın mı?.. Gel, bir reçete yazayım!..
Neyzenin ağzında bakla durur mu:
— Beni azad et, hazret!., demiş; kendi kendime de ölürüm!..

Böyle nükteci bir alkoliği tedavi etmekten pek zevk duyan merhum Mazhar Osman, gene bir gün elinde kiloluk rakı şişesiyle Köprünün Kadıköy vapur iskelesinde Neyzen’i yakalamaz mı?..

— Nereye gidiyorsun, Tevfik?..
— Çalh İbrahim’e!..
— Elindeki ne?..
— Kiloluk bir rakı!..
— Bu sefer kilo ile içmeğe utanmıyor musun?..
— Hepsi benim değil… Yarı parasın! Çallı vermişti!..
— Dök kendi hisseni öyleyse!..
Neyzen; bir an düşündükten sonra, cevap vermiş:
— İmkânı yok… Çünkü benim payım şişenin alt tarafına isabet ediyor!…

İçkiye ait nüktelerinden başka, dillerde gezen diğer lâtif eleri de meşhur olan merhum; kalabalık bir tramvay durağında, arkasından iterek arabaya binmeğe çalışan bir adamdan pek rahatıkz olmuş; herif neredeyse omuzuna çıkacak… Bu hali gören bir ahbabı, adamı işaret ederek, fısıldamış :

— Ne hal, yahu?.. Peşinden ayrılmıyor?..
— Bugün hastayım da., ondan!..
— Ne gibi?..
Neyzen, gülümsemiş:
— Görmüyor musun; sülük tutundum!…


Bir meyhanede aşırı derecede rakı içip, ne yapüığını bilmez bir hale gelen terbiyesiz bir sarhoş; hiç tanımadığı Neyzen’e bir tokat vurunca; Tevfik merhum sesini çıkarmadan yürüyüp gitmiş. Yolda arkadaşı :

— Niçin o adama karşılık vermedin?..
Diye sorunca, şöyle demiş:
— Sana bir hayvan çifte atsaydı, ne yapardın?..

Neyzen, sadece ney üflemez çok güzel bağlama da çalardı. Ama teklifle sazı eline alan bir adam değildi. Atatürk’e bile çalmamış. İnsanın demi gelmezse sazın da demi iyi olmaz derdi. Bir akşam Beşiktaş’ta meyhaneye gittik. Uzak masalardan birinde bir başçavuş, iki polis oturmuş. O kadar gürültülü konuşuyorlardı ki sesi bizim masada bile çınlıyordu. Kalktı yerinden Neyzen baba, gitti o masaya oturdu. adamlar ona da rakı koydular. Garsonu çağırıp rakısına su ekletti. Bir süre sonra o masadaki sesler alçaldı. Yanımıza geldi. ‘Siz de rakıyı sulu için. Ben rakının sulusunu severim, insanın değil’ dedi.

NEYZEN Tevfik’in — artık o da vefat etmiş bulunan — «Tahsin Bey» isminde sert, aksi, kavgaca bir komşusu vardı. Zavallı karısının bu geçimsiz adamdan çekmediği kalmamıştı. Bir gün konuşurlarken Tahsin Bey :

— Bizim refikayı dişçiye götüreceğim!., demiş; dün gülerken gördüm
iki dişi çürümüş!..
Neyzen, inanmamış:
— Yalan söylüyorsun?..
— Niçin yalan söyliyecekmişim?..
Uzun zamandanberi bu şirret adama bir ders vermeği tasarlıyan merhum, fırsatı nimet bilip, taşı gediğine koymaz mı:
—’ Seninle yaşıyan insanın yüzü güler mi hiç!..

1947 baharında; Neyzen Tevfik de bulunduğu halde, birkaç arkadaşı Heybeliada’ya gidip deniz kıyısında yemek yemiştik. Bir aralnc söz, siyasete intikal etti, ismet Paşa’nm millete gösterdiği şiddetin bir gün ba. şma belâ getireceğini anlatan Tevfik; yeni bir ümit yıldızı olan Adnan Menderes’i methetti. Menderes’e olan sevgisini açıkça anlattığı halde aramızdan bir arkadaş gene sordu:

— Şimdi, meselâ ikisi de denize düşmüş olsa; hangisini kurtarırsın.
Neyzen bir müddet düşündükten sonra; ifadede «ipham» ile «sarahat»i
mezceden, şu güze! cevabı verdi:
— İsmet Heybeliada’ya gelip gidiyor… O; yüzme öğrenmiştir…

Neyzen Tevfik’e doktor içkiyi men etmişti. Fakat Peyami Safa bir gün üstadı ziyarete gittiğinde odanın bir köşesinde bir fıçı şarap gördü.
-Bu ne bre üstad? Diye sordu. Hani sen artık içmeyecektin?
-Ne yaparsın, oğul, içmezsem kuvvetten düşüyorum.
-Peki, içkinin faydası oluyor mu?
-Ne diyorsun olmaz olur mu? Mesela bu fıçı buraya ilk geldiği zaman yerinden kımıldatamıyordum, şimdi iki elimle kaldırabilirim..

Başka memleketlerde böyle sanatkâra, onu ölünceye kadar mes’ut yaşatacak maaşlar bağlandığı halde; Neyzen Tevfik öte dünyaya aç susuz göçmüştür. Bir kadirşinas zat; onu perişan bir halde yolda görünce cebinden çıkardığı bir yüz liralığı uzatıp:

— Tevfik bey!.. Bu; demin mendil Çıkarırken, sizin cebinizden düştü’
demiş; alınız paranızı!.. “
Zavallı san’atkâr; gözlerinde iki hüsran damlasiyle bu zata bakmış :
— O; sizin yere düşen altın kalbinizdir!..

Neyzen Tevfik’in Hayatı ve Eserleri

24 Mart 1879 yılında İzmir’in Bodrum ilçesinde dünyaya gelen Tevfik Kolaylı, Rüştiye mektebi öğretmenlerinden Haşan Fehmi efendinin oğludur. Haşan Fehmi efendi, musikiden anlayan nükteci, sanatsever ve kültürlü bir hoca idi. Başında sarıkla saz dinlemeye gittiği için hücumlara uğrar, fakat aldırmazdı. Kuvvetli bir hâfızaya sahip olan Haşan Fehmi Efendi, bir gecede Kur’anı iki defa hatmetmiş ve Şeyhülislâm Hâfız Necib efendiden icâzet almıştır.

Neyzen’in annesi, babasından önce ölmüştü. 7-8 yaşında iken bir gün babası, küçük Tevfik’i elinden tutarak gezdirirken, yorulup Bodrum’un Tepecik kahvesine gitmişler ve arkalıksız bir iskemleye oturup dinlenmişlerdir. 0 sırada kahveye yakın yerdeki ağaçlar altından yükselen bir ney sesi, küçük Tevfik’in ruhunun derinlik lerine işler.

Babası,

“Bunlar dervişlerdir oğlum, ney çalıyorlar.. ”

demiş: ondan sonra Tevfik, Ney’e delice me rak sarmıştır. Birkaç yıl sonra babası, Urla’ya tâyin edilince, Tevfik de bir gün Urla sokaklarında dolaşmağa çıkmış. Çarşıda bir berber dükkânı önünde duyduğu ney nağ meleri, basbayağı onu yeniden büyülemiştir. Tevfik, ceketinin önünü ilikleyerek, fesini düzelte rek terbiyeli bir tavırla dükkândan içeri girer ve berber Kâzım efendinin elini öperek, kendisine Ney dersi ver meşini rica eder.

İyi kalpli okumuş bir insan olan Kâzım efendi 15-16 yaşlarındaki bu meraklı çocuğun isteğini kırmaz ona ney dersi vermeğe başlar. Fakat Tevfik’in bu kuru kamış parçasından çıkan seslere karşı duyduğu derin zevk, onda ruhsal bir hastalık yaratır. Genç neyzen, bayılmalar, sar’a nöbetleri sıkıntılar geçirmeğe başlar. Fakat o, bütün bu rahatsızlıklara rağmen ney’e olan derin sevgisinden kendini kurtaramaz. Bu sırada şiire de merak saran Tevfik, o çocukluk günlerini şöyle anlatır:

“Yedi yaşında ya var, ya yoktum. Köyümüze saz şairleri gelmişti. Bir gece bunları dinledim. Esasen (Kan Kalesi)ni, (Kahraman Kat il) i, (Arzu ile Kanberji, (Tahir ile ZUhre)yi, (Leylâ ile Mecnun)u dinlemiş, bunlardaki beyitleri ezberlemiştim. İşte şiir söylemek zaman böyle derlerdi hevesi, saz şairlerini dinlemek ve bu kitaplardaki beyitleri ezberlemekle başladı ”

Tevfik’in sağlık durumunun sarsılması ve ney’e merakı, öğrenimine engel olur düşüncesiyle ailesini üzüntüye düşürmüş, ney dersi almasına son verilmiştir. Buna canı sıkılan Tevfik’te, yine ikide bir düşüp bayılmalar görülmeğe başlamıştır. Hastalığı yüzünden öğrenimini sürdüremeyen Tevfik’i annesi İstanbul’a götürüp hacılara, hocalara okutmuş, Eyüp’te teşbihten geçirtmiş ve nefes ettirmiştir. Bunlardan bir fayda görülemeyince, Tevfik o devir İs tanbul’unun meşhur hekimi Pepo’ya da götürülmüş ve musevi doktor şu öğütte bulunmuştur.

“Bu çocuk ney’e meraklı ise bırakınız, onunla meşgul olsun, üstüne düşmeyin!” Bundan sona ney’ini istediği kadar çalmakta hür kalan Tevfik, İstanbul’dan Urla’ya döndüğü gün,sevinç le şu mısraı yazmıştı. “

Kavuştu âşık-ı şeydâ o yâr-ı cânâna yine!” Urla’da ney’ini elinden bırakmayan Tevfik, bir ta raftan bağlama, cura, tambura çalmayı öğrenmiştir. Yıllar geçtikçe hem ney çalmağa hem de dağlarda avlanmağa başlayan Tevfik’i babası sonraları İzmir’e götürerek Mevlevi şeyhi Nureddin efendiye teslim etmiştir. Neyzen, Urla’da iken öğrendiği ney’i İzmir Mevle vi Dergâhı’na ve çalgıcı kıptiierin meclislerine devam ederek ilerletmiştir. Tevfik, o gençlik günlerini şu beyitle özetliyor.

“Nota ile meşke devam etti, şöyle birkaç mâh, Semaa, mıtrıba girdi, “ney” elde, başta külah.”

Neyzen Tevfik’in ilk şiiri 30 Nisan 1314 (1898) günlü ve 18 sayılı MUKTEBES dergisinde çıkan ve ” Urla mekteb-i rüştiyesi muallim-i evveli Haşan efendinin mahdumu Tevfik ” imzasını taşıyan şu gâzeldir:

“Dilşikârim! Sen esir ettin dil-i nâşâdım!
Şivekârım! Levha-i hüsnün gönül sayyâdı mı?
Düştüğün gündenberi gafletle hüsnün damına,
Eyledin eflâke i’lâ âhımı, feryâdımı!..
Hançer i hicrine cânâ sinemi çâk eyledin,
Aşık incitmek acep cânânlarm mütâdı mı?.
Gözlerin mir’ât-ı İskender gibi yaktı beni
Tiği çevrin etti virân hane-i âbâdımı..
Hak seni Tevfik ‘e mazhar eylesin ey bivefâ!
Eyledi aşkın perişan fikr-i istidâdımı!.. “

Mevlevi dergâhında sanat ve ilimle ciddi olarak yetişmeğe başlayan Neyzen Tevfik, 20 yaşma geldiğinde artık adını hem usta bir neyzen, hem de şair olarak duyurmağa başlamıştı. 1902 yılında Sütlüce Bektaşi Tekkesi şeyhi Mümin Baha’dan nasib alarak bir Bektâşi dervişi olan Neyzen Tevfik, başıboş bir ömür sürmüş, ünlü kişileri korkusuzca yermekten çekinmemiştir.

1889-1903 yıllarında İstanbul’da çukurçeşmede ahşap Ali bey hanında Neyzen, kardeşi Şefik Kolaylı ile beraber oturdukları sırada, Mehmet Akif, Sarıgüzelden buraya yürüyerek gelir, Neyzene Arapça Farsça ders verir, yahut ondan ney üflemesini öğrenmeğe çalışırdı. İki yıldan fazla Neyzen’den ney meşkeden Mehmet Akif’in, parmakları uzun ve kalın olduğu için icabeden yerlerde sür’atle ney deliklerini açıp kapayamadığından ney çalmaktan vazgeçmiş ve bu mecburiyet karşısında üzüntüsünü şu beyitle beürtmişti:

“Heyhat! Söndü şevkim, şevkimle ben de söndüm; Hanlarda sürüne sürüne Aşık Garib ‘e döndüm!.. “

M. Akif’i tam mânasıyle hocası olarak kabul edeı Neyzen de bir şiirinde şöyle der:

“Adam etmek — çün beni pek çok yorulmuştur bı zât. Kalmışım ruhumla minnettarı mâdâm-ül hayat. “

Dünyada yaşama için gerekli şeylere, paraya, pula kılığa, kıyafete hiç değer vermeyen Neyzen Tevfik, kö tü politikadan, yobazlıktan, ikiyüzlülükten, yalan göste rişlerden daima nefret etmiştir:

“Düşeli, derd i firâkın ile sevdâya, mey’e, Müptelâyım, deliyim, sinmişim esrâr-ı ney’e.. Feleğin kahpe başında paralansın parası, Ben güzel sevmeğe geldim, değil ekmek yemeğe !.”

Şahsi idarelerle daima savaşarak sarayın verdiğ madalyaları denize atmıştır. Rahmetli Behçet Kema Çağlar’m dediği gibi: “

“Câize koparamadığı vezire, padişahın gözünden düşeceği zamanı gözetleyip küfür savuran eski hiciv ye rine; bir Namık Kemal merdliği ile, iktidarda olana dahi yeni fakat hâlâ Şarklı hiciv, NEYZEN’in eseridir… “

Vatanseverliği, dürüstlüğü ile sevilen Neyzen Tevfik şiirlerinde ışahsi. Kırgınlıkların ve öfkelerin yerine sosyal ihayâfimizını aksaklıklarını ağır bir dille ve biı sanatçıya yakışır yolda yerer; hiciv türündeki başarıs yanında, tasavvuf konularını da ustaca bir anlatımla işlemesini bilirdi.

-Neyzen, çalarken mi neşelenirsin, yoksa neşeli olduğun zaman mı çalarsın?
(Maliye bakanı hakkında yolsuzluk dedikodularının dolaştığı bir dönemdir.)
-Maliye vekili değilim ki, çalarken zevk alayım.’

“Ben hayatım boyunca hürriyeti aradım. Bulur gibi olduğum zamanda ya gasbettiler veya çalıverdiler. Ben bağrı açık ve bağrı yanık insanların hizmetçisiyim. “

diyen Neyzen Tevfik, ayakkabı boyacısından ordinaryüs profesörüne kadar, hayatın her tabakasından dostları ve hayranları olan, çağının en güçlü ve ünlü kişisiydi. 1952 yılında Şehir Komedi Tiyatrosunda kendisine güzel bir jübile yapılmış ve törende büyük bir halk topluluğu bulunmuştu.

Halk adamlığı niteliği, ney çalışındaki ve yergi, türündeki ustalığı ile NEYZEN, “Türklerirı Diyojen”i sayılırdı. Ölümünden birkaç gün öncç yanına giden rahmetli Cemalettin Server Revnakoğlu’na Neyzen Tevfik, ağlaya ağlaya:

“Şâhif ol, ben müminim. Hazreti Muhammed dünyaya gelse evvelâ benimle görüşür, yobazları semtine bile uğratmazdı, diyerek şu kıt’asını okumuştur: Felsefemde yok öleni ben çünkü sırrı vahidim Cem’i kesrette yekünen sıfr-ı mutlak olmuşum. Yokluğumla aşikârım, ehl-i beyte aidim. Secdemin şeklindeki ismi MUHAMMED şâhidim!”

Neyzen Tevfik’in Eserleri

76 yıllık hayatı, ıstıiraplı ve hareketli geçmiş, ondan bize 1919 yılında yayınlanan “H İÇ ” ve 1924 yılında çıkan “Azâb-ı Mukaddes” adlı iki eseriyle plağa alınmış ney havalan, daima dillerde tekrarlanan şiirleri ve onu seven gönüllerde dinpıeyen acısı hatıra olarak Çalmıştır. Kendisi ney’i ile yüze yakın Plâk doldurduğunu söylerdi. Medrese tahsili sırasında sarık saran, cübbe giyen, Kur’an-ı Kerim’i hıfzeden Neyzen Tevfik, orada Muhiddini Arabi’yi, İmâm-ı Molla Câmi’yi etraflıca incelemiş, değerleri hakkında geniş bilgi edinmiştir.

Şiirde fıkıhta, mantıkta şöhret olan Şeyh Vasfı, Mustafa Sabri hoca, Mustafa Asım’la yakın arkadaşlık kurmuş, Şeyhülislâm Musa Kâzım efendiden ders okumuş, şair Mehmet Akif’ten de Arapça, Farsça, Fransızca, ders almıştır. Şiirlerinde belli başlı bir görüşü savunmamakla beraber tasavvuf alanında bir otorite haline gelmişti. Fakat Neyzen Tevfik, Tanrı ile kendisi arasına kimsenin girmesini istemezdi. Kıyâfet devrimi günlerinde ise NEYZEN TEVFİK, bazı kadınların işırı davranışlarını şu kıt’asıyle kınamıştı:

“Öyle hürriyete âşık ki kadınlar hattâ
Hiç bir erkek olamaz onlara yol arkadaşı..
Çıkar, at çarşafı; teklifine karşı nitekim:
Donu fırlattı açacak yerde başı”.

“Türk’e Birinci öğüt” şiiriyle, NEYZEN kadar Türk’ü iyi anlatan adam, gelmemiştir; diyebiliriz.

O, yüzyılların yetiştiremeyeceği büyük bir sanatçı, mevki ve şöhret sahiplerini amansız şekilde hicveden derbeder bir deha idi. Üzülerek tekrarlamak gerek ki, Şair Eşref gibi NEYZEN’in de yeri boş kalmıştır ve doldurulamayacaktır da… Bodrumrda Neyzen Tevfık’in doğduğu ev müze haline getirilmiş, şehrin deniz kıyısındaki en iyi caddesine (Neyzen Tevfik) caddesi adı verilmiştir. Ayrıca Bodrum ve Bafra’da iki okul (Neyzen Tevfik) adını taşımaktadır.

NEYZEN’in hoşsohbet tarafı da, meclisinde bulunanları daima kendisine hayran bırakmıştır. 0, kendine özgü anlatma tarzıyle her zaman dinleyenlerin ilgisini çekmiştir. İşte NEYZEN’in 1949 yılında “Azab ı Mukaddes ‘ kitabı basılırken, Kardeşler matbaasında anlattığı bir fıkra hepimizi gülmekten kırıp geçirmişti. Bir sabah aç kalan tilki, tavuk kümesine gelerek horoza seslenir:

— Haydi gel de beraber bir sabah namazı kılalım!
Horoz — Hay hay demiş, ben de zâten buna hazır
Ianıyordum. Sen kümesin yanında uyuyan iri çoban
köpeğini göstererek hele şu imamı uyandır, ben de he
men geliyorum.
Tilki, uyuyan kocaman çoban köpeğini görünce
maksadına ulaşamıyocağını anlamış ve kaçmaya başla
mış…
— Nereye gidiyorsun, namaz kılmayacak mısın?
— Abdestim bozuldu, tazelemeye gidiyorum, ce
varmı vermiş..

NEYZEN, “Bütün sokakların tozları üstünde, sanki toprağa düşmüş bir mücevher” gibi bu dünyada çektiği sıkıntı ve eziyetten kurtulup, ebedi âleme tertemiz göç ettiğine inanmış ve şu kıt’asıyle bütün ömrünün ayrıntılarını aksettirmiştir:

“Duysun aşkın elindeki rebâbı
Okunsun alnında çile kitabı..
Neyzen gibi günahının hesabı,
Mezara girmeden sorulmuş olsun!.. “

Hayat dramı, Ney, Mey ve Hey ile özetlenen NEYZEN TEVFİK, her hâli ile yeri boş kalan büyük bir mütasavvıf ve eşsiz bir hiciv şairidir.

Neyzen Tevfik ve Hicvi

T ÜRK hiciv ve mizah edebiyatının en büyük iki temsilcisinden biri ve en büyüğü olan Neyzen Tevfik Kolaylı’nın hayatı ve eserleri üzerine her biri büyük hacımda beşeryüz sahife civarında beş eser ve bir çok da küçük hacımda esercikler yayınlanmıştır. Bunların miktarı da yirmiyi bulur.

Diğer büyük hiciv üstadımız Eşref ile beraber, bütün Türk edebiyatında emsalsiz hiciv (taşlama) ustalarından olduğu halde, bugünkü genç Türk nesilleri tarafından pek de bilinmeyen, takdimi ve yorumu genç nesillere ulaştırılamayan bir kaç büyük değerimiz arasında bu iki edebimiz de bulunmaktadır. Fikret’in Nef’i için yazdığı ve bütün bir meşrutiyet neslinin dilinde dolaşan mısralarında dediği gibi:

“öyle bir nehr-i muazzam gibi cuş etmişsin,
Fakat eyvah, çorak yerde akıp gitmişsin
Sana bir başka zaman başka zemin lâzımdı,
Sana bir âlem-i lâhut nişan lâzımdı”

mısraları sanki Neyzen Tevfik için yazılmıştı. Cemiye tin aksaklıklarına yolsuzluklarına ve alçaklıklarına o nun filozof ve deryadil gözüyle bakmasını bilenlerce tam bir humorist olarak kabul edilen ve şiirleri de İran lıların Ömer Hayyamı gibi, olan NEYZEN TEVFİK T özetlemek istersek diyebiliriz ki;

“Çaldığı sazdan adını alan ve yalnızca “Neyzen” olarak anılan Tevfik Kolaylı, 28- Ocak—1953’de toprağa verilmiş ve aramızdan ayrılalı tam 31 yıl olmuştur.” “REM Zİ târihin yazarken çekti bir âh-ı hazin, Gitti NEYZEN elde mey kevser şarabın içmedi”. Hâfız Yusuf ta şu beyitle ölümüne tarih düşürmüştü:

“Son dem oldu bu târih-i güher,
Nağme-i şâd Lebbeykullah…”

Hürriyet ve insanlık âşıkı, hiciv ve ney üstadı Neyzen Tevfik i adını açıklamayan bir feylesofumuz ne güzel anlatmıştır:

“Bence Mevlânâ ile Neyzen arasında yakın bir ilgi
vardır. Bu iki kişinin de ulaşmak istediği hedef aynı, fakat izledikleri yollar ayrıdır. Mevlânâ, Ney’i Dergâlı’a
sokmuş, Neyzen Dergâh’tan çıkararak halkın ayağına
götürmüştür. Mevlânâ’ya “Veli”, NEYZEN’e “Deli”
diyenler, veli ile deli arasındaki büyük tasavvuf kavramını anlamayanlardır. Neyzen, şu yalancı dünyaya kendini tanıtmak için gelmedi ma, yine de gerçek dünyası
tanınmadan göçüp gitmiş, \ Saygı ile anıyoruz. Tevfik
Hûda’dandır.”


Türk’e Birinci Öğüt’ten

Şimdi geldin az buçuk aslındaki imana Türk,
Çekmek isterdim seni çoktanberi divana Türk.
Sinede mihrâb-ı beytullâhı bul, virâne Türk.
Bi tekellüf gir harim-i Hazret-i Yezdan’a Türk,

Bastığın yerlerde şan ver cinsine, vicdana Türk!
Dizginin canbaz elinde olmasın bak dikkat et,
Çektiğin alâm-ı istibdadı vird-i ibret et.
Davran artık, nefsini öğrenmeğe son gayret et,

Kalbini aşk-ı vatanla Mâbed-i milfiyyei; et,
Ateş-i hicranla ver su hançer-i giryân-a Türk!
Arş-ı âlâya asıldı huccet-i milliyyetin.
Kendi nefsinde görülsün halka, hakka hizmetin,

Ehl-i zulme kulluk etmekle onulmaz illetin.
Madrabaz kumpanyasından farkı kalmaz devletin
Zorla anlat bunları âzâ-yıMeb’usânaTürk!
Himmet-i pir-i zamanla tayy-i eh’âd eyledin

Hâk olan ecdâdmı ihyâ edilip şâd eyledin,
ölmeyen tarihini dünyaya inşâd eyledin,
Sâyesinde dibciğin bir varlık icâd eyledin,
Dehre eyvâllâh dedirttin yazdığın fermânâ Türk!

Cevher-i hilkat senin askerliğinle müftehir,
Mâ’bed milliyetinde oldu mâ’budun demir,
Arş-ı mevcudiyetinde âlem-i imkân nedir?
Yaptığın şu inkılâbı ölçemez hikmet, cebir,

Gıpta eyler saha-i icâdma efsâne Türk!
Bir belâsın itilâfın kuvvet-i mağruruna,
Bir kırık kağniyle çıktın fenn-i harbin turuna.
Bunca devlet oldu mağlub âkıbet mahsuruna,

Sıçtın amden ilm-ü fennin hikmet-i düsturuna,
Doğrusu açlık pes etti şendeki idmâna Türk!
Hikmet-i hilkat seni kılmış temettünden muâf,
Bir beis yok etsen âsar-ı asırdan inhirâf

Hacc-ı Ekber’se murâdın, kalbini eyle tavâf,
Kendin attın kendini her zillete, husrânaTürk!
işte, Mekke, Müslümanlık inhisâr altındarır,
Hacc’a niyyet eyleyen katl-ü hasâr altından.

Bak vatan baştan başa bin iftikar altındadır,
Yuttuğun bir lokma, hâlâ ihtikâr altındadır,
Bir nazâr kıl bunca yıldır verdiğin kurbana Türk!
Bir cezâ çektin ki oh beş yıl sebebden bi habir,

Üç buçuk mülhid rezilin keyfine oldun esir,
Pâdişâh alçak, kumandan fâhişe hâin ve vezir,
Su-i idrâkinle Azrâil’i zannettin sefir,
Böyle girdin süretâ âyine-i devrâna Türk!

Kendi yurdunda, evinde kaç asır kaldın garib,
Başına oldu musallat bin heyulâ-yı acib,
Medrese tekke, mekâtib, hepsi de millet firib,
Aldığın kâfi sana Gazi-i Ekber’den nasib,

Kalma esrâr-ı hüdâya bir zaman bigâne Türk!
Sıdk ile askerliğin kâfi rızâ-ullah için,
Üzme artık kendini bir şeyh için, dergâh için,
Eğme başın suret-i Iblis’e eyvâllâh için,

Kanma âyin-i ceme, irşâda, bir meydana Türk!
Türkü yine o türkü sazlarda tel değişti,
Yumruk yine o yumruk, bir varsa el değişti.


Hekimlere Naz

Bir hazâkat zedeyim midemi tıp tepti benim,
Kırk katır tepseyıkılmazdı şu âciz bedenim,
Kapladı her yanımı sancı, elem, ağrı, bere,
Bir mezâr oldu cihan, sanki etibba haşere!
Hastahane sanarak çok yere girdim çıktım.

İbret aldım oralardan ve canımdan bıktım
Avni’min himmeti erdi yine imdadımıza.
Hâtime çekti bir er nâle vü feryâdımıza.
Kalmamıştır gibi âçjz bedenimde bir şey,
Yaşasın sine-i millette Haşan Vasıf Bey!

Kıt’a

Sermedi bir iştialin şu’le-i fânisiyim,
Türk’e ait ülkenin feryâd-ı ruhânisiyim
Aldığım kâfi bana Gazi-i Ekber’den nasib
Gölgesinde ma’bed-i vicdanımın bânisiyim!



Seninde bize katılmanı isteriz. Sende BU FORMU eksiksiz doldurarak bize katılıp, yazarlar kadromuzda kadromuzda yer alabilirsin.

Kültür, Sanat ve Araştırma Bloku.

Döküntü Net

Kaynaklar: https://core.ac.uk/download/pdf/38317764.pdf
https://core.ac.uk/download/pdf/38317518.pdf
https://onedio.com/haber/rakiya-ekmek-dograyan-adam-neyzen-tevfik-hic-ligin-pesinde-alemleri-gezen-bir-omur-813815
http://ismaililhan.blogcu.com/neyzen-tevfik-fikralari-anilari/6605245
https://eksisozluk.com/neyzen-tevfik–45490

dokuntu

Dünyanızdan dökülenler...

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir