Sigmund Freud’un Ünlü Vakalarının İç yüzü

Bu örneklerin hepsi gayet bilimsel ve “neyse o” düsturuyla neşredilen bir dergi olan Psychodynamic Psychiatry’den alınmıştır (Breger 2012)

Küçük Hans

Freud’un konsültanlığında babası tarafından analiz edilmiş (1909) beş yaşında bir çocuktur. Hans’ın atlar tarafından ısırılma veya yolda giderken yere düşeceğine dâir korkuları mevcuttur. Bu durum, babası tarafından, annesine yönelik cinsel arzuları sebebiyle babası tarafından kastre edilme korkusu olarak yorumlanmıştır. Freud, bu vak’ayı kendi Oedipus Kompleksi teorisine bir delil olarak sıklıkla ileri sürmüş, ancak Hans’ın kendisi dahi sonradan bu yoruma katılmamıştır. Hans’ın anksiyetesine katkıda bulunan pek çok başka sebebin mevcut olduğu son derece nettir: Semptomları ortaya çıkmadan önce tonsillektomi operasyonu geçirmiştir ve o dönemde cerrahlar böylesine bir operasyon geçirecek olan bir çocuğun duygusal ihtiyaçlarına karşı hassasiyet göstermemektedir.

Gerçekte de Hans, pipisini ellediği takdirde onu kesmekle kendisini tehdit etmekte olan annesinden daha fazla korkmaktadır. Annesi onu aynı zamanda dayakla ve terk etme senaryolarıyla tehdit etmektedir. Bu analizden kısa süre sonra anne ve babası boşanır ve annesini sâhiden de kaybeder; hâttâ ileride, Hans da Freud’un iddialarını yalanlar. Freud ise bu durumu kendi vak’a sunumunda ifâde etmemiştir. Daha da ilginci, bütün bu analiz boyunca Küçük Hans’ı da hiç görmez (sonra birkaç fotoğraf çektirir)! Bu vak’a, Oedipus Kompleksi’ni desteklemekten ziyâde, Hans’ın korkuları daha çok tonsillektomi şeklinde bir fiziksel zarar ve dövülme, terk edilme ve kastrasyon tehditleri ile ilgilidir. Zâten bütün çocuk psikiyatrlarının bildiği gibi, bu yaşlarda sebepli sebepsiz korkuların, fobilerin görülmesi mutattır.

Dora

Genç bir hanımdır. Freud onun semptomlarını, kendi babası ve karısı babasıyla ilişki içinde olan yaşlı bir adama yönelik bilinçdışıOedipal-cinsel arzularınınbir örneği olarak yorumlamıştır ve “acting in” Ego savunma mekanizmasının üzerinde durmuştur; yaniDora’ya karşı kendi bilinçdışı hamlesini… Freud’un izahına göre bütün bu kişiler, kendi ihtiyaçlarını tatmin etmek üzere Dora’yı tuzağa düşürmüştür.Yaşlı adam13yaşında ikenonuikikerebaştan çıkarmıştır. Bu esnâda annesi kendi temizlik kompulsiyonlarıyla meşgul olduğu için Dora’yı koruyamamıştır. Gerçekte Dora’nıni istediği şey kendi Oedipal arzularının tatmin edilmesi değil, bütün bu yetişkinlerin kendisini kullanmayı ve bu konuda yalan söylemesini engellemektir!

İsmi Meçhûl Bir Genç Kız

18 yaşında bir genç kız, babası tarafından, “sosyete hanımefendisi” veya “koket” olarak tanımlanan yaşlı bir hanıma yönelik bağlılığı sebebiyle, homoseksüalitesinin tedavisi için Freud’a getirilir. Babasının onları yolda yürürken yakalaması ve kızgın şekilde bakması, kızda intihar teşebbüsüne yol açmıştır. Freud’un bu genç kızla çalışması tamamen kendisinin işine gelecek yorumlar yapmak ve kişisel ihtirası ile ilgilidir ama bu arada, kızın yaşlı kadına olan bağlılığını anne sevgisi arayışına bağlamakta da haklıdır. Zira annesi kendi üç tâne oğluna aşırı şekilde düşkünken, kendi kızına ters davranmaktadır. Babası, Freud’un nezdinde “değerli” ve “yumuşak kâlbli” bir insan olmakla beraber homoseksüaliteye öfkelenmiş ve bu duruma şiddetle karşı çıkmıştır.

Freud bu ailevî dinamikleri açığa çıkardıkça, genç kadın terapiye olumu cevap verir, bu analizin ona mutlu bir hayat sağlayacağına dâir umutlanır; Freud’u parental bir figür olarak kabûllenir. Ancak, Freud, olayı bu noktada bırakamaz. Kardeşleriyle olan rekabetini “penise imrenme/haset” olarak yorumlar ve kendisinin “gerçekte bir feminist olduğunu” ileri sürer. Hasta, bu noktada geri çekilir. Pozitif rûyaları kaybolur. Freud, bu çok kritik noktada onu “yalancı ve dirençli biri” olarak karakterize edip, tedaviye âniden son verir, yani hastayı cezalandırır aslında!

Kurt Adam

Kurt Adam “Wolfman” zengin bir Rus aileden gelen ciddi ruhsal sorunları olan genç bir adamdır. Gerçekle bağlantısı zayıf, hipokondriyak ve depresif belirtileri olan, hayatının hemen hemen her alanında işlevsellikte sorun yaşayan bir insandır. Çocukluğunda, ağaçta oturmakta olan kurtların kendisini yiyeceğine dâir korkuları barındıran rûyaları sebebiyle “Kurtadam” rumuzuyla anılmaktadır. Bu vak’ayla ilgili olarak, Freud, çocukların bir buçuk yaşındayken kendi ebeveynini anal birleşme esnasında yakaladıktan sonra gece korkuları yaşayacağına dâir bir makale yazmıştır. Bundan hareketle, Freud, “ilk sahneye tanık olmanın” olumsuz etkilerine dâir teorisini geliştirir, hastasının semptomlarının çoğunu “infantilseksüalite” ile açıklama çabasına girer.

Hâlbuki hastanın kendi bakış açısı da dâhil, sonraki birçok hikâye, bu spekülasyonların geçerliliğinin mümkün olmadığına işaret etmiştir. Hastanın yoğun psikiyatrik bozukluğunu doğrudan izah edebilecek başka delil mevcuttur. Rûyaları gördüğü dönemde sıtma hastalığından mustariptir. Korkuları bu hastalıkla ilgili olan ateşli hâli nedeniyle ortaya çıkmış olabilir. Babası da gerçek anlamda hayatında olmayan bir kişidir. Annesi ise çocuğuna yakın olamayan depresif bir insandır. Değişken nitelikteki bakıcılar tarafından yetiştirilmiştir. Büyük ablası onunla ilgilenmiş olmakla beraber eziyet de etmiş olup, yetişkin olmasından kısa süre önce intihar etmiştir. Freud, Kurtadam’ı inatçı bir bebek olarak görmüş, “infantil nöroz” hakkındaki yorumlarını kabûl ettirmek için onu zorlamış ve kandırmış, ilişkilerini sonlandırma tehdidiyle son bir tarih belirledikten sonra onu bu yorumlarının doğru olduğuna dâir itaat ettirmiştir. Buna, günümüzde, “hastanın duygusal istismarı” deniyor.

Sıçan Adam

Sıçan Adam’a (Ratman), âşık olduğu kadına ve ölmüş babasına yönelik sıçanlarla ilgili sadistik bir işkence uygulanacağına dair obsesif bir düşüncesi olduğu için bu isim verilmiştir. Bu fikri bir seri kompulsif ritüeli, kelime oyunları ve dualarla engellemeye çalışmıştır. Bu sebeple psikanaliz yapması için Freud’a müracaat eder. Freud, kendisinin bütün kitaplarını okumuş olup, tedaviye riayet eden bu adamı pek sevmiştir. Beraberce, söz konusu olan karmaşık obsesyonların ve kompusiyonların anlamını çözmeye çalışırlar; Freud’un özellikle iyi olduğu ve keyif aldığı fikir ve kelimeler üzerinde dururlar.

Freud, oğlunun hayatını ciddi şekilde kontrol etmekte olan hastanın annesini âcilen devre dışı bırakır. Aynı zamanda etkileyici yeteneğiyle, oğlunu 3 yaş gibi küçük bir yaştayken dövmüş olan “askerî tavırlı” babanın hasta üzerindeki tesirinin de üzerinde hiç durmaz. Hastanın kendisinden altı yaş büyük olan ablasına çok yakın olduğunu, beraberce cinsel oyun oynadıklarını, ablasının bundan sonra hastalanıp öldüğünü bildirmiş, cinsel itkilerine kapıldığı takdirde ne olacağı korkusuna dehşetengiz bir gerçeklik payı vermiştir.

Anna O

(Storr 2001, Teber ve Ayla 2004)

Breuer, Viyana’nın en ünlü hekimlerinden bir tanesidir. Çok parlak bir klinisyendir ve Freud’un bir tür yedek baba olarak kabul ettiği bir insandır. Ona maddî ve manevî olarak çok büyük yardımları dokunur, Viyana’nın önde gelen kişileriyle tanıştırr vs. ama en büyük yardımı 1882 Kasım ayında ona 18 ay önce tedavi ettiği bir hastasından söz etmesiyle gerçekleşir: Daha Paris’teyken, Breuer’in kendisine anlattığı Anna O.. Vak’ayı Charcot ile konuşur ama nedense Charcot, Freud’un bu anlattıklarını ciddiye almaz, tartışma konusu dahi yapmaz. Aslında Freud da, Anna O.’yu hiçbir zaman görüp tanımamıştır. Bilgileri, Breuer’in kendisine anlattıklarını dinlemek ve notlarını okumaktan öteye gitmemiş ama çok parlak çıkarsamalar yapıp ve bu vak’aya odaklanan Histeri Üzerine Çalışmalar kitabını birlikte kaleme alırlar. Kitap, ilk 13 yılda sadece 622 tane satar.

Anna O.’nun esas adı Bertha Pappenheim’dır. Uzun yıllar “Anna O.” demelerinin sebebi ise, o dönemlerde Breuer de, Freud da tutkulu bir şekilde Kleist okumaktadır ve Kleist’in Marcuse de O. eserindeki O.’ya ithafen Anna O. derler Bertha Pappenheim’ın kişiliği onu çağrıştırdığı için… Noel’den önceki bir haftada Breuer, Viyana’da çok zengin bir Yahudi ailesinin yanına çağrılır. Evde 21 yaşındaki genç kız hasta çok zengin bir rahatsızlıklar demeti sunmaktadır. Örneğin bilinç bulanıklığı, kollarda bacaklarda felçler, adale kasılmaları, öksürük nöbetleri, uykusuzluk, konuşma bozuklukları, korkular, görme hallüsinasyonları, su içme korkuları, unutkanlık, yemek yiyememe, yabancı insanlardan kaçma, onları görmek istememe, zaman zaman en yakınlarını bile tanıyamama, yataktan çıkamama gibi belirtiler…

Breuer, görür görmez hastanın organik kaynaklı belirtileri olmadığını, bunların muhtemelen histeriden kaynaklandığının teşhisini koyar. Bertha Pappenheim’a hipnoz terapisini uygulama ve kendi adını kullandığı konuşma kürü tedavisini uygulamasına müsaade edip edemeyeceğini sorar. İzin alır ve bundan sonra ünlü tedavi başlar. Evet, burada Anna O.’nun çok parlak bir kişilik ve çok zengin bir kültürü olduğunun bir kere daha altını çizmek gerek… Çünkü bâzı belirtileri anlatırken Breuer’e, Anna O., Almanca’yı kesip, İngilizce’yi kesip Fransızca sürdürüyor, sonra İtalyanca, İspanyolca, birkaç lisanda konuşabiliyor ve çok zengin edebiyat, san’at diğer kültürel alanlarındaki donanımını da ortaya sergileyerek kendisini anlatmaya çalışır.

Breuer tabii Anna O.’nun bu kişiliği karşısında zaman içinde hiç de ilgisiz kalmaz ona. Hâttâ evde o kadar çok bahseder ki, karısının kıskançlık krizine girmesine yol açar, hâttâ intihar teşebbüsünde bile bulunduğu rivayet edilir. Aslında Breurer’in başka türlü bir ilgisi olmadığı yazılmıştır; kesinlikle kendisini tutar ve tedavi 18 ay kadar sürer. Freud’la birlikte yazdıkları kitapta, Anna O.’nun bu tedavi sonucunda tümüyle sağlığına kavuştuğu söylenir. Oysa bugün biliyoruz ki, Psikanaliz daha ilk hastasında, ilk yalanını söylemiştir. Anna O. kesinlikle tedavi edilememiş, sağlığına kavuşamamıştır.

Sonra İsviçre’de başka bir klinikte morfin kürü yapılır, defalarca, en az üç dört kere, İsviçre’de ünlü bir klinikte, Biswanger’in babasının kurduğu klinikte yapılır. Ondan sonra kısmen, yavaş yavaş sağlığına – “sağlığını” mutlaka yine tırnak içinde söylemek gerekir- kavuşur, hayatı boyunca sürecek başka çalışmalara dönebilir. Burada can alıcı bir nokta vardır: Anna O.’daki belirtilere Breuer ile Freud’un bakışı iki değişik kutbu oluşturur. Anna O. bu histeri krizleri içinde odasında yatarken, yandaki odada da babası bir akciğer apsesinden ciddi şekilde hastadır, acılar çekmektedir ve ölümle pençeleşmektedir. Gerçekten de birkaç ay sonra, 5 Nisan’da babası ölür. Kısa bir depresyondan sonra Anna O. yavaş yavaş düzelmeye başlar.

Ama kesinlikle tam sağlığına kavuşmaz.

Breuer’in yorumu şöyledir: “Anna O.’da bir benlik yarılması olmuştu, bir kişilik yarılması olmuştu. Kişiliğin bir bölümü babasıyla birlikte ölmüş, öbür bölümü yaşamaya devam etmişti. Ama ölen bölüm, yaşayan bölümü devamlı olarak suçladığı için, öbür bölüm devamlı büyük hastalık belirtileri ile felçlerle, görme bozukluklarıyla, yutkunma bozukluklarıyla veya yemek yememe, yataktan çıkamama gibi belirtilerle kendini cezalandırıyordu bir şekilde”. Oysa Freud, kendi teorisine uygun başka bir yorum getirir ki, aralarındaki ayrılığın başlaması bu noktada belirginleşir: “Gerçekte Anna O., babasıyla cinsel ilişki kurma fantezileri içindeydi ve gecelerce babasının başında nöbet tutar, bu nöbet tutma sırasında babasına dokunma, babasının çıplak tenine dokunma, babasının altını temizleme, muhtemelen cinsel organlarına dokunma isteyerek veya mecburen yaparak gerçekleşir. Bu sebenlerden dolayı da tabuya dokunmanın suçluluk duygusu içinde histerik belirtileri ortaya çıkar”.

Bir gece babasını temizlerken Anna O., parmaklarının etlerinin döküldüğünü ve sırf kemik kaldığı ve parmak uçlarının kuru kafaya dönüştüğünü görür. Böyle bir hallüsinasyon görür. Ayrıca o sırada aynaya bakar, kendi babasının kafasıyla iç içe geldiğini ve ikisinin kafalarının etlerinin döküldüğünü ve kuru kafaya dönüştüklerini görür ve bayılır. Başkalarının yardımıyla odadan çıkarılıp yatağına yatırılır. Freud bunu şöyle yorumlar: “Çünkü genç kız o sırada babasının vücuduna dokunma imkânını bulmuştu ve bu tabuya dokunmak yasağı, cinsel yasağı çiğnemek anlamına geliyordu; bunun cezası da bütün toplumlarda ölümdü. Bu nedenledir ki o, parmaklarının kuru kafaya dönüştüğünü, etlerinin döküldüğünü ve ölüme mahkûm edildiğini duyumsar.”

Freud, hayatı boyunca herhangi bir vak’ayı analiz etmeye kalkmadan önce, öncelikle Anna O.’yu hatırlar, onun bütün hikâyesini, biyografisini düşünür, sonra yeni bir adım atar. Tabii, Anna O.’nun diğer bir kişiliği vardır: Bertha Pappenheim. Bir kadın hakları savunucusu, ünlü bir yazar, ünlü bir gazeteci, ünlü bir mücadeleci. Anna O. adının gizliliği, Ernest Jones’un kitabında ilk defa bütün dünya Anna O.’nun ünlü Bertha Pappenheim olduğunu duyar ki, kadın hakları savunucusu olarak, gazeteci olarak, yayıncı olarak başlı başına ünlü bir isimdir.

Breuer’in, Anna O.’nun tedavisini kesmesi çok apar topar, korku içinde olur.

Bunu söylememiştik. Haziran ayının ortalarında 1882 yılında tedavi kısmen bitmiştir. Breuer artık kendisinin yapacağı bir şey olmadığını söyleyip evine gelir. Ama o sırada aynı gece eve gelen bir ulak acilen Anna O.’nun ailesi tarafından çağrıldığını çünkü kızın sancılar içinde kıvrandığını söyler, karnından gelen sancılar. Breuer, apar topar kızın evine gider ki, kız yatakta yatmaktadır ve “şimdi benim bir çocuğum olacak, Dr. Breuer’den bir çocuk doğurmak üzereyim” der. Bunu duyan Breuer büyük bir panik türü korkuyla artık tedavisini kendisinin üstlenemeyeceğini, çünkü seksüel birskandalın ortaya çıkabileceğini düşünür, tedavinin devamını bir arkadaşına emanet eder ve evine döner, neredeyse kaçar.

Bundan sonra Anna O.’nun tedavisini başka bir hekim, başka bir psikiyatr üstlenir ve onu İsviçre’de bir kliniğe yatırırlar. Aslında ilerdeki yıllarda Freud bu noktaların altını çizmiş ve Stephen Zweig’a yazdığı bir mektupta “işte tam da bu noktada, Anna O., histerinin anahtarını Breuer’in eline verdi, fakat o, onu tutamayıp yere düşürdü” der. Anna O.’nun asıl adının Bertha Pappenheim olduğunu daha sonraki yıllarda öğreniriz. 59’da Freud’un aile vakanüvisi diyebileceğimiz biyografisi, Ernest Jones tarafından yazıldığında onun Bertha Pappenheim olduğunu –ki, kendisi başlı başına bir ünlü, bir isimdi dünya tarihinde, edebiyatında, kadın hareketlerinde- geçmişte gösterdiği semptomatolojinin aslında ne denli birbirlerinin devamı olduğunu daha iyi gözleyebiliyoruz.

Şöyle ki, İsviçre’deki muhtemelen kokainin de yer aldığı tedavilerin sonunda Bertha Pappenheim için, artık Anna O. dönemi geride kalmıştır, annesinin arzusu üzerine Viyana’dan Frankfurt’a taşınırlar. Frankfurt’ta bir çocuk yuvasında, kimsesiz kalmış kızlar yuvasında çalışmaktadır. Sonradan İngiltere’de toplanan Fahişeleri Fahişelikten Kurtarma Girişimi’ne katılır ve burada kendisinin bir kariyerini başlatacak ünlü bir konuşma yapar. Ardından Almanya’ya dönüp benzer bir derneği Almanya’da kurar. Kadınlar Birliği’nde çalışır, Alman Kadınlar Birliği’nde. Dünyanın çeşitli kadın hareketlerinde çalışır ve bu arada pek çok ülkeyi gezer ve 8 Nisan 1911 tarihinde İstanbul’a gelir. Burada da, İstanbul’da çalışan fahişelerle konuşup, onları alınırsatılır bir meta durumundan kurtarmak için çaba gösterir.

Burada Hahambaşı’yla yaptığı bir unutulmaz bir konuşma vardır. Bertha Pappenheim Hahambaşı’na sorar: “İstanbul’da Yahudi kökenli fahişe var mıdır” diye. Hahambaşı da “aslında” der, “bizim bütün gelirimiz bu Yahudi kökenli fahişelerden toplanan paralardan sinagoglara yapılan yardımlar üzerinden olmaktadır”. Anna O. Hahambaşı’na sorar: “Peki bunları niye önlemiyorsunuz, niye kapatmıyorsunuz”? Hahambaşı da: “Onları çalıştıran şahıslardan gelen yardımlar olmazsa şayet, ne sinagoglarımız ayakta kalabilir, ne hastaneler ne de çocuk bakımevleri” der. Anna O., büyük ihtimâlle tek vak’a değildir, ayrıca da Anna O.’nun, Bertha Pappenheim olarak da öğrenildikten sonra, kişiliği artık daha da önemli olur.

Çünkü Bertha Pappenheim’ın kişiliği, çalışmaları dünya literatürüne girişi de büyük ikilemlerle doludur. Ayrıca buna biraz da analitik bir gözle baktığımızda, daha da çıplak, daha da net görebiliyoruz bunları. Bütün hayatı fahişelerle, genelevleri gezmekle ve oradaki genç kadınlarla konuşmakla geçer. Amacı onlara yardım etmektir ama bütün gün neredeyse 24 saat onların hayat hikâyelerini ve başlarına geleni dinlemekle geçirir, teker teker neredeyse. Freud, hınzırca, ileri yıllarda şöyle söyler: “Bakın, daha gençliğinde gösterdiği semptomatolojilerle bugünkü çalışma tarzı arasında aslında bir fark yok. Gene aynı işi yapıyor, bir yandan kadınları kurtarmak istiyor, benliğinin bir bölümüyle, yani ikiye ayrılmış benliğin bir yarısı öbür yarısını eleştiriyor devamlı.

Eleştiren taraf insanlara, kadınlara, fahişelere yardım etmesini istiyor. Ama benliğinin öbür tarafı, asıl dominant olan tarafı ise, Anna O. ise, bir yandan fahişe gibi yaşamak istiyor. Çünkü içinde kabaran yoğun cinsel duyguları dizginsiz, sansürsüz boşaltmak istiyor. Ama süperegosu, baskın kültür bunları önlüyor. Çocukluğundan beri tatmin olmamış bir ağzı, yeteri kadar doygunluk ve sevgiyle ememediği anne memesini bu sefer başkalarıyla sürekli kavga ederek, herkesin çok dikkatini çeken bir tarzda ısırarak konuşuyor”. Bertha Pappenheim, arkadaşlarının tanımıyla, gerçekten “ısıran vulva” biçiminde bir hayat sürdürür ve kimse onunla konuşmak istemez. Bu bölümünü zaten kendisi de çizer: “Benim içinde iki benlik var.

Bir tanesi beni dizginlemeye çalışıyor ama öbür tarafım yoğun bir cinsel açlık içinde” ama karşılık olarak da aseksüel bir hayat sürdürür. Hiç kimseyle kucaklaştığı, hiç kimseyi yanağından olsun öptüğü veya kimseye sarıldığı görülmez Anna O.’nun. Tek başına yaşar, 77 yaşına kadar. Yakın bir arkadaşına şöyle der: “Duygularımı aşmak için çalışmak zorundayım. Ben aşkı değil, görevi öğrendim ve hep görev yaptım. Ben istediklerimi değil, yapmak zorunda olduklarımı yapıyorum”. Bu da içinde doğup büyüdüğü otoriter ailenin ona ilk günden benimsettiği o anlaması kolay olmayan, aslında hepimizin yaşadığı kültürel baskının kurbanı oluyor bir yerde.

Ayrıca buna bir de Yahudi ailelerindeki bâtıllığı ve tutuculuğu eklersek, Anna O. veya Bertha Pappenheim, çok açık bir şekilde ortaya çıkar ve Bertha bunu bütün yalınlığı, çıplaklığı, parlak zekâsı, zengin kültürü ve kişiliği ile bizim gözlerimizin önüne sergiler. Bertha’nın hayatında iki önemli erkek vardır, biri babası -çok önemli-, bir de Breuer, bir de erkek kardeşi ve hayatı boyunca bu üç kişiyi ne unutuyor ne affediyor. “O Breuer’dir ki,” diyor,“o doktor beni doğurmak üzere olan çocuğumla bıraktı.” Tabii, bu sanal bir doğumdur ama doğru sonuçta, söylediğinde haklıdır: “Ben çocuk doğurmakta olduğumu hissediyordum, sen yoktun yanımda, beni bırakıp kaçtın” der ve affetmez. Onlara benzeyen tipleri de affetmez, yanına sokmaz.

Erkeklere karşı genellikle zaten uzak duran bir hayatsürer. Asıl istediğinin de hep sevilmek olduğunu söyler, daha sonra yazılarında da belirtmiş; “Beni kimse unutmasın, unutulmak istemiyorum, sevin beni”. Bunları çok sık kullanır. Ama yazık ki yalnızlık içinde yaşar ve öldüğü zaman da yanında birkaç tane Kadın Birliği’nden arkadaşı vardır. Ölümü de şanslı bir günde, hâttâ saatlerde gelir, çünkü vefatından önce veya tam o saatlerde Naziler tutuklama kararını çıkarmıştır. 1936’da tutuklanma kararı kendisine tebliğ edilmeden ve tutuklanmadan Bertha Pappenheim’ın hayatı son bulmuştur. Zâten bir şeyi daha daha önce de söylemiştik: Psikanalistler “tedavi ettik” diye bildirdiler ama böyle bir şey yoktu aslında. Bu, Bertha’nın Anna O. olduğu ortaya çıkınca daha iyi fark edilir. Tedavi edilen filân yoktur sonuçta. Yoktur, belki de O.’nun kişiliğinin bilmedikleri yanları da ortaya çıkıp, durumu daha da vahim hâle gelmiştir, bilemiyoruz…

Kaynak: Sigmund Freud’un Vak’alarının Gerçek Yüzü / Prof. Dr. M. Kerem Doksat, Yrd. Doç Dr. Neslim G. Doksat*


Seninde bize katılmanı isteriz. Sende BU FORMU eksiksiz doldurarak bize katılıp, yazarlar kadromuzda yer alabilirsin.
.

Kültür, Sanat ve Araştırma Bloku.

Döküntü Net
Sigmund Freud’un Ünlü Vakalarının İç yüzü

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön