OKUYUN DEĞİL SEÇEREK OKUYUN

Henüz çocukken öğretmenlerimizden en çok duyduğumuz öğüttü: ‘Okuyun’. Yaşını başını almış amcalar, yeterince kültürlü olsun ya da olmasın teyzeler, ablalar ağabeyler dedeler ve nenelerden de: ‘Okuyun çocuklar okuyun. Çok kitap okuyun.’ Annelerin toplandığı günlerde dahi, sofraya sadece yemeğin tuzu değil, bir saat çocuklarla kitap okuma önerileri de dökülürdü.

Neden peki asırlardan coğrafyalardan yaşlardan cinsiyetlerden ırklardan hatta dinlerden bağımsız bu ‘Okuyun’ önerileri, emirleri, istekleri veya ricaları? Bu soruya yanıt yine asırlardan coğrafyalardan ırklardan bağımsız bir şekilde her yaş insandan dökülebilir; Kitaplar bilgi verir, bilgi kutsaldır; hatta Socrates’e göre bilgi mutluluktur. Tarihte ne zaman bir uygarlığın yeniden doğuşunu okusak, sebep olarak eski Yunan eserlerinin çevirilerini görürüz. Yani kitapların bilgilerinin ilerletme gücünü.

Cehalet fakirliktir okuyunca zenginleşirsin denilmez boşuna. Hele ki edebi eserler (ki bu yazıda edebi eserleri okumanın sorgulanmasına değinmek istiyorum) neler yapmaz ki insanın zihnine ruhuna hatta bedenine bile? Bir dramın sözcüklerinin hisleriyle çözebildiği ruhsal düğümü, romanın edindirdiği yeni karakterlerle zihinde açabildiği patikaları, şiirin patikalara ektiği çiçekleri kim inkar edebilir sonuçta? Hangi ekilen çiçek zarar verebilir ki ekildiği bahçenin toprağına?

Zarar verip vermediğinin tartışılabileceği bir asırda olduğumuz kanısındayım. 21. asır dediğimiz bu inanılmaz yüzyılda kitapların geldiği nokta kanımca, felaket yolunda ivmeli de bir hızla ilerliyor. Durdurabilene de aşk olsun.

Hani hep denir ya edebi eser içinde bulunduğu çağı yansıtır. Aslında tam olarak da yaptığı bu. Bazen istemsizce bazen zoraki bazen de bilinçli bir şekilde yaşadığımız bu hız, tüketim ve makineden çıkma misali seri üretim gibi yaşamlarımız bugünün edebi eselerinde de yaşıyor. İlişkilerimize biçtiğimiz ömürler gibi yazarların senaryolara biçtiği ömürler. Kelimelerimizin tekdüzeliği ve basitliği gibi sayfalara yer etmiş kelimeler.

İnsanların büyük çoğunluğunun hayatının hızlı pratik basit ve tüketim odaklı olması gibi kitapların büyük çoğunluğunun içeriği. Aslında değişen bir şey yok. Ayna tutsak çağımızın dikine doğru, birebir yansımasını görürüz edebi eserlerde. Peki neden yaşadığımız çağın eserlerine, eli kalem tutan herkesin sanatçılığına, oluşturulan popüler kültürün eleştirisine yazılanlar, çizilenler? Neden benim bu yazım neden?

Çünkü bir yanda insan doğasının teknolojik gelişimle henüz uyumlu olmadığının kanıtları olunca, diğer yana bu uyumsuz çağdaki sanat eserlerinin kalitesinin sorgulanması kalıyor. En azından benim zihnimin ve biliyorum ki daha birçok zihnin iki yanına. Sanat eserlerinin dedim çünkü biliyoruz ki popülerite hedefli ürün sadece edebiyata dahil değil. Ancak detaylı bir değerlendirme bu yazıyı derginin köşesindeki deneme yazısı olmaktan çıkaracağından raflardaki kitaplardan devam ediyorum.

Kitapları taradığımdaysa gördüğüm eserlere ister istemez eleştiri getiriyorum. Tabiki ulaşımın erişimin ve bir şeyler üretmenin daha kolay olduğu bu zamanda herkesin bir roman, hikaye deneme şiir vs yazıp yayınlamaya hakkı olabilir. Ancak yaşanmışlık ve yetenekle yoğrulmamış bir eserin beş yıl sonra adının söylenmeyeceğini biliyorsak (özellikle gençler arasında:)), zihnimizde de kalıcı etkisinin kalmayacağını, yeni bir ufku açmayacağını da biliriz.

İmgelemin yetenek, teknik ve tecrübeyle birleşmediği edebi eserlerde edebiyatın hakkı yeniyormuş gibi düşünüp bu duruma üzülmeden edemiyorum. Ancak hayatın her alanında olduğu gibi edebi eser seçiminde de tercihlerimiz söz konusu. Okuyucu derin veya yüzeysel olmayı seçebilir, tıpkı eserler gibi. Ya da sadece ilgi alanına giren bir konuyu ele alan bir eser okuyarak zaman geçirmeyi seçebilir. Kişi bu durumdan şikayet etmeyebilir.

Kimileri de inatla bir Sheakspeare trajedilerindeki evrensel dili ya da Necip Fazıl imgesinin gücünü aramaya yönelebilir. Birbirinden farklı edebi gruplar oluşabilir. Bütün bu tercihlere içinde bulunduğumuz sistemi hesaba kattığımda bir parça saygı duyabilirim lakin bir bilinç gerektiğini de savunuyorum. Şahsen bugün bir öğretmen olsaydım, öğrencilerime okuyun demezdim, seçerek okuyun derdim.

 Kalıcılığı yakalayan edebi eserlerin gelecekteki niceliğinden ve tercih edilebilirliğinden biraz korku duysam da bugün, yaşamını derinleştirebilen azınlıktaki yetenekli yazarlara sonsuz saygı duyuyorum.

Seninde bize katılmanı isteriz. Sende BU FORMU eksiksiz doldurarak bize katılıp, yazarlar kadromuzda kadromuzda yer alabilirsin.
YOUTUBE

Kültür, Sanat ve Araştırma Bloku.

Döküntü Net

Gözde Uslu

Merhaba ben Gözde Uslu. 11 Ocak 1996'da Hatay'a bağlı İskenderun ilçesinde doğdum. İstanbul Bilgi Üniversitesi'nin Sağlık Bilimleri Fakültesi'ne bağlı Ergoterapi bölümünden yüzde yüz burslu olarak mezun oldum. Şu an da Akdeniz Üniversitesi Psikoloji bölümüne ergoterapi ile bir sentez yapmak amacıyla başladım. İlk lisansım süresince kendimi tanımama vesile olan birçok uğraşım oldu. Üniversite kulüplerine ve çeşitli eğitim programlarına katılıp alanımla ilgili de çokça staj yaptım. Ancak bu süreçte hep yazdım. Edebiyat, kültür, sanat ve psikoloji dergilerini takip etmenin yanı sıra üretmek her zaman ilgilendiğim bir alan oldu. Bunun yanında birçoğumuz gibi gezmekten, kitaplar okumaktan, müzikten, spordan, fotoğraflar çekmekten ve yeni deneyimler kazanmaktan çok keyif alırım. Profesyonel olmasa da Latin danslarını inanılmaz bir keyifle yapıyorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir