Turkish: Basic Course: Graded Reader -1970 (1. Bölüm)

Turkish: Basic Course: Graded Reader

(1970 yılında yabancıların gözünden; Türkçe ve Türklerin Coğrafyası, dini, atasözü, nesir ve şiirsel edebiyatını ve siyasal geçmişini anlatan bir kitap.)

(Ücretsiz Google e-kitap)

İSTİKLÂL MARŞI

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül… ne bu şiddet bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!


DOĞUM VE TEŞEKKÜR

Oğlumuz Erol’un doğumunda gösterdikleri yakın ilgi ve
ihtimamdan dolayı sayın Dr. Metin Ercan’a Ebe Raziye Ataça ve bütün Eren Kliniği personeline teşekkürlerimizi sunarız. Ayşe – Hasan Akkoç Dursun Yiğit ile Gülderen Denizer nikahlandılar.

TEŞEKKÜR

Kıymetli varlığımız, merhum Ahmet Erengil eşi Hatice Erengil’in vefatında acılarımızı paylaşan, çok kıymetli arkadaşlarımız, akraba ve dostlarımıza şükranlarımızı sunarız.

Aydemir, Olcay, Tosuner Aileleri

BAŞ SAGLlGl

Cemiyetimizin İdare Heyeti üyesinden Ali Şaşmaz’ın hemşiresi ve Hüseyin Zincirkıranın eşi Necibe Zincirkıran’a Tanrıdan rahmet, kederli ailesine başsağlığı dileriz.

istanbul Demir-dökümcüler Cemiyeti

TÜRKİYEMİZE NASIL YERLEŞTİK

Üzerinde yaşadığımız topraklara Türkiye denir. Türkiye bizim vatanımızdır. Türkiye topraklarının büyük bir kısmı Anadoludadır; öbür kısmı da^Trakyadadır. Anadolumuzun üç tarafını denizler çevirmiştir. Kuzeyde Karadeniz, batıda Ege Denizi, güneyde Akdeniz vardır. Anadolu topraklarında Fırat, Dicle, Kızılırmak, Yeşilırmak ve Sakarya gibi birçok ırmaklar akar. Biz eskiden bu topraklar üzerinde yaşamıyorduk. Dedelerimizin dedeleri, atalarımız Orta Asyada yaşarlardı. Bu topraklara^ oralardan geldik yerleştik. Buraları yurt edindik.

ATALARIMIZ KİMLERDİ?

Atalarımıza Oğuz Türkleri denirdi. Bu Türklerin başında Oğuz Han adlı ünlü bir kahraman vardı. Oğuz Han bütün Türkleri kurt başlı bayrağı altında topladı. Büyük bir Türk devleti kurdu. Bu devlet, uzun zaman Orta Asyada hüküm sürdü. Gün geçtikçe büyüdü, genişledi. Oğuz Hanın devletinin sınırları, doğuda Çine, batıda Volga Nehrine dayandı. Oğuz Hanın altı oğlu vardı. Bunlardan üçüne “Bozok”, üçüne de “Üçok” adını vermişti. Böylece daha sağlığında kendine bağlı Türkleri, Üçoklar, Bozoklar diye boylara ayırmıştı. Memleketi oğullarına paylaştırmıştı. Fakat Oğuz Hanın ölümünden sonra durum değişti. Bölünmüş memleketler arasında birlik kalmadı. Devlet zayıf düştü. Düşman devletler de, bunu fırsat bildiler, Oğuzlara saldırdılar. Oğuzlar bu saldırılara dayanamadı ve devletleri yıkıldı.

OĞUZ GÖÇLERİ

Bundan sonra Oğuz Türkleri Orta Asyadaki yurtlarından göç etmek^zorunda kaldılar. Bundan bifı yıl kadar önce olan bu göçlere “Oğuz göçleri” diyoruz.

Oğuz Türkleri ilkin Orta Asyanın batı taraflarına geldiler. Burası Aral Gölü ile Hazar Denizi aras /dır. Oğuzlar Aral Gölü ile Hazar Denizi arasına yerleştiler. Buralarda köyler, şehirler kurdular.

Aradan yıllar geçti. Omuzlar yine kendilerine daha rahat, daha zengin bir yurt aramak ihtiyacını duydular. Yeni baştan batıycTdoğru bir göç başladı. Bu sefer şimdi İran sınırları içinde bulunan Horasan topraklarına geldiler.

O zamanlar Horasan kendi başına buyruk bir devletti. Horasan hükümdarı Omuzları iyi karşıladı. Onlara kendi ülkesinin en güzel yerlerinde toprak verdi; onları yerleştirdi. Oğuz Türklerinin çoğunluğu burada İslâm dinini kabul ettiler.

Müslüman Oğuzlar/Horasanda bir süre kaldılar. Fakat zaman geldi, Horasanlılarla aralarında’geçimsizlikler çıktı. Bu yüzden Horasandafvayrılmak istediler. Tekrar batıya doğru göç ettiler. Bu defa İran yaylasını baştan başa geçtiler. Anadolunun doğu sınırına dayandılar.

ANADOLUYA GELİŞ

Dedelerimiz Oğuz Türkleri, Anadoluya geldiler. Fakat o zamanlar Anadolu toprakları başka bir devletin elinde idi. Bu devletin adı Bizans İmparatorluğu idi. Kısaca Bizans denirdi. Bizansın başkenti Istanbuldu. Bizans o zamanlar büyük bir devletti. Anadolu ve Balkanlar Bizans Devletinin elinde idi.

Bizans Devletinin idaresi bozuktu. İç durumu kötü idi. İstanbulda sık sık isyanla’r çıkıyor, halk ayaklanıyordu. Her yerde işler kötü gidiyordu.

Sınır boylarındaki askerlerin durumu çok daha kötü idi. Ellerinde yeteri kadar silâhları yoktu. Savaş güçleri azalmıştı. Kısaca, Bizans Devleti kuvvetini yitirmiş, zayıf düşmüştü. İşte, Oğuzlar Doğu Anadolu sınırına geldikleri zaman Bizans Devleti böyle bir durumdaydı.

Dedelerimiz Anadolu sınırlarına geldikleri zaman, Anadoluda bazı Müslüman ve Hıristiyan Türkler de vardı. Müslüman Türkler, Oğuz Türkleri gibi Orta Asyadan gelmişlerdi. Bunlar, Adana, Maraş, Diyarbakır ve Erzurum taraflarına yerleşmişlerdi. Orduları ile sık sık Anadoludaki Bizans topraklarına saldırıyorlardı.

‘Millî Eğitim Bakanlığı Halk Eğitimi Yayınları’ndan alınmıştır.

Bizans Devleti kendi kuvveti ile bunlara karşı koyamıyordu. Sonunda bu akınlardan korunmak için başka bir yola başvurdu. Balkanlarda yerleşmiş olan Türklerden faydalanmak istedi.

Balkanlardaki Türklerden bir kısmı Hıristiyan dinini kabul etmişlerdi. Bizanslılar, bu Türkleri Anadolunun sınır boylarına yerleştirdiler.

ANADOLUNUN TÜRKLEŞMESİ

Bizansın karmakarışık olduğu bu zamanda, Oğuzlar Anadolunun doğusuna geldiler. Burada toplanmaya başladılar. Oğuz Türklerinin gelişi haberi dört yana yayıldı. Çevredeki hükümdarlardan bazıları telâşlandı; bazıları da Oğuzlarla anlaşmak yolunu aradı. Fakat Oğuzların Anadoluya akınları durmadı. Yer yer Anadoluya yerleştiler. Anadolu Türkleşmeye başladı.

SELÇUK DEVLETİNİN KURULUŞU

Oğuzların, Anadoluya akınları kesilmedi, devam etti. Bir yandan bu akınlar sürüp giderken, bir yandan da Oğuzlar Horasan tarafında, Selçuk adında bir beyin idaresinde toplanmaya başladılar. Selçuk Bey kısa zamanda Oğuz boylarını bir araya getirdi. Böylece Oğuzlar iyice kuvvetlendiler.

Selçuk Bey ölünce yerine torunu Tuğrul Bey geçti ve bağımsızlığını ilân etti. Böylece yeni bir devlet kurdu. Yeni kurulan bu devlete Tuğrul Beyin dedesinin adına göre “Selçuk Devleti” dendi.

Tuğrul Bey, önce Horasan ve İranı tamamiyle eline geçirdi, sonra Doğu Anadoluda Bizansın elinde bulunan şehirler üzerine akınlar yaptı. Bir süre sonra Tuğrul Bey Anadoluya daha büyük bir ordu gönderdi. Bu ordu, Erzurum yakınındaki Pasin Ovasında Bizans ordusu ile karşılaştı. Çetin bir savaş oldu. Oğuzlar, Bizans ordusuna yıldırım gibi saldırdılar. Bizans askerlerinin çoğunu kılıçtan

geçirdiler; bir kısım düşman da kaçtı. Böylece Oğuzlar Anadoluya doğru ilerlemeye başladılar.

ALPASLAN VE MALAZGİRT SAVAŞI

Tuğrul Bey ölünce, yerine yeğeni Alpaslan geçti. Alpaslan iyi yürekli, haksever bir insandı. Çok bilgili ve cesur bir komutandı. Bu yüzden milleti ve askerleri Alpaslanı çok severlerdi.

Alpaslan iş başına geçtiği sırada Bizansta da Romen Diyojen adlı bir komutan imparator oldu. Romen Diyojen iki yüz bin kişilik bir ordu topladı. Al paslanın üzerine doğru yürüdü.

Alpaslan bu haberi alınca çok kızdı, çok öfkelendi. Hemen elli bin kişilik bir ordu ile harekete geçti. Malazgirt ovasına geldi.

Alpaslan barışsever bir insandı. Bunun için Romen Diyojene bir elçi gönderdi. Savaştan vazgeçmesini istedi. Romen Diyojen, Alpaslanın savaştan korktuğunu sandı. Elçiye savaştan vazgeçmek istemediğini söyledi.

Günlerden, 26 Ağustos 1071 Cuma idi. Alpaslan askerleri ile birlikte Cuma namazını kıldı. Savaşı kazanmak için Tanrıya dua etti. Sonra eski Türk savaş geleneklerine uyarak yay ve okların ı fırlattı. Atının kuyruğunu bağladı. Eline kılıç ve gürzünü aldı. O gün Alpaslan beyaz bir elbise giymişti. “Ölürsem bu elbise kefenim olsun.” dedi. Askerleri coşturacak bir nutuk söyledi. Sonra atına atladı. Askerleri ile birlikte yıldırım gibi Bizans ordusuna saldırdı. Düşman askerlerini ok yağmuruna tuttu. Fakat Bizans ordusu savunmada kaldı. Düşmanı yerinden atmak için, Alpaslan bir savaş hilesine başvurdu. Askerlerinin bir kısmını pusuya soktu. Bir kısmına da geri çekilme emri verdi.

Romen Diyojen ve askerleri Türklerin çekildiğini görünce savaşı kazandıklarını sandılar, sevinçle ileri atıldılar. Bunun üzerine Alpaslanın pusudaki askerleri düşmana saldırdı.

Bizans ordusunda Balkanlardaki Hıristiyan Türk boylarından ücretli askerler vardı. Bunlar karşılarındaki askerlerin konuşmalarından ve giyimlerinden Türk olduklarını anladılar. Savaşın en kızgın zamanında Alpaslanın tarafına geçtiler.

Alpaslan bu fırsatı kaçırmadı. Yeniden ve daha hızlı düşmana saldırdı. Türk askerleri Romen Diyojenin ordusunu bozguna çevirdiler. Yaman bir savaş oldu. Bizans ordusu yenildi, darmadağın oldu. Romen Diyojen de esir düştü. Alpaslan, esir imparator Romen Diyojene karşı çok iyi davrandı. Onu affetti, hayatını bağışladı. İstanbula gitmesine bile izin verdi.

telâşlanmak to be flurried or anxious

boy clan, bank

bağımsız (müstakil) independent

ilan etmek to proclaim

çetin, yaman tough, hardy

Malazgirt zaferinden sonra Selçuk Türklerine artık Anadolu yolu tamamiyle açıldı. Alpaslan Anadolunun alınmasını komutanlarına bıraktı. Bu komutanlar Kızılırmağa kadar bütün Anadoluyu aldılar. Böylece, Selçuk Türkleri Anadolu içlerine yerleşmeye, köy, kasaba ve şehirlerde oturmaya başladılar.

Alpaslandan sonra yerine oğlu Melikşah geçti. Melikşah zamanında Selçuklular Anadoluda yeniden ilerlemeye devam ettiler.

Melikşah, Kutulmuşoğlu Süleyman Bey adındaki bir komutana Anadoluyu tamamen almak görevini verdi. Süleyman Bey, Bizanslılarla birçok savaşlar yaptı. Onları yendi. Sakarya Nehrini geçti. İstanbul yakınlarına kadar yaklaştı. İznik şehrini aldı; burasını kendine başkent yaptı.

Melikşah zamanında Selçuk Devletinin toprakları çok genişti. Orta Asyadan, Marmara ve Akdenize kadar ulaştı.

Melikşah ölünce, çocukları birbirine düştüler. Selçuk Devleti parçalandı.

İşte bu sırada, Selçuk Devleti içinde bazı önemli komutan ve valiler bağımsızlıklarını ilân ettiler. Bunlardan biri de Melikşah tarafından Anadoluyu almakla görevlendirilen Kutulmuşoğlu Süleyman Beydi. Süleyman Bey, Anadoluda yeni bir Türk devleti kurdu. Bu devletin adı “Anadolu Selçuk Devleti”dir. İşte, Anadolu Selçuk Devleti zamanında, Anadolu, tam bir Türk yurdu haline gelmiştir.

ANADOLU TÜRK VATANI OLUYOR

Malazgirt zaferi, Anadolunun kapılarını Oğuzlara ardına kadar açtı. Bu yüzden Türkler, Orta Asyadan, Horasandan, İrandan, akın akın Anadoluya geldiler. Bu Oğuz Türkleri Anadolu içinde dağıldılar.

Boy adlarına göre Kınık, Bayındır, Kayı, Bayat, Afşın, Afşar gibi, köyler, kasabalar kurdular. Dağlara, ırmaklara, yaylalara Türkçe adlar verdiler. Yerleştikleri bu yerlerde, at, koyun, deve, sığır gibi hayvanlar, sürüler beslediler. Yazın serin yaylalardaki otlaklara çıktılar, kışın ılık yerlere inerek kışladılar, îşte bugün Anadoluda yaşıyan bizler bu Türklerin torunlarıyız.

Dedelerimiz Oğuz Türkleri, Anajoluya geldikleri zaman buralar haraptı. Şehirler yanmış, yıkılmıştı. Yol yoktu. Onlar her şeyi yeniden kurdular. Konya, Kayseri, Sıvas, Ankara gibi şehirlere yerleştiler. Buralarda camiler, medreseler, hastaneler, kervansaraylar kurdular. Yollar, köprüler, çeşmeler yaptılar. Böylece Anadolu vatanımız, yurdumuz oldu.

Oğuzlar, yerli halka dürüst ve dostça davrandılar. Yerli halk da onlara kolayca ısındı. Anadoluda daha önce yerleşen Türkler, Oğuzlarla kolay ve çabuk anlaştılar.

İş hayatı çabuk düzeldi ve gelişti. Anadoluda konuşulan başka diller gittikçe azaldı ve unutuldu. Türk dili yavaş yavaş herkesin konuştuğu dil oldu. Anadoluda Türkçe konuşulmaya başlandı. Anadolunun Türklerin vatanı olması, Anadolu Selçuk Devleti zamanında gerçekleşti. Bu devlet iki yüz yıl kadar yaşadı. Sonra o da yavaş yavaş parçalandı.

OSMANLI DEVLETİNİN KURULUŞU

Selçuk Devletinin son zamanlarında, Anadoluda birçok beylikler ortaya çıktı. Bu beyliklerden birisi de Söğüt ve Domaniç dolaylarında kurulan Osmanlı Beyliğidir. Osmanlı Beyliğini, 1299 yılında Oğuz Türklerinden Kayı Boyunun başkanı Osman Bey kurmuştur.

Osmanlı Beyliği çabuk gelişti. Bu sırada Anadoludaki Bizans topraklarının çoğu Osmanlı Türklerinin eline geçti.

Osmanlı Türkleri, Çanakkale Boğazı üzerinden Rumeliye geçtiler; Balkanlara yayıldılar. Anadoludan başka, Balkanlar ve Rumeli de Türk yurdu olmaya başladı. Böylece yüz elli yıl içinde Osmanlı Türkleri İstanbuldan başka, Bizansın topraklarının çoğuna sahip oldu. Bizans imparatorları Osmanlılara vergi vermeye başladılar. Türklerle akrabalık kurmaya çalıştılar; kızlarını verdiler. Bu arada Osmanlı Türkleri İstanbula serbestçe girip çıkar oldular.

Bizansın elinde yalnız İstanbul ve dolayları kalmıştı. Türkler İstanbulu alarak, Bizansı ortadan kaldırmaya karar verdiler.

Bu sırada Osmanlı Devletinin başına genç bir padişah geçmişti. Bu genç padişah “Ya ben Bizansı alacağım; ya da Bizans beni,” diyordu.Bu padişahın adı İkinci Sultan

Mehmet idi. Sultan Mehmet, o zamana kadar görülmemiş büyük toplar döktürdü. Büyük bir ordu, kuvvetli bir donanma hazırladı. İstanbulu karadan ve denizden kuşattı. Büyük toplarla İstanbulun kalın surların ı kolayca yıktı. 1^53 yılının 29 Mayıs günü, şehre genel hücum yapıldı. Türk ordusu İstanbula girdi. Böylece, Bizans Devleti ortadan kalktı. İstanbul Türklerin başkenti oldu. İstanbulu alan İkinci Sultan Mehmede “Fatih” adı verildi.

Türklerin İstanbulu alması ile tarihte yeni bir çağ açıldı. Bu çağa “yeni çağ” denir.

Osmanlı Devleti zamanında Anadoluda ve Rumelide Türk birliği sağlandı.

İşte, bugün üzerinde yaşadığımız yurdumuza biz böyle geldik, böyle yerleştik.

gürz
kefen
coşmak

savunma (müdafaa)
hile
pusu

davranmak
ulaşmak

II. Aşağıdaki deyimleri açıklayın:

hüküm sürmek
zayıf düşmek
firsat bilmek
başına buyruk
karşı koymak
bozguna çevirmek
hayatını bağışlamak
esir düşmek
birbirine düşmek
karmakarışık


hile
pusu

davranmak
ulaşmak

II. Aşağıdaki deyimleri açıklayın:

hüküm sürmek
zayıf düşmek
firsat bilmek
başına buyruk
karşı koymak
bozguna çevirmek
hayatını bağışlamak
esir düşmek
birbirine düşmek
karmakarışık

darmadağın (darmadağınık)

III. 1. Alpaslan kimdir? Ne yapmıştır?

2. Selçuklar ne gibi eserler bırakmışlardır?

3. İstanbulun fethini anlatın.

mace, iron club
shroud

to become exuberant
defence

ruse
ambush
to behave

to extend, to reach KURTULUŞ SAVAŞI v;

OSMANLI DEVLETİNİN ÇÖKÜŞÜ

1914 yılında birçok büyük devletler kanlı bir savaşa tutuştular. Osmanlı Devleti Almanlarla birlik olmuştu. Bizim tarafta birkaç devlet daha vardı. Karşı tarafta da İngilizler, Fransızlar ve daha birçok devletler bulunuyordu. Bu savaş dört yıl kadar sürdü. Bu savaşa “Birinci Dünya Savaşı” denir.

Bu savaşta yurdumuzun dört yanında ve yurt dışındaki cephelerde vuruştuk. Birçok muharebeler kazandık. Fakat bizim taraftaki devletlerden bazısı silâhlarını bıraktılar.

Osmanlı Devletinin birlikte savaştığı devletlerle bağıntısı kesildi. Bu yüzden savaşa son vermek zorunda kaldı.

MONDROS MÜTAREKESİ

Osmanlı Devleti mütareke şartlarını konuşmak için delegelerini Ege Denizindeki Mondros adasına gönderdi. Oradaki bir düşman savaş gemisinde karşı taraf delegeleri ile toplantı yapıldı.

30 Ekim 1918 de yapılan bu mütarekeye “Mondros Mütarekesi” denir. Mondros Mütarekesine göre Osmanlı Devleti, askerlerini terhis edecek, silâhlarını ve donanmasını bırakacaktı.

Ayrıca düşmanlar yurdumuzun kendilerince uygun görecekleri yerlerini işgal edebileceklerdi.

Bu şartlara göre Osmanlı Devleti çökmüş oluyordu.

MUSTAFA KEMAL PAŞA ISTANBULDA

Mondros Mütarekesi imzalandığı sırada Mustafa Kemal Paşa Suriye Cephesindeki Yıldırım Orduları Grupu Komutanı idi. Oradan devlet büyüklerine yazdığı yazılar1 kendi düşüncelerini bildirdi.

– Düşmanlarımızın sözlerine kanmıyalım. Ordularımızı dağıtmıyalım. Silâhlarınızı teslim etmiyelim, dedi.

Fakat bu sözler boşa gitti. Osmanlı devlet adamları, Mustafa Kemal Paşanın bu sözlerini dinlemediler. O da yapılacak bir iş kalmadığı için Adanadan İstanbula doğru yola çıktı.

Mustafa Kemal Paşa İstanbula vardı. Haydarpaşa istasyonunda tirenden indi. Marmara ve Boğaziçinde dolaşan düşman savaş gemilerini gördü. Yüreği kan ağladı. Yanındaki arkadaşlarına:

-Bir gün bunlar geldikleri gibi, buralardan gidecekler, dedi.

Mustafa Kemal Paşa, İstanbulda devlet büyükleriyle görüştü. Başımıza gelecek olan felâketleri saydı, döktü. Kurtuluş için çareler ortaya koydu. Ama hiçbirinden işe yarar bir karşılık alamadı. Padişaha bile çıktı. Ona da durumu anlattı. Fakat padişah da ötekilerden farksızdı. Mustafa Kemal Paşa devletin başında bulunan bu kimselerin ilgisizliğine çok şaştı.

Türk milleti yenilmeyi kabul mü edecekti? Esir mi yaşıyacaktı?

Bu sıralarda Mondros Mütarekesine dayanan düşmanlarımız, yurdumuzun birçok yerlerini işgal etmeye başladılar. Adana, Antep ve çevresine Fransızlar girdiler. Antalya taraflarına İtalyanlar asker çıkardılar. Yunanlıların da İzmire asker çıkaracakları söylentisi ortaya çıktı. İngilizler, bir yandan Güney Doğu Anadoluya, öbür yandan Karadeniz kıyılarına girmeye kalkıştılar.

TEK ÇARE: ANADOLUYA GEÇMEK

Bu olup bitenleri gördükçe Mustafa Kemal Paşanın aklı başından gidiyordu. Fakat ne yapabilirdi? Devlet büyükleri bezgin, padişah şaşkındı. Millet de gerçekleri bilmiyordu. Mustafa Kemal Paşa, milleti aydınlatmak için Anadoluya geçmeyi düşünüyor, fırsat gözlüyordu. Anlamıştı ki İstanbulda yapılacak bir şey yoktu. Anadoluda halkla birlikte savaşmak gerekiyordu.

Bu sırada Anadoluda yer yer düşmana karşı koyan topluluklar belirmişti, İstanbuldaki hükümet halk ile bir olacak yerde, bu yurtsever insanları sindirmeye çalışıyordu.

Mustafa Kemal Paşa, bu olaylar karşısında bir an önce Anadoluya geçmek, bu dağınık kuvvetleri bir araya getirmek için can atıyordu. Tam bu sırada, o zamanın Millî Savunma Bakanı, Mustafa Kemal Paşayı yanına çağırdı. O’na şöyle dedi:

– Seni Kuzey Doğu Anadolu Bölgesindeki ordunun müfettişliğine göndermek istiyoruz. Oralardaki Türkler, Rumlara baskı yapıyormuş; işgal devletlerinin askerlerine karşı geliyormuş. Onları yola getireceksin.

Mustafa Kemal Paşa:
-Giderim, dedi.
-Oyleyse hazırlan!

Mustafa Kemal Paşa, İstanbulda en çok güvendiği arkadaşlarına olup bitenleri anlattı ve:

Beni Anadoluya gönderiyorlar. Duşmana karşı koyan Türk kuvvetlerini sindirecekmişim. Halbuki ben, halk ile birlik olup düşmanla savaşmaya gidiyorum. Zamanı gelince sizi de çağıracağım. Gelir misiniz? dedi.

Arkadaşları, “Sen emret, geliriz.” dediler.

Mustafa Kemal Paşa, emrine verilmiş olan kimselerle birlikte vapurla Karadenize açıldı.

İstanbuldaki işgal kuvvetleri komutanları, Mustafa Kemal Paşanın Anadoluya gitmesinden kuşkulandılar. O’nu, yoldan geri çevirmeye çalıştılar. Ama iş işten geçmişti. Mustafa Kemal Paşanın bindiği vapur çoktan Boğazdan çıkmış, Karadenizin azgın dalgaları arasında Samsun yolunu tutmuştu.

ANADOLUDA PARLAYAN IŞIK: MUSTAFA KEMAL PAŞA

Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919 âa Samsuna ayak bastı. Halk O’nu büyük bir sevinçle karşıladı. O, burada halkın ileri gelenleriyle konuştu.

Mustafa Kemal Paşanın Samsuna geldiği, kısa zamanda her tarafta duyuldu. Her yerden Ona telgraf üstüne telgraf, mektup üstüne mektup yolladılar. O’na olan güvenlerini belirttiler. Birçok kimse de uzak yerlerden kendisini görmeye geldi. Herkes O’na:

-Başa geçi diyordu.

Mustafa Kemal Paşa çoktan kararını vermişti: Anadoluda kalacak, halk ile birlikte yurdu kurtarmaya çalışacaktı.

Mustafa Kemal Paşa, Samsundan Amasyaya gitti. Oradan Sivasa geçti.

ERZURUM KONGRESİ

Bu sırada Doğu Bölgesinin ileri gelenleri Erzurumda toplanmaya karar vermişlerdi. “Erzurum Kongresi” adı verilen bu toplantıda doğu illerinin kurtuluş çarelerini arıyacaklardı. Mustafa Kemal Paşa, bu kongreye katılmak için hemen Erzuruma gitti. Erzurumlular, O’nu sevinçle karşıladılar.

Mustafa Kemal Paşanın giriştiği işlerden İstanbul hükümeti telâşa düştü. O’nu ordudan uzaklaştıran bir emir çıkardı. Bu emirde:

“Mustafa Kemal Paşa, giriştiği işlerle milletimizi uçuruma götürüyor. Bu sebeple, O nu ordudan uzaklaştırdık. Artık Onun emrini dinlemiyeceksiniz.” deniliyordu.

Mustafa Kemal Paşa, Erzuruma vardıktan sonra komutanlarla ve bazı ileri gelen kişilerle görüştü. Onlara:

-İstanbul hükümetinden hayır yok. Yurdumuzu kurtarmak için çalışmaya başlamalıyız. Bir kişinin başa geçmesi gerek. Başa geçecek kişi ve ona yardım edecek olanlar, her şeyi göze almalıdırlar, dedi.

Onlar da:

-Siz başa geçiniz. Sizin emrinizde çalışacağız, dediler.

Erzurum Kongresi 23 Temmuz 1919 da toplandı. Mustafa Kemal Paşa kongreye başkan seçildi. Kongre üyeleri, yurdun kurtarılması için düşündüklerini söylediler. Sonunda şu kararları verdiler:

1. Yurdumuz bir bütündür, parçalanamaz.

2. Yurdumuza giren düşmanlarla savaşacağız.

3. İstanbul hükümeti, istediklerimizi yapamazsa, Anadoluda yeni bir
hükümet kuracağız.

4. Hiçbir devletin güdümünü kabul etmiyeceğiz.

5. Dağılmış olan Millet Meclisinin hemen toplanmasını Bağlıyacağız.

Erzurum Kongresinde verilen kararları uygulıyacak bir Temsilciler Kurulu seçildi. Bu kurula Mustafa Kemal Paşa başkan seçildi. Sonra Temsilciler Kurulu ile birlikte Sıvasa gitti.

SİVAS KONGRESİ

Mustafa Kemal Paşa, toplanacak daha büyük bir kongrenin hazırlıklarını önceden yapmıştı. Sıvasa vardığı zaman yurdun dört bir yanından gelen temsilcileri orada hazır buldu.

4 Eylül 1919 da Sıvas Kongresi toplandı. Mustafa Kemal Paşa yine kongreye başkan seçildi.

Sıvas Kongresine katılanların kepsi aynı düşüncede değillerdi. Bazıları, Anadoluda yeni bir savaşa girişemiyeceğimizi söylüyorlardı. Onlara göre, bir büyük devletin güdümünü kabul etmeliydik. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarına göre, güdülmek de bir çeşit esirlikti. Sıvas Kongresinde bu konuda çetin tartışmalar oldu. Sonunda Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları üstün çıktılar. Yurdun tamamı kurtarılıncaya kadar savaşa devam edilmesine karar verildi. Böylece Erzurum Kongresinde alınan diğer kararlar da genişletilerek kabul edilmiş oldu. Ayrıca yeni bir temsilciler kurulu seçildi. Bu kurula da yine Mustafa Kemal Paşa başkan seçildi.

ANKARADA MİLLİ HÜKÜMETİN KURULUŞU

Mustafa Kemal Paşa, Millet Meclisinin hemen toplanmasını gerekli görüyordu. 0, Meclisin Anadoluda toplanmasını istiyordu. Fakat İstanbul hükümeti ve padişah, Millet Meclisinin Anadoluda toplanmasını kabul etmedi. Bunun üzerine İstanbulda toplanacak olan milletvekillerinin çalışmalarını daha yakından izlemek için Ankaraya doğru yola çıktı. Uğradığı yerlerde halk yollara dökülüyor, Onu bağrına basıyordu. Mustafa Kemal Paşa da, her uğradığı yerde bıkmadan usanmadan halkı aydınlatıyordu. Uzun bir yolculuktan sonra 27 Aralık 1919 da Ankaraya ulaştı. Ankaralılar O’nu Dikmen sırtlarında karşıladılar. Mustafa Kemal Paşa Ankarada, ilk iş olarak, İstanbula gidecek bir kısım millet vekilleriyle görüştü. Onlara:

uygulamak to apply, to execute


tartışma (münakaşa) argument, dispute

izlemek (takip etmek) to follow, to pursue

bıkmak, usanmak to grow weary, to be fed up

aydınlatmak to enlighten

İSTANBULDAKİ SON MİLLET MECLİSİ

Düşman devletler, İstanbulda yeniden toplanacak olan Millet Meclisinden kuşkulanıyorlardı. Hükümeti sıkıştırıp duruyorlardı. Millet Meclisi bu ağır şartlar altında açıldı.

Türlü baskı altında çalışan Meclis, bir toplantısında yurdumuzun tamamı kurtuluncaya kadar savaşmamızı kararlaştırdı. Bu karar, bütün dünyaya ilân edildi. Bu karar, Mustafa Kemalin düşüncesine uygun bir karardı.

Çok geçmeden düşman kuvvetleri İstanbuldaki devlet dairelerini bastılar. Gece yarısı kışlalarda uyuyan askerlerimizi şehit ettiler. Sokaklarda ele geçirdikleri Türkleri dipçiklerle, süngülerle yaralayıp öldürdüler.

Düşmanlarımız İstanbuldaki Millet Meclisini de dağıttılar. Birçok milletvekillerini hapsettiler. Bazılarını da yurt dışına götürdüler.

ANKARADA BÜYÜK MÎLLET MECLÎSİNİN AÇILIŞI

İstanbulun işgali üzerine Mustafa Kemal Paşa, Millet Meclisinin Ankarada toplanacağını, bunun için seçim hazırlıkları yapılmasını, gerekenlere bildirdi, lstiyen ve kaçabilen milletvekilleri, İstanbuldan Ankaraya geleceklerdi.

İstanbuldan kaçan ve yeniden seçilen milletvekilleri Ankaraya geldiler. Türkiye Büyük Millet Meclisi, 23 Nisan 1920 tarihinde Ankarada açıldı. Bu olay, yurdun her tarafında törenlerle kutlandı.

Milletvekilleri, Mustafa Kemal Paşayı başkan seçtiler. Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919 dan beri olup bitenleri ve yaptıklarını Meclise anlattı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, ilk iş olarak, yeni bir hükümet kurmaya karar verdi. Bu hükümetin başkanlığına yine Mustafa Kemal Paşa seçildi. Böylece Mustafa

Kemal Paşa hem hükümetin, hem de Büyük Millet Meclisinin başkanı oldu.

Bir süre sonra da Mustafa Kemal Paşa, Büyük Millet Meclisinin nasıl işliyeceğini gösteren bir kanun tasarısı hazırladı. Bu tasarıya göre, Türk milleti kendi işlerini kendisi düzenliyecekti. Büyük Millet Meclisi, millet adına kanun yapacaktı.

Meclisin yapacağı bu kanunları gene Meclisin kurduğu hükümet yürütecekti. Tasarı kabul edildi. Böylece ilk Anayasamızın temelleri atılmış oluyordu.

ÖLÜM KALIM YILLARI

Büyük Millet Meclisi kurulduğu sırada genel durui n şöyle idi:

İzmir Bölgesini eline geçirmiş olan Yunan ordusu, Anadoluda ilerliyordu. Yunanlıların karşısında, askerî birliklerimiz azdı. Yer yer halk toplulukları da düşmana karşı koyuyordu.

Doğu Anadolunun birçok şehir ve kasabalarını Ermeniler ellerine geçirmişlerdi. Oradaki kolordumuz, Ermenilerle savaşıyordu.

Fransızlar Güney Anadoluda, Adana, Maraş, İçel, Antep ve çevresini almışlardı. Buraların halkı da Fransızlarla savaşıyordu.

İstanbuldaki padişah Vahdettin ve adamları, Anadoluda kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetine düşman olmuşlardı. Anadoluya adamlar gönderiyorlar, cahil halkı yeni hükümete karşı kışkırtıyorlardı.

Durum çok çetindi. Bu kadar çok düşmana nasıl karşı koyacaktık? Fakat Mustafa Kemal Paşa, Türk milletine güveniyordu. O, bu güven içinde gece gündüz durmadan çalışıyordu. Büyük Millet Meclisinin çıkardığı kanunlarla yeniden asker topluyor ve savaş için gerekli hazırlıklar yapıyordu. Bir yandan da düşman işgali altındaki yerlerden silâh ve cephane kaçırtıyor, ordumuzu kuvvetlendiriyordu.

DOĞU CEPHESİNDE SAVAŞLAR

Mustafa Kemal Paşa, Doğu Cephesi Komutanlığına, oradaki kolordu komutanı Kâzım Karabekir Paşayı getirdi. Kısa bir hazırlıktan sonra Kâzım Karabekir Paşa, Ermeniler üzerine saldırdı. Çetin savaşlar oldu. Ermeniler yenildiler; darmadağın oldular. Doğu illerimiz düşman eline geçmek tehlikesinden kurtulduğu gibi, uzun yıllar düşman elinde kalan Kars ve dolayları da kurtarıldı. Böylece Doğu Cephesinde savaş sona erdi.

Bundan sonra bütün kuvvetimizi, Batı Cephesine toplamak imkânına kavuşmuştuk.

BATI CEPHESİNDE DURUM

Bu sırada, Yunan ordusu, Aydın, Nazilli taraflarına saldırdı. Birliklerimiz geri çekildi. Bir yandan da Yunanlılar, Bursayı ve Balıkesiri aldılar. Bu olay, halk arasında birçok kötü söylentilere yol açtı. Bozguncular bundan faydalandılar. Halkı, Ankaradaki hükümetin ve Mustafa Kemal Paşanın aleyhine kışkırttılar. Fakat Mustafa Kemal Paşa, telâşa düşmedi. O, sonunda düşmanı alt edeceğimize inanıyordu. Bu inançla, durmadan ordumuzu düzenlemeye, kuvvetlendirmeye çalışıyordu.

SEVR ANTLAŞMASI

Bu işler olurken düşman devletler, İstanbul hükümetini bir barış toplantısına çağırdılar. Paris yakınında “Sevr” de toplandılar ve 10 Ağustos 1920 de bir barış antlaşması imzaladılar. Bu antlaşmaya göre, Batı Anadolu Yunanlılarda kalacaktı. Güney Anadolunun bir kısmı İtalyanlara, bir kısmı Fransızlara veriliyordu. Güneydoğu Anadolu İngilizlerin olacaktı. Doğu Anadolu Ermenilere verilecekti. İstanbul ve Çanakkale Boğazlarında, özel bayrağı olan ayrı bir idare kurulacaktı. Ordumuz dağıtılacaktı. Sevr antlaşması, bizim için esirliği kabul etmek demekti. Padişah ve İstanbul hükümeti işte böyle bir antlaşmayı imzaladı. Fakat Ankaradaki Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükümeti, bu antlaşmayı kabul etmediğini bütün dünyaya ilân etti.

İNÖNÜ MUHAREBELERİ

Bu sırada Yunanlılar, Bursa ve Uşak taraflarından Anadolu içlerine saldırdılar. “Batı Cephesi” dediğimiz bu cephede, Albay İsmet (İnönü) komutandı. Albay İsmet önce birliklerimizi geri çekti. Yunanlılar, Eskişehir yakınlarında İnönü sırtlarına kadar geldiler. Bu sırtlarda düşmanla çok çetin bir çarpışma başladı. Yunanlılar silâh ve cephane bakımından üstündü. Böyle olduğu halde onları yendik. Büyük bir zafer kazandık. 10 Ocak 1921 de kazandığımız bu zafere “Birinci İnönü Zaferi” denir.

Birinci İnönü Zaferi, yurdumuzun her tarafında şenliklerle kutlandı. Batı Cephesi Komutanı Albay İsmetin rütbesi generalliğe yükseltildi. Bu zafer, milletimizin kurtuluş umudunu çok artırdı.

Bir süre sonra, Yunan askerleri tekrar toparlanıp yine saldırdılar. Bu sefer daha kuvvetliydiler. Uşak üzerinden Afyona, Bursa üzerinden de Eskişehire doğru ilerlediler. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, Bursa yönünden ilerliyen düşmanı yine İnönü sırtlarında durdurdu. Burada çok çetin bir muharebe başladı. Düşman, İnönü sırtlarından bir adım ileri geçemedi. Muharebe meydanında binlerce ölü bırakarak geri çekildi. Böylece 1 Nisan 1921 de İkinci İnönü Zaferini de kazandık.

Bu zaferden sonra, Afyona saldıran düşmanlar da geri püskürtüldü. Artık, hem yurt içinde, hem yurt dışında Türkiye Büyük Millet Meclisinin sözü daha çok dinlenir oldu.

ant pact

şenlik public rejoicing

umut (umit) hope

rutbe rank

geri püskürtmek to repulse, to drive bac

SAKARYA MUHAREBESİ

İkinci İnönü yenilgisinden sonra Yunanlılar, Anadoluya çok sayıda asker getirdiler. Birçok silâh ve cephane yığdılar. Her bakımdan iyice hazırlandılar. 10 Temmuz 1921 de cephemize saldırdılar. Bu kez ordumuzu yok edeceklerini, Ankarayı alacaklarını söylüyorlardı.

Yunan ordusu, önce birkaç yerde başarı kazandı. Bozguncular yine ortaya çıktılar. Milletin umudunu kırmaya başladılar. Mustafa Kemal Paşa, Batı Cephesine koştu. Ordumuzun, savaşa Sakarya Nehrine kadar çekilmesini emretti.

Düşman Eskişehiri aldı. Polatlıya doğru ilerlemeye başladı. Bu çekilişi bazı kimseler yenilgi sandılar. Büyük Millet Meclisinde bir milletvekili:

-Ordu nereye gidiyor? Millet nereye gütürülüyor? Bu işlerin suçlusu nerede? Onu, bu korkunç günde ordunun başında görmek isterdik’, dedi.

Durum gerçekten korkunçtu. Büyük Millet Meclisinde Mustafa Kemal Paşa söz aldı:

-Ordunun başına geçerim; ama, bana geniş yetki verilmelidir, dedi.

Bu konuda Mecliste çetin tartışmalar oldu. Sonunda Mustafa Kemal Paşanın en geniş yetkiyle başkomutan olması kabul edildi.

Yunanlılar 23 Ağustos 1921 sabahı Sakaryada yüz kilometrelik bir cephe boyunca taarruza geçtiler. Çok kanlı bir muharebe başladı. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, birliklerimizi oradan oraya kaydırıyor, düşmanı şaşırtıyordu. Muharebenin çok kızıştığı bir sırada ordumuza şu emri verdi: “Savunma hattı yoktur, savunma alanı vardır. Bu alan bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça düşmana bırakılamaz!”

Bu emir, her subaya, her ere: “Bulunduğun yerde öleceksin, ama çekilmiyeceksin!” demekti. Artık birliklerimız, bulundukları yerlerden bir adım bile geriye çekilmiyorlardı. Düşman askerleri iyice yorulmuş, saldıramaz olmuşlardı. Mustafa Kemal Paşa tam bu sırada birliklerimize, karşı taarruz emrini verdi. Yunanlılar perişan oldular. Savaş alanında binlerce ölü ve birçok silâh, cephane bırakarak kaçtılar. Böylece 22 gün 22 gece süren Sakarya Meydan Muharebesini 13 Eylül 1921 de kazandık.

Zafer haberi yurdumuzun dört yanına yayıldı. Her tarafta günlerce şenlik yapıldı. Bu arada Büyük Millet Meclisi toplandı. Başkomutan Mustafa Kemal Paşanın rütbesini mareşalliğe yükseltti. Ona “Gazi” unvanını verdi.

ANKARA ANLAŞMASI

Sakarya zaferi, Turkun gucunü dosta düşmana bir kez daha gosterdi. Düşman devletler yavas, yavas, yumuşamaya başladılar. Güney illerimizi işgal eden Fransizlar, halkımızın gösterdiği kahramanlıklar karşısında yılmışlardı. Türkiye Bllyuk Millet Meclisi Hükümeti ile anlaşmak istiyorlardı. Ama, Yunanlıların Sakaryaya kadar ilerlemesi Fransızları umutlandırdı. Turk ordusu Sakaryada yenilirse savaş biter sanıyorlardı. Bu yüzden Fransızlar Hükumetimizi oyalıyorlardı.

Sakarya Muharebesi düsmanların umdugu gibi bitmedi. Türk ordularının zaferi ile sona erdi. Bunun üzerine Fransızlar Ankaraya bir heyet gonderdiler, Büyuk Millet Meclisi Hükümeti ile 20 Ekim 1921 de Ankara Anlasmasını imzaladılar, Bu anlas,maya gore Fransızlar memleketimizin güneyinde ele gecirdikleri Gaziantep, Maras,, Adana ve dolaylarını boşalttılar.

Sakaryada yendiğimiz Yunanlılar, Afyona kadar cekilmişlerdi. Ama biz onları daha yurdumuzdan busbütun cıkaramamıştık.

Ordumuzun durumu buna elverişli değildi. Bunun icin eksiklerimizi tamamlamak ve orduyu daha cok kuwetlendirmek gerekiyordu.

DÜŞMAN YENİLİYOR

Mustafa Kemal Paşa, bu kez düşmanı ya yok etmek ya da yurttan sürüp çıkarmak istiyordu.

Zaman geçtikçe yurdun her tarafında sabırsızlık başladı. Bozguncular:

-Türk ordusunun taarruz gücü yoktur. Taarruz yapamaz. Sakarya zaferinden faydalanalım. Düşmanlarla bir barış yapalım. Ne koparabilirsek kârdır, diyorlardı.

Mustafa Kemal Paşanın aleyhinde de konuşmalar başlamıştı. Bir gün Mustafa Kemal Paşa, Büyük Millet Meclisinde söz aldı ve şöyle dedi:

-Sabırsızlanmaya lüzum yok. Düşmana taarruz edeceğiz; ama zamanı gelince taarruz edeceğiz. İyi hazırlanmadan yapılan taarruzlar, felâketle sona erebilir. Ben size taarruzun zamanın ı söyliyeceğim!

Paşanın bu konuşması milleti ve memleketi sevenlere umut verdi.

Sakarya Muharebesinden sonra Yunanlılar, Eskişehir, Kütahya, Afyon hattının dogusunda evvelce hazırladıkları mevzilere çekilmişlerdi. Bu yerlerde siperler kazmışlardı. Siperlerin önüne tel örgüler çekmişler ve savunmaya elverişli çok sağlam bir cephe kurmuşlardı. Bu arada Batı Anadoludaki Türk halkına çok işkence ediyorlardı. İhtiyarları, kadınları, çocukları bile öldürüyorlardı.

Herkes düşmana bir an önce saldırmamızı istiyordu. Mustafa Kemal Paşa ise gece gündüz durmadan çalışıyor, cepheyi geziyor, komutanlarla birlikte taarruz plânın ı hazırlıyordu.

Yapılan plâna göre, ordu birliklerimizin büyük kısmı düşmanın haberi olmadan Afyonun güneyinde toplanacaktı. Buradan Dumlupınar yönüne doğru düşmana taarruz edilecekti. Böylece Yunan ordusunu baskına uğratacak, yok edecektik.

koparmak to get something out of someone

kar gain, profit

mevzi position (military)

siper trench

iskence torture

BÜYÜK ZAFER

Beklenen gün geldi. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, savaşı idare edeceği Kocatepeden ordularımıza taarruz emrini verdi. 26 Ağustos 1922 de şafakla birlikte taarruz başladı. Önce topçularımız düşman siperlerine ateş açtılar. Yunan siperlerini çökerttiler. Ondan sonra da piyadelerimiz taarruz ettiler. Yunan ordusu her taraftan sarıldı. 30 Ağustosa kadar şiddetli muharebeler oldu. Düşman askerlerinin bir kısmı yaralandı, öldü. Birçoğu da esir edildi. Dağılan Yunan ordusundan kurtulabilen birlikler İzmire doğru kaçıyorlardı. Tam bu sırada Mustafa Kemal Paşa şu emri verdi:

-Ordular, ilk hedefiniz Akdenizdir. İleri!

Bu emri alan askerlerimiz, kaçan Yunanlıları fırtına gibi kovalamaya başladılar. Bu arada Yunan ordusu başkomutanı esir edildi. Sonunda ordumuz, 9 Eylül 1922 de İzmire girdi. Bir gün sonra da Mustafa Kemal Paşa İzmire vardı.

Üç buçuk yıldan beri ordumuzun yolunu gözliyen İzmirliler, yollara dökülmüşlerdi. Mustafa Kemal Paşayı ve Türk ordusunu bağırlarına bastılar. Mustafa Kemal Paşa kazandığımız büyük zaferi milletimize İzmirde ilân etti.

Ordularımız bir yandan da Çanakkaleye ve İstanbula doğru ilerliyorlardı. Bunu gören düşmanlarımız İzmire delegeler gönderdiler. Başkomutan Mustafa Kemal Paşadan savaşı durdurmasını istediler. Bir zamanlar yurdumuzu aralarında paylaşan devletler, şimdi Mustafa Kemal Paşaya yalvarıyorlardı.

MUDANYA MÜTAREKESİ

Mustafa Kemal Paşa düşman devletlerine, savaşı durdurmaya hazır olduğumuzu bildirdi. Mustafa Kemal Paşa, düşmanlarımızla mütareke yapacak heyetin başına İsmet Paşayı seçti.

İngiliz, Fransız, İtalyan ve Türk delegeleri Mudanyada toplandılar. Bizim isteğimiz, düşman kuvvetlerinin yurdumuzdan hemen çekilip gitmesi idi. Çetin tartışmalar oldu. Sonunda düşmanlar, yurdumuzdan çekilip gitmeyi kabul ettiler. Biz de savaşı durdurduk.

ZAFER DÖNÜŞÜ: MUSTAFA KEMAL PAŞA ANKARADA

Mutafa Kemal Paşa, bu büyük zaferden sonra Ankaraya döndü. Ankaralılar yollara döküldüler, O’nun geçeceği yollara halılar serdiler; zafer sevinci ile kurbanlar kestiler.

Mustafa Kemal Paşa, Büyük Millet Meclisine gitti; orada milletvekillerine şunları söyledi:

-Ordularımız, verdiğiniz görevi şanla, şerefle yerine getirdi. Şimdi hepimiz mutluyuz. Fakat işlerimiz bitmemiştir. Bizi daha çetin işler bekliyor.

CUMHURİYETİN KURULUŞU

Mudanyadan sonra İsviçrede Lozan şehrinde bir barış toplantısı yapılacaktı. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa Dışişleri Bakanı seçilai ve Lozana gidecek heyete başkanlık etti.

PADİŞAHLIĞIN KALDIRILMASI

Lozan Barış toplantısını hazırlıyan devletler, İstanbul hükümetinden de delege çağırdılar. İstanbuldaki sözde hükümet, Ankaradaki Büyük Millet Meclisi Başkanlığına bir yazı gönderdi:

-Lozana gidecek delegeleri birlikte seçelim, dedi.

Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa ve bazı milletvekilleri bir kanun tasarısı hazırladılar. Büyük Millet Meclisi başkanlıgına sundular. Tasarı kanunlaşırsa padişahlık kalkaca.. d. Mustafa Kemal Paşa, Mecliste şöyle konuştu:

-Büyük Millet Meclisi ilk kurulduğunda, milletin kendi kendini idare edeceğini ilân etmiştik. Bu millet, Anadoluda düşmanlarla savaşırken İstanbuldaki padişah ve hükümet ne yaptı? Düşmanlarla bir oldu, bizimle uğraştı. Şimdi millet, yurdunu kurtarmıştır. Bunda İstanbuldaki padişah ile hükümetin ne emeği var?

Bu konuşma, Büyük Millet Meclisinde çetin tartışmalara yol açtı. Milletvekilleri ikiye ayrıldılar. Mustafa Kemal Paşa tekrar söz aldı:

-Millet istemedikçe hiç kimse başa geçemez. Padişahlık kaldırılacaktır. Bunu istemiyenler de kim olurlarsa olsunlar, cezaların ı çekeceklerdir, dedi.

Kanun tasarısı kabul edildi. Böylece I Kasım 1922 de padişahlık kaldırıldı. İşgal altındaki İstanbulda bulunan padişah da 17 Kasım 1922 de bir İngiliz zırhlısına bindi, yurt dışına kaçtı.

LOZAN ANTLAŞMASI

Lozan Barış toplantısında çalışmalar, 21 Kasım 1922 de başladı. Fakat görüşmeler çetin tartışmalarla sürüp gidiyordu. Biz, yurdumuzun tam bağımsızlığını ve milletimizin özgürlüğünü istiyorduk. Düşman devletleri ise bizden Osmanlı Devletinin hesabın ı soruyorlardı. Sonunda istediklerimizi kabul ettirdik. 24 Temmuz 1923 te Lozan Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma, bizim için bir barış zaferi oldu.

ANKARANIN BAŞKENT OLUŞU

Lozan barışından sonra birçok kimseler, hükümetin İstanbula gideceği düşüncesini yaydılar. Fakat Mustafa Kemal Paşa, Ankaranın başkent olmasını uygun buluyordu. Bunun için bir kanun tasarısı hazırlattı. Bu tasarı 13 Ekim 1923 te kabul edildi. Yeni Türk Devletinin başkenti artık Ankara idi.

CUMHURİYETİN İLÂNI

Mustafa Kemal Paşa, yeni Türk Devletine yeni bir düzen vermenin zamanı geldiğine inanıyordu. Padişahlık kaldırılmıştı. Yapılacak iş, cumhuriyeti ilân etmekti.

Mustafa Kemal Paşa, bir akşam, güvendiği bazı arkadaşlarını yemeğe çağırdı. Sofrada onlara:

-Yarın cumhuriyeti ilân edeceğiz, dedi.

Yemekten sonra yalnız İsmet Paşa, Mustafa Kemal Paşanın yanında kaldı. Bir kanun tasarısı hazırladılar. Bu tasarının birinci maddesinde: ‘vTürkiye Devletinin idare şekli cumhuriyettir.” yazılı idi.

Ertesi gün, yani 29 Ekim 1923 te, Büyük Millet Melisi toplandı. Mustafa Kemal Paşanın hazırladığı kanun tasarısını Meclis kabul etti. Milletvekilleri ayağa kalktılar:

-Yaşasın cumhuriyet! diye bağırdılar.

Böylece cumhuriyet ilân edildi.

İLK CUMHURBAŞKANI SEÇİMİ

Sıra, cumhurbaşkanının seçilmesine gelmişti. Bütün oylar, Mustafa Kemal Paşaya verildi. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa kürsüye çıktı. Kısa bir konuşma yaptı ve şöyle dedi:

-Arkadaşlar, şu son yıllarda büyük olaylarla karşılaştık. Milletimiz kendisini uçurumun kenarından kurtardı. Bugünkü mutlu sonucu, büyük milletimize borçluyuz. Kabul ettiğimiz kanunla, aslında var olan cumhuriyetin adını koyuyoruz. Beni Cumhurbaşkanı seçtiğiniz için hepinize teşekkür ederim. Türkiye Cumhuriyeti başarı kazanacaktır. Türk milleti mutlu olacaktır.

Cumhuriyetin ilânı üzerine yurdun her yerinde haftalarca süren şenlikler yapıldı.

Çetin savaşlardan sonra yurdu düşmanlardan kurtarmıştık; padişahlığı kaldırmıştık; Halk idaresi olan cumhuriyeti kurmuştuk.

Büyük vatan evlâdı, Gazi Mustafa Kemal Paşa (ATATÜRK) Türk milletine yeni bir yol açmıştı. Artık Türk milleti yeni ve şerefli bir yaşama çağına girmişti. I. borçlu olmak to owe İZMİR YOLUNDA DÎN VE İSLÂMLIĞIN TEMELLERİ * >

II. savaşa tutuşmak

silâhları bırakmak

yüreği kan ağlamak

sayıp dökmek

aklı başından gitmek

fırsat gözlemek yahut kollamak

can atmak

yola getirmek

olup biten

ilerigelen

göze almak

üstün çıkmak

alt etmek

başı dara gelmek

III. 1. İnönü Savaşı neden önemlidir?

2. Büyük Millet Meclisi ne zaman ve nasıl kuruldu? Seçimler hakkında ne biliyorsunuz?

3. Kurtuluş Savaşında Yunanlıların ne rolü olmuştur?

GÜZEL YURDUM v

DAĞLAR VE ORMANLAR MEMLEKETİ

Aşağıdaki yazı, Reşat Nuri Güntekinin Anadolu NotXarı adlı eserinden alınmıştır. Yazar, bu yazısında yurdumuzun dağlık ve ormanlık bir yöresini tanıtıyor. Yazar, yalnızca buraların görünüşünü bize tanıtmakla kalmıyor; kendi duygularını da anlatıyor.

Bolunun, Safranbolu tarafının çok değişik bir görünüşü vardır. Burası dağlar ve ormanlar memleketidir.

Bir ovanın ortasında durup bu dağlara bakarsak, gözümüzün alışmadığı şeyler görürüz.

Dağlar birbiri ardınca ta uzaklara gider. Bu dağların geride olanlarından birtakımı çok yüksektir.

Başka memleketlerde bu kadar yükseklikte yalnız bulutları görürüz. Bunlar, sanki başka bir dünyanın dağları gibidir. Biz, sıradağların tepelerini, çoğu zaman, düz bir çizgi gibi görürüz. Oysa bu tepeler testere ağzı gibidir. Bu görünüz bize bambaşka bir duygu verir.

Doktorlar “meydan korkusu” diye bir sinir hastalığı olduğunu söylerler. Buna tutulan hastanın, geniş ve boş meydanlara baktığı zaman, minareye çıkan bir adam gibi, başi, döner, ürkermiş. İnsan bu dağlık ve ormanlık yerlerde, uzaklara, yüksekliklere ve derinliklere baktığı zaman buna benzer bir korku duyuyor.

BOZKIRLAR

Yurdumuzun her bölgesinin ayrı bir güzelliği, ayrı bir görünüşü vardır. İşte Reşat Nuri Güntekin, aşağıdaki yazısında bizlere orta Anadolu bölgesini anlatıyor. Bu yazı, yazarın Anadolu Notları’ndan alınmıştır.

Şimdi de orta Anadoluya, isteplere yönelelim.

Trenle yolculuk ediyorsunuz. Sabahleyin serin bir hava içinde uyanıyorsunuz. Ortalık ışık içinde. Pencereden bakıyorsunuz, bir ova. Hafif dalgalı bir yeşillik. Bunun altında esmer bir toprak… Sonra yine tepeler ve dağlar…

Millî Eğitim Bakanlığı Halk Eğitimi Yayınları’ndan alınmıştır

yore side, suburb

cizgi (hat) line

oysa (halbuki) whereas

testere saw

ürkmek to be frightened, to start with fear

yönelmek to turn towards

dalga wave

esnjer dark in complexion

Biraz uzakta, bir çocuk kalemiyle çizilmiş resimlere benziyen, incecik söğütler ve sazlar görünüyor. Bunların bir sıraya dizilmiş olmalarından anlıyoruz ki orada kurumuş bir dere yatağı var.

Daha ötede, ağaran yoldan bazı bazı yolcu geçiyor. Buradan da arada sırada su geçiyor olmalı.

Kıraç höyüklerde, tepelerde, insan elinden çıkmış gibi bir şey vardır. Sanki çok eski zamanlarda birtakım dev insanlar yaşamışlar da, burada yarmalar, kovuklar açmışlar. Kaleler, kulelerle bir dev memleketi yapmaya çalışmışlar, İnsan etrafa bakınca bu duyguya kapılıyor.

KARADENİZ KIYILARINDA KIŞ

Bu yazı, Yakup Kadri Karaosmanoğlunun Hüküm Gecesi adlı romanından alınmıştır. Bu parçada, Karadeniz kıyılarının kış aylarındaki durumu anlatılmaktadır. Oralı olanlar, yazarın anlattıklarını daha iyi gözlerinin önüne getirebileceklerdir.

Anadolu topraklarına kış ağır gelir. Gittikçe artan bir belâ gibi çöker. Havada, suda ve toprakta meydana gelen değişiklikler dünyanın sonu geldiğini anlatır gibidir. Hele Karadeniz kıyıları, kıyamet gününden bir örnek sayılır.

Deniz, günlerce, bazan da haftalarca hiç durmadan kükrer. Yalçın kayalardan akan sellerin arasında sıkışmış olan kasabalar, batmış bir geminin su üstündeki kısımlarını andırır. Bunun içindeki insanlar da, deniz altında yaşıyan acaip yaratıklara benzer.

Arasıra rüzgâr durur, dalgalar da hafifler gibi olur. Ufuktan bir vapurun direkleri görülür. İnsanlar kıyıya birikir; fakat sonra vapurun buraya uğramadan gideceği anlaşılır.

O zaman birtakım balıkçı ve kayıkçı çocukları, küme küme, kayalara çıkarlar. Soğuktan şişmiş, çatlamış ayaklarının üstünde zıplarlar. Sanki o uzaklaşan gemiyi selâmlıyorlarmış gibi ıslıklar ve çığlıklarla seslenmeye başlarlar.

Bu çocuk oyunu, insana vapurun kıyıya yaklaşırken uzaklaşıvermesi kadar üzüntü verir.

Şu karşıdaki evden görülen tek manzara ve işitilen tek ses budur.

Bu ev, fırtınalı bir havada, açık denizde yelkeni parçalanmış küçük bir gemiye benzer. Rüzgâr esince her tarafı vahşi bir sesle çatırdamaya başlar. Her delikten ayrı feryat çıkar. Çatı, yıkılacakmış

gibi sarsılır. Sanki göze görünmiyen birtakım yaratıklar çatının üzerinde tepinip koşmaktadırlar.

s’dğüt willow

saz reed

dere stream, brook

ağarmak to become white, visible in light

akcıl whitish

kırac arid, unfit for cultivation

höyuk artificial mound, tumulus

kovuk cave, cavity

kale fortification

kule tower

bela curse, calamity

kıyamet Doomsday

kukremek to roar

acaip strange

direk pillar, pole, mast

küme heap, pile, mass

şismek to swell

catlamak to crack

zıplamak to hop, to jump up and down

ıslık whistle

cıglık scream

çatırdamak to crackle

feryat wail, cry for help

delik hole

catı roof

sarsılmak to be shaken

tepinmek to kick and stamp

TOROS ETEKLERİ

Türkiyemizin Akdenize bakan güney taraflarının baska bir gorünus,ü vardır. Yaşar Kemalin İnce Memet adlı romanından alınan bu yazıda, Akdeniz kıyıları ile Çukurovanın değişik gorünüşleri anlatılıyor.

Toros dağlarının etekleri ta Akdenizden başlar; doruklara kadar yavas, yava§ yükselir. Akdeniz in üstünde her vakit ak ak bulutlar salınır. Kıyılar dümdüz, cilâlanmıs, gibi duz, killi topraktır.

Bu kıyılar, saatlerce gitseniz, ic taraflara kadar deniz kokar, tuz kokar.

Duz, killi, sürülmüs, topraklardan sonra Çukurovanın bukleri başlar. BUkler, sık çalılar, kanas,lar, boğürtlenler, yaban asmaları, sazlarla kaplı, koyu yes.il, ucu bucağı belirsiz alanlardır. Bunlar, karanlık bir onnandan daha gür, daha karanlıkims, gibi gelir insana.

Biraz daha iceriye doğru Osmaniyeden İslahiye taraflarına gidilirse bataklıklara varılır.

Bataklıklar yaz aylarında fıkır fıkır kaynar. Kirli ve pistir. Kokudan yanına yaklaşılmaz. Çürumüs, saz, curümuş toprak kokar. Kışın ise duru, pırıl pırıl taskın bir sudur. Yazın otlardan, sazlardan suyun yüzü gozukmez. Kıs,ı n ise qarşaf gibi acılır.

Bataklıklar gecildikten sonra, tekrar surülmüs, tarlalara gelinir. Toprak, yağlı, is,ıl ıs,ıldır. Bire kırk, bire elli vermeye hazırdır. Sıcacık, yumuşacıktır.

Üstleri, ağır kokulu mersin ağaçlarıyla kaplı tepeler geçildikten sonra, kayalar birdenbire başlar. İnsan birden urker. Kayalarla birlikte çam ağaqları da bas,lar. Çamların birer billur gibi parıldıyan sakızları, buralarda toprağa sızar. İlk çamlar geçildikten sonra gene düzlüklere varılır. Bu duzlükler verimsiz, kıraç mı kırafj. . .

Buralarda Torosun karlı dorukları, yanındaynu^ssın, elini uzatsan tutacakmışsın gibi gozukür.

UÇAK YOLCULUĞU

Nurullah Ataç, bu yazısında, uçak yolculuğunun zevkini, rahatlığını ve kolaylığını anlatıyor. Uçağa binmekten korkmanın ne kadar yersiz olduğunu gösteriyor. Yazı, Günlerin Getirdiği adlı kitaptan alınmıştır.

Bilmem hiç uçağa bindiniz mi? Binmedinizse bir deneyin. Bir daha trenle vapurla yolculuk etmek istemezsiniz. İkisini de artık pek eski birer taşıt saymaya başlarsınız.

Uçağın korkulacak, insan yüreğini oynatacak bir şeyi yok. Biniyorsunuz, oturuyorsunuz; sanki büyükçe, daha rahat bir otomobildesiniz. Bir de bakıyorsunuz ki havadasınız.

Uçak mademki yükselmiş gidiyor, siz de anlıyorsunuz ki düşmesi için hiçbir sebep yoktur. İçiniz rahatlıyor. Pencereden bakıyorsunuz.

Üstlerinden bakıldı mı bulutların seyrine doyum olmuyor. Suya da benziyor, dağa da. Hele uzaktan bazı irileri gözüküyor, sanki birer buzdağı. Ama benzetip de ne olacak? Bulut işte. Her zaman olduğu gibi altından değil üstün den görülmüş bulut.

Yukardan baktınız mı, dünya daha şirin görünüyor. Şehirleri toptan görüyorsunuz. Hani çocukların oyuncakları vardır; küçük küçük kesilmiş, kimi dört döşe, kimi yuvarlak, kiminin ucu sivri tahta parçaları. Şehirler işte onlarla yapılmışa benziyor. Bakın insanlarda bir değişiklik yok. Hiçbiri gözükmüyor.

Uçağa binin.. İnsan zamanına uymalı. Bizim zamanımızda yolculuk da hız istiyor. Uçakla yolculuğun tehlikesi varmış! Kim demiş? Dünyada uçakla yolculuk etmiş, gene de eden binlerce insan var; bir şey mi olmuşlar? Tehlike her yerde olur diye hiçbir iş görmiyecek misiniz? Uçak yolculuğu, bugünkü halinde, hiçbir yolculuktan daha tehlikeli değil.

İnsan keyfetmek için vapura, trene, öyle yavaş giden taşıtlara binebilir. Bizim çocukluğumuzda öküz arabasına binip kırlara gidilirdi. Onun gibi bir şey Yoksa iş için uçağa binilir. Buna razı değilseniz, zamanınızın dışında yaşıyorsunuz demektir.

Aşağıdaki yazı, Fikret Adilin Beyaz Yollar; Mavi Deniz adlı kitabından alınmıştır. Yazar, bir kaptıkaçtı ile Balıkesirden Izmire gitmiştir. Bu yazıda, yolda neler gördüğünü, neler düşündüğünü anlatıyor.

Saat 8 de iki gece misafir kaldığım Balıkesirden ayrıldım. Yol, traktör ve römork dolusu süslenmiş köylülerle dolu. Kurtuluş bayramı için şehre akın ediyorlar. Tek başlarına, merkeplerine binmiş gelenler de var. Ah bu merkepler! Bu Anadolunun canlı motorları.

Bugün Bigadiçin de pazarı var. Şenlik içinde. Karayol adını taşıyan bir yokuş tırmanıyoruz. Yanımızda ova bir harita gibi uzanıyor. Dar bir boğazdan Karaçay akıyor. Tozdan saçlarımız, kaşlarımız, kirpiklerimiz bembeyaz oldu.

İşte Sındırgıdayız. Buraya bir saatte geldik. Yol artık Manisaya kadar asfalt. Yalnız rahat rahat ilerliyemiyoruz. Toz yok; ama, buna karşılık davar ve çocuklar var. İkide bir onlara raslıyoruz. Çekilmiyorlar. Sanki karşıdan karşıya geçmek için bir otomobil gelsin diye bekliyorlar.

Şimdi çamlar arasından dağa yükseliyoruz. Ne güzel korular geçiyoruz! Çıplak yamaçlara bakıyorum, neden oraları konuşuyoruz. Yer yer yolun kenarına bırakılmış çam kütüklerinı görüyorum. Neden mi? Çıra almak için böyle yapıyorlar. Sonra ağaç kuruyor, ölüyor.

En iyisi… en iyisi şurada durup birer ayran içmek. İşte gazino adı verilen bir barakaya geldik. Çamlar içinde çok güzel bir yer. Ulubattaki düşünceler gene bastırıyor. Buralara ne güzel hanlar yapılır! Havası, suyu, manzarası bu kadar güzel olan bir yerde neden birkaç gün kalınmasın?

“Başlamış” isimli bir köyden geçip Akhisar ovasına inmeye başlıyoruz. Çamların serinliği geride kaldı, sıcak bastırıyor. Akhisarda yol ya çok fena. Ağaçlar bozuk yollarda beyaz, asfalt yollarda yeşil. Bu tütün şehri ovada, ama hisarını göremiyoruz, Saat 10.2 5; İzmire yüz kilometre var.

Kapaklı, Yeniköy isimli iki köyden geçiyoruz. Yeniköye gelirken yol üstünde iri siyah bir leke görünüyor. Bir eşek. Vah zavallı! Kamyon ezmiş. Orada ayakları havada bırakılmış, yatıyor. Süratin felâket olduğuna canlı bir örnek gibi. Gözüm kaptıkaçtının kilometre saatine ilişiyor. Doksan beş kilometre yapıyoruz. Yarım saat sonra Manisadayız.

kaptıkactı minibus

römork a trailer hitched onto a tractor

akın etmek to invade

merkep (eşek) donkey

yokuş slope

koru grove

yamac side of a hill

qam pine

kutük log

cıra chip of pitch pine wood

baraka hut, shed

hisar fort, fortress

leke stain, spot

İşte tren yolundan gectik. Manisa Anadoltinun en eski şehirlerinden biridir. Bu şehrin Osmanlı tarihindeki onemli yerini düşünliyorum. Koca Sinanın son eseri diye bilinen Muradiye Camisi buradadır. Manisadan durmadan geçiyoruz. Gocmenler icin yapılmıs. evler asker gibi sıralanmış. İlerde askerler talim yapıyorlar. İki gGn sonra Manisanın kurtulus. bayramı. Büyük bir hazırlık var.

İzmir kırk sekiz kilometre otede. İlerliyoruz, sert dönemeçli yamaçlardan geçiyoruz. Sibildağı, İzmire yaklaştıkca kayboluyor. İşte, bir dönemecte İzmir gorUndü, kayboldu. tJcüncü donemecte tekrar cıktı. Korf ez, güneşin altında ayna gibi parlıyor. Yükselen buhar pırıltısı gozleri kamaştırıyor. Boyle, birinde kaybolup oteki donemecte gortinen İzmir, başını cevirip “Cee…” diyen yaramaz bir kız çocuğuna benziyor.

ARABA YOLCULUGU

Aşağıdaki hikâye, Memduh §evket Esendalın Otlakcı adlı kitabından alınmıştır. Yazar, bir yolculuk süresince neler görmüş, neler duymus.sa bizlere anlatmaya çalışıyor.

Geceden yola cıktık. Ayaz vardı. Gün biraz yükselince gecenin soğuğu yerine yakıcı bir sıcak kırları kapladı. Yaylının eskimis, deri kaplı tentesi kızdıkça beni de ağırlık basmaya baqsladı. Uyukluyordum.

Arabacı, uzun boylu, yirmi yaşlarında kadar, yanık yüzlü, eğri bakıs.lı bir oğlan. 0 da uyuklıyacak gibi duruyor. Sinekler bırakırsa belki atlar bile uyuyacaklar. D’drt yanımız dalgasız, dümdüz bir ova. Bir ufacık tepecik bile yok. Ovanın yüzlinde sanki kızgın alevler ucuşuyor.

GVln ilerledikçe, uzaktan kararan dağlar akqıl bir sisle buğulandı. Arasıra gozlerimi acıp bakıyorum. Dagiar hep o dag”lar, ova hep o ova. Sanki hie yerimizden kımıldamamışız.

Arabacıya:

-Sür bakalım şu senin atları, gidelim, diyorum.

Arabacı dizginleri tartıyor, kamçısı ile gonülsüzce vuruyor. Atlar hie aldırmıyorlar. Ben de yeniden uyuklamaya başlıyorum. En sonunda arabanın icine uzandım, Uyumuşum.

talim drill, exercise

pırıltı glimmer kamas,tırmak to dazzle

ayaz strong cold wind

yaylı horse-drawn carriage with springs

tente awning

uyuklamak to snooze, to doze off

eğri crooked, slanted

buğu vapor, fog

kımıldamak to move slightly, to stir

dizgin reign

tartmak to weigh

kamcı whip

Uyandım. Araba duruyor. Arabacı da atları çözüyor. Nereleri geçmişiz, nerelere varmışız, bilmiyorum. Bir han avlusundayız. Avlunun etrafında yıkılmış duvarlar, damları çökmüş odalar var.

Odaya girdim. Burası karanlık, serin bir yer. Gözlerim bu karanlığa alışınca, bir yanda bir seki, onun karşısında boş bir ocak gördüm. Yanında, duvara dayanmış dolu iki çuval duruyor. Sekinin yarısına kadar eski bir kilim serilmiş. Kilimin üstüne çıktım. Orada sekinin toprak olan yerine uzandım. Biraz sonra hancı ile arabacı da geldiler. Boş ocağın başına gidip konuşmaya başladılar.

TAL TEPESİNİ NASIL AŞTIK?

Aşağıdaki parça Selâhattin Şimşek tarafından yazılan Hakâri Dedikleri adlı eserden alınmıştır. Tal, Hakâriye giden yol üzerinde bir dağdır. Yazar bu yazısında, yurdumuzun çok damlık olan güney doğu bölgesinde yaptığı bir yolculumu ve Tal dağını nasıl aştıklarını anlatıyor.

Zap vadisini dolanmak güçtü. Hem beş günde Hakâriye varacaktık hem de boyuna yaya gidecektik. Bu kadar yaya yolculuğa can mı dayanırdı?

Yol boyunca birçok yerde katıra biniyorduk. Asıl zorluk, Tal tepesini aşmaktı. Tal tepesi korkunç bir tepe. Eteğine gelip dayanmışız. Burayı yarın aşacaktık. Yarın tam öğle üstü tepeye tırmanmış olacaktık.

Katırcıya sorduk:

– Taldan ne haber? Aşabilecek miyiz?
-Havadisler iyi gelmiyor, dedi.

Fazla zaman geçiremezdik. Hazır yol verilmişken yola çıkmalıydık. Giyinmek, kahvaltı etmek çabuk oldu. Bu arada gerekli bilgileri de bize veriyorlardı:

– Tehlike görünce dönün.

– Çıkarken durmayın, hızlı çıkın:

– Katırlarınızın izinden ayrılmayın.

– Uykunuz gelirse; ya da tatlı bir rahatlık, bir ağırlık duyarsanız sakın durmayın, yürüyün.

– Tam tepeyi koşarak aşın. Dereye ininceye kadar yuvarlanın. Buna benzer daha bir sürü öğütler.

Tal tepesi yine bulutluydu, ama bulutlar tehlikeli değilmiş.

Katırlara binip sürdük. Yerli katırlara güvenimiz tam. İz olmadığı yerde de yolu buluyorlar. Sağlam yapılı hayvanlar.

Kuşluk vakti tepeye yaklaşıyoruz. Yol, dolana dolana çıkıyor. Dağın doruğu görünmüyor. Böylece iki saat çıkıyoruz. Sonra yol dikleşiyor. Katırlardan iniyoruz. Diz boyu kar. Dizlere kuvvet.

– Daha çok mu? diye katırcıya soruyorum.

– Çok beyim çok, diyor. Hava bir açılıp bir kapanıyor. Bir dakikası bir dakikasına uymuyor. Çıktıkça da soğuyor.

Arasıra yol kayboluyor. Tipi doldurmuş. Yerli katırlar yolu yaman çıkıyor.

Yorgunluk başlıyor. Adımlar gittikçe daralıyor. Soluğumuz sıklaşıyor.

Yola çıkmadan önce söylenenler kulağımızda küpe. İnadına dayanıyoruz. Dağın doruğu gözümüzde dev gibi oluyor. Orayı bir atlıyabilsek…

Korkumuzu dışarı vuruyoruz. Katırcı hiç konuşmuyor. Katırlara habire “deh” diyor. Dalga dalga rüzgâr geliyor. Tam tepede gelmeseydi bari…

Eğer rüzgâr gelirse, durmak olmadığı gibi yürümek de olamazdı. Korku ile yürüyoruz.

Bir kara taşın yanından geçiyorduk. Katırcı kendiliğinden ilk olarak konuştu:

– Az kaldı beyim, az.

Taşı gösterdi. Katırları eğleyip ufak bir mola verdi. Yüklerini, kemerlerini yokladı. Kendi çarığını da sıkıladı. Ağzını, gözünü iyice sardı. Onun yaptıklarını biz de yapıyorduk. Sonra bize dönüp “Hazır mısınız?” der gibi baktı. Bir de dağın doruğuna.

Rüzgâr diner gibi olmuştu. Karartı dağılmıştı. Katırcının gözlerinin içinde bir umut ışığı parlıyordu. Sarılıp sarmalandıktan sonra “Haydi bismillâh!” dedi.

Sanki bize yeni bir kuvvet gelmişti. Yorgunluğumuzu unutmuştuk. Canın gerçekten tatlı olduğunu bu anda anlıyorduk.

Yürüyor muyduk, uçuyor muyduk, farkında değildik.

dolanmak to wander around, to go round

in a circle

katır mule

dik steep

diz knee

adım pace

dar narrow

soluk (nefes) breath

inat obstinacy

doruk summit, peak

mola rest, pause

dinmek to cease

Katırcı:

– Koşun! dedi.

Aşıyorduk. Karışık, tatlı bir sevinçle koştuk. Her yanımız bir bulut denizi idi. Daha yukarıda bir şey yoktu. Görünmüyordu.

Arkadaşım ile gülüşerek Tal’ı aştık.
Katırcı:

– Geçmiş olsun beyim, dedi.

– Geçmiş olsun, dedik

lnmek kolaydı, çünkü karşıda Hakirinin testere tepesi görünüyordu.

YILANLI KALE

Aşağıdaki parça Nazmi Sevgenin Anadolu Kaleleri adlı eserinden alınmıştır. Yazar, bu yazısında Çukurovada bulunan eski bir kaleyi tanıtıyor.

Bilmem, Adanadan Ceyhana doğru trenle ya da otobüsle gittiniz mi?

Sirkeli istasyonunu geçtikten sonra, yolun solunda bir kale görünür. Yalçın kayalıklı bir tepe üzerinde kurulmuş, yüksek bir kale. Ustaca yapılmış bu güzel kalenin adı “Yılanlı Kale” dir. Çukurovada Yılanlı Kale gibi başka kalelere de raslanır. Çünkü burası pek eski zamanlardan beri birçok devletlerin eline geçmiştir. Çukurovayı eline geçiren her devlet, burasını başka devletlerden korumak için kaleler yaptırmıştır. Eskiden kaleler birer önemli korunma araçlarıydı. İşte “Yılanlı Kale” de bu amaçla kurulmuş kalelerin en önemlilerindendir. Çünkü kervan yolu üzerindeydi ve çok da kuvvetlendirilmişti.

Kale, uzunlamasına yapılmıştır. Dört yüzü vardır. Çevresi 700 metre kadardır. Sekiz tane burcu vardır. Burçlar ile araları mazgallıdır. Kale duvarları tentene gibi işlenmiştir. Mazgalların ortaları da silâh atmak için deliklidir.

Kalenin Adana – Ceyhan yoluna bakan bir tek demir kapısı vardır. Kapının üstünde, kapalı savunma mazgalları görülür. İçerdeki meydanlıktan dört yana çıkan merdivenler çok düzgündür. Burçlar ikişer katlıdır.

Halk şimdi bu kaleye daha çok “Şahmaran Kalesi” der.

Bu kale içinde eskiden Şeyh Meram adında birisi yılan yetiştirirmiş. Onun için kaleye bu adın verilmiş olduğu söylenmektedir.

BİZİM ANADOLU

Bu memleket niçin bizim? Dört yüz atlıyla Orta Asya’dan gelip fethettiğimiz için mi? Böyle diyenler gerçekten benimsemiyor, anayurt saymıyorlar bu memleketi. Gurbette biliyorlar kendilerini yaşadıkları yerde. Hititler, Frikyalılar, Yunanlılar, Farslar, Romalılar, Bizanslılar, Moğollar da fethetmişler Anadolu’yu. Ne olmuş sonunda? Anadolu onların değil, onlar Anadolu’nun malı olmuş.

Bu memleket bizim olduğu için bizim, fethettiğimiz için değil. Aramızda dışarıdan gelmeler çoğunluk olsa bile -ki değil elbette- kaynaşmış, halleşmiş hepsi. Fetheden de biziz artık, fethedilen de. Eriten biziz, eriyen de. Biz bu toprakları yuğurmuşuz, bu topraklar da bizi. Onun için en eskiden en yeniye ne varsa yurdumuzda öz malımızdır bizim. Halkımızın tarihi Anadolu’nun tarihidir. Paganmışız bir zaman, sonra hıristiyan olmuşuz, sonra müslüman. Tapınakları kuran da bu halkmış, kiliseleri de, camileri de. Bembeyaz tiyatroları dolduran da bizmişiz, karanlık kervansarayları da. Kâh bozkıra çalmışız, kâh mavi denize. Sayısız devletler, medeniyetler bizim sırtımızda yükselmiş, bizim sırtımızda çökmüş. Yetmiş iki dil konuşmuşuz Türkçede karar kılmazdan önce. Hepsinin tadı kalmış damağımızda. Aylarımızın, günlerimizin, köylerimizin, adlarına bakın. Ne değişik eller, ne değişik halk oyunlarında tutuşmuş, ne horonlara, ne halaylara girmişiz. Doğuyla batı sarmaş dolaş olmuş bizim içimizde. Ya o ya bu değil, hem o hem buyuz biz. Anadolu Mevlâna ile demiş ki:

Gel, gel, kim olursan ol, gel
Kâfir ol, ateşe tap, puta tap, yine gel
Bu bizim dergâh umutsuzların yeri değil
Yüz kere bozmuşsan da tövbeni yine gel.

Biz bir başka türlü Türk, bir başka türlü müslümanız. Mayamızda en ağır basan, bu medeniyetler beşiği Anadolu’dur.

benimsemedik. O Homeros ki gönlünün bütün sıcaklığını Anadolu’ya vermiş. Troyayı yıkanlara karşı için için duyduğu öfkeyi butün baskılara rağmen belirtmiş en candan övdüğü Akhilleus değil Hektor olmuş.

Selçuk ve Osmanlı atalarımız, en uyanık zamanlarında, Rum diyarı dedikleri Anadolu’daki Antik değerlerle uzlaşma kaynaşma yollarını aramışlar. Ne var ki bu uyanık günler kısa sürmüş, softalar her yerde ve her zaman açılma gayretlerimizin hakkından gelmiş ve İslâmlık öncesi kültür değerlerimizin yüze çıkmasını önlemişler. Yoksa eski Yunan sevgisi bizde çoktan, meselâ Mevlâna yahut Fatih zamanında başlıyabilirdi. Bununla beraber Anadolu’da ilk Hırestiyanların yıktıkları Antik eserler yanında bizim yıktıklarımız hiç kalır. Bodrum Kalesini yapan Saint-Jean Chevalier’leri bu kaleyi yapmak için nice pagan anıtlarını yerle bir ettiklerini övüne övüne anlatırlar, Bizans’ın yıkıp kilise yapıldığı Antik eserler saymakla bitmez. Bizse kiliseleri bile cami yaparak korumuşuz. Fatih, Bizans mozayikleri için: “Bunlar benim mücevherlerimdir, dokunmayın” demiş softalara. Zaten bizim yıkıcı tarafımızı ne dinimizde aramalı, ne devletimizde, ne de halkımızda: Ne yıkılmışsa softalar yıkmıştır bu memlekette. Cahilliğimizin eline baltayı veren, keyif için, para için yıkanları da destekliyen onlar olmuş. Yalnız yapılmış eserleri yıkmakla kalsalar iyi, yeniden yapma gücünü de körletiyorlar. Tarihten verebileceğimiz sayısız örnekler bir yana, size yepyeni bir tanesini anlatayım. Daha onbeş gün önce Bodrum’da, Cova körfezinde dolaşıyorduk. Bir balıkcıdan şunu öğrendik: Son yıllara kadar balıkçılar kayıklarına oyma, boyama resimler yaparlarmış. Konuştuğumuz balıkçının kendi de tahtaya insan eli oymağa meraklıymış. Bir hoca gelmiş Bodrum’a, sakın ha, demiş, bir daha yapmayın böyle şeyler, çok büyük günahtır, rızkınız kapanır, çarpılırsınız vesaire. O da bırakmış tahtaya insan eli oymayı, ne olur ne olmaz, hoca bizden akıllıdır, diye. Asıl günahı o hoca işlemiş; müslümanlıkta güzel şey yapmak sevaptır, dedikse de balıkçı kulak vermedi bizim

Gelelim şimdi Yunan bahsine. Eski Yunan dünyasını her milletle birlikte bir okul saymamız, insanlığın malı olduğu için benimsememiz bir yana, Anadolu’lu olarak bizim bu kültürdeki payımız en az Yunanistan’ınki kadar büyüktür. Ne var ki biz bu payı yüzyıllarca hor görmüş, kendi malımızın dışarıda değerlendikten sonra tekrar bize gelmesini beklemişiz. önce İskender, ki adı bile bir Anadolu adıymış, ve doğuşunda Artemis Anadolu’dan kalkmış Makedonya’ya gitmiş, sonra Romalılar, ki atalarına kendileri Anadolu’lu demişler, sonra Arap’lar, ki Yunan’ı ikinci, üçüncü ellerden almışlar, sonra Avrupalı’lar, ki çoklarının kıralları aslında Trovalı olmakla övünür, gel zaman git zaman bizden aldıklarını bize satmışlar. Bozdağ’da, Kazdağı’nda, Beş Parmak dağlarında en güzel efsaneleri biz pişirmişiz, eller kotarmış. Anadolu uşağı Homeros’u bir biz kalmışız

sözlerimize. Hoca böylece, belki tâ Eski Yunan dünyasına uzanan bir elimizi kesmiş oluyordu.

Daha eski bir Ege gezisinde de şöyle bir softalıkla karşılaşmıştım. O zamanlar bizim türkülerde, masallarda Yunan efsaneleriyle akrabalıklar aramağa başlamıştım. Anadolu folklorunda çok raslanan üç güzel motifin, İda dağında, yani bizim Bursa yakınındaki Kaz dağında, üç tanrıça arasında Aphrodite’yi seçen Paris efsanesiyle benzerliği yabana atılır cinsten değildi. Hele bir türküde Karacaoğlan yahut adsız bir Anadolu şairi sanki Paris’in ağzından konuşur:

Dç güzel oturmuş bana el eyler
Biri Şemsi, biri Kamer, ille Elif.

Birinin parmağı dopdolu yüzük
Birinin kolunda şık şık bilezik
Büyücünü sevsem küçüğüne yazık
Biri Şemsi, biri Kamer, ille Elif.

Uğradığımız köylerde buna benzer türküler, masallar soruşturuyordum. Bir köy kahvesinde ayni şeyi sorduğum bir genç köylü bana bayağı içerledi. Sen bunları müslüman köylerinde arama; Kızılbaşlarda olur öyle şeyler, dedi. Peki onlar da müslüman değil mi? dedim. Tövbe tövbe, diye yanımdan uzaklaştı köylü. Kusura bakma bey, dedi bir başka köylü; hoca günah sayıyor da biz gayri söylemiyoruz o türküleri. Hangi türküleri? diye sordum. İşte o Şemsili, kamerli türküleri. Sonraları şaşmaz oldum bu hazin tuhaflıklara, ama o gün dona kalmıştım kahvede.

Bir de Horon hikâyemi anlatayım size. On beş yıl önce Euripides’in Bakkhalar tragedyasını Fransızcadan dilimize çevirmiştim. Bu tragedyayı seçmeme sebep de içinde Anadolu’nun önemli bir yer tutmasıydı. Daha başında Dionysos ilk korolarını Anadolu’da Tmolos dağında (Manisa yakınındaki Bozdağ) kurduğunu söyler. Sonra Euripides türlü vesileler bularak Dionysos için Anadolu’da yapılan dansları, Horonları târif eder. Nasıl el ele verip halka halka tepinirlermiş, nasıl ayaklarını yere vurunca başlarını arkaya atarlarmış, Koro başı Euhoy! diye bağırınca nasıl kendilerinden geçesiye hora teperlermiş. Bu dans bana kendi memleketimin, Karadenizin danslarını hatırlattığı için tercümenin önsözünde bizim horonların, kelime bakımından bile, hora tepme sözüle birlikte belki ilk Dionysos Horonlarına bağlandığını yazmaktan kendimi alamamıştım. Halk danslarımızdan hiçbirinin kaynağı doğru dürüst bilinmediğine ve hepsinin de İslâmlık öncesi dinî ayinlerden geldiği su götürmediğine göre böyle bir ihtimalden bahsetmeyi fazla cüretkârlık saymamıştım. Aile büyüklerimden okur yazar, hem de uzun zaman Fransa’da bulunmuş biri beni sıygaya çekti. Ne demek istiyorsun? dedi, yani biz horonumuzu Rumlar’dan mı aldık? Yok, dedim; belki onlar bizden aldı. Ben sadece horonun sandığımızdan çok daha eski kaynakları olabileceğini bu toprakların en eski tarihinden gelebileceğini söylemek istedim. Hangi bu memleket, dedi büyügüm bana; biz Ergenekon’dan getirdik. Sen özbeöz Türk oğlusun, nasıl böyle şeyler söylersin. Horon bizim atalarımızın dansı olmasaydı biz Trabzon’da kimseye horon oynatır mıydık? Baktım iş sarpa sarıyor, sustum. Belki de Horon gerçekten Orta Asya’dan geliyor bilmem. Ama benim bilmek istediğim bir şey var, o da şu: bu memleketin kendi tarihi nerede yaşıyor hâlâ? Biz bu toprakların bütün oyunlarını durdurduk, bütün türkülerini susturduk mu? Ne değerimiz varsa yaşayan, hep dışarıdan mı getirdik? İnsaf gayrı softa kardeş; bırak bizi de benimseyelim vatanımızın tarihini.

Ziya Gökalp’in tarihî zaruretlerle uzak ve meçhul ülkelerde aradığı vatan, anavatan bizim için adaları ve Rumelisiyle Anadolu’dur. Başka yerlerde kardeşlerimiz, uzak yakın akrabalarımız olabilir. Ama Türkiye’nin asıl kökleri Türkiye’ dir. Atatürk’ün dil ve tarih nazariyelerini de yanlış anlamamalı: Bunlar onun bu topraklardaki bütün değerleri benimseme gayretinden doğuyordu. Yunan Türktür demekle biz bu memleketin Yunan’dan önce de sahibiydik, asıl Yunan da zaten Anadolu’dan kopmadır, demek istiyordu. Son yıllarda topraklarımızdan birer birer baş kaldıran Eti tanrılarının gülümseyerek söylemek istedikleri de bu.

OTORAY YOLCULUĞU
Niğde — Kayseri

Niğde’ye yaklaşıyorduk.

Yanımda oturan bir Niğde’li, şehrin eteğini saran ağaç kümeleri arasında pek iyi seçemediğim bir noktayı işaret etti:

– Faruk Nafiz’in hanı, dedi.

Büyük şairin han sahibi olduğu günleri de inşallah görürüz. Fakat yol arkadaşımın bana gösterdiği bina, sadece Faruk Nafiz’in unutulmaz Han Duvarları şiirinde tasvir ettiği han idi.

Kıyafetinden anlaşıldığına göre Niğde’1i arkadaş bir esnaf, yahut işçi idi. Böyle olmakla beraber Han Duvarları’n ı ve Faruk Nafiz’i tanımamasını kabul etmiyor, ateş ve su nev’inden herkesçe malûm şeylerden bahseder gibi iki kelime ile bana maksadını anlattığına inanıyordu.

Güzel şiirin kudreti! İyi yazılmış bir manzum hikâye koskoca bir hanı, koynundaki tapu senedine rağmen asıl sahibinin elinden alıyor, Faruk Nafiz’e malediyordu.

* * *

Niğde ile Kayseri arasındaki yolu, Faruk Nafiz’in İstiklâl Muharebesi senelerinde kona göçe, üç günde aştığı o uzun mesafeyi, ben, bugün otoray denen yeni icat bir alet içinde, âdeta uçarak geçiyorum.

Akşamın beş buçuğunda daha Niğde istasyonunda kahve içiyordum. Sokak fenerleri yanarken Kayseri’de olacağım.

Bisikletin ilk icadı zamanlarında ona verilen şeytan arabası ismini bu otoraya saklamak lâzımmış! Otoray, görünüşte yirmi otuz kişilik büyücek bir otobüs. Fakat ikisi arasında âdeta nalınlı adam ile patenli adam farkı var. Otobüsün mütemadiyen taşla, toprakla boğuşmasına mukabil otoray, cilâlı raylar üzerinde yağ gibi kayıyor.

Ulukışla ile Kayseri arasında günde iki sefer yapan bu arabaların, birine ve ikinci sınıf yolcuları için, şoförün arkasında dört maroken koltuğu, camekânlı bir kapı ile buradan ayrılan geri tarafında da yirmi otuz kişilik kanepesi var.

Bazı şakacı yolcular lüks kısma Lortlar Kamarası, ötekine Avam Kamarası adını takmışlar.

Bu otoray, yolları âdeta çocuk oyuncağına çevirmiş. Meselâ, Kayserili’ler bizim Ada vapurları biletinden daha ucuz bir para ile günübirliğine Bor bahçelerinde eğlenmeğe gidiyorlar.

Bu seyahat, artık yolculuktan usandığım bir zamana rastlamış olmakla beraber, beni atlı karıncaya binmiş bir bayram çocuğu gibi eğlendiriyordu. Otoray, son derece munis bir dekor arasından akıp giderken kâh makinistin omuz başından önümüzdeki yola, kâh arkaya geçerek akşam ışıklariyle sararıp kızaran ovalara bakıyordum.

Yeni bir icat yalnız manzaraları ve hayatı değiştirmekle kalmıyor, duygularımıza, dünyayı görüş tarzımıza da tesir ediyor.Acaba, üzerinde yaşadığımız bu dünyayı kim yarattı? Güneşi, ayı, yıldızları, insanları kim yarattı; bunları kim yoktan var etti? İnsanlar, çok eskiden beri bu soruları kendilerine soruyorlar;

fakat bir türlü bunlara karşılık bulamıyorlardı. Uzun bir süre hep böyle düşünüp durdular. Etraflarına bakıp araştırdılar. Yer, gök, ay, güneş, şimşek neydi? Yoksa bunların her biri ayrı ayrı birer Tanrı mıydı?

İnsanoğlu, bu varlıkları kendine göre güçlü buluyordu. Onlardan korkuyor, çekiniyordu. Bu yüzden onları kutsal sayıyor, onlara karşı çok saygılı davranıyordu.

Böylece birçok Tanrıya birden inanan insan toplulukları ortaya çıktı. O zamanki insanlara göre, yeryüzünde birçok Tanrı vardı. Dünyada olup bitenleri bu Tanrılar idare ediyorlardı. Her Tanrı ayrı bir işle uğraşıyordu. Savaş Tanrısı, Rüzgâr Tanrısı, Deniz Tanrısı, Güzellik Tanrısı gibi birçok Tanrıların varlığına inanıyorlar ve onlara tapıyorlardı. Bu inanış, yüzyıllarca sürdü gitti.

İnsanlar gerçek dine nasıl ulaştılar?

Fakat bir zaman geldi ki, bu yanlış inanca saplanmış insanların arasında duygulu, akıllı, yüksek yaratılışlı kişiler belirdi. Bunlar, insanoğullarına doğru yolu göstermek istediler. Onlara, “Ey insanlar, bu sizin tuttuğunuz yol yanlıştır. Yerde, gökte olup bitenleri görmüyor musunuz? Bunlardan ibret almıyor musunuz? Hiç, bu sizin taptığınız varlıklar gerçek Tanrı olabilir mi? Bu kadar çok ve çeşitli Tanrı olsa ortalıkta dirlik düzenlik kalır mı? Biz, size açıkça bildiriyoruz ki, Tanrı birdir. Her şeyi yaratan, yoktan var eden O’dur. Ondan başka hiçbir Tanrı yoktur; olamaz da. Bizler de yüce Tanrının, sizin aranızdan seçtiği kullarız. Sizlere iyiyi, güzeli, gerçeği öğretmek için gönderdiği peygamberleriz,” dediler.

İnsanların bir kısmı bu sözleri iyi karşıladılar. Bu sözleri söyliyenleri, kendilerine doğru yolu gösteren birer kılavuz olarak benimsediler; peygamber olarak tanıdılar. Onların gösterdiği yoldan gittiler. Bir kısım insanlar ise, onlara inanmadılar. Yine yanlış inançlarında ayak dirediler. Fakat sonunda şu düşünce üstün geldi: “Bu varlıkların bir tek yaratanı var. Her şey onun buyruğuna bağlıdır. Bu bir tek Tanrıya inanacağız, O’nu seveceğiz.

Kulluğu yalnız O’na yapacağız.” İşte gerçek din de buydu.

Bu din, ilk peygamberlerle birlikte gelişmeye başladı. Sonra Musa peygamberle Musevilik, İsa peygamberle Hıristiyanlık ve son peygamber Hz. Muhammedin elçiliğiyle de Müslümanlık ortaya çıktı.

Bütün bu dinlerin temel inançları birbirine uyuyordu. Hemen her zaman peygamberler, Tanrının elçileri olarak, insanlara Tanrının birliğini anlatmışlardı. O’nun, bu evrenin tek yaratanı ve gerçek sahibi olduğunu öğretmişlerdi. Hepsi de insanlara tek doğru yolu göstermişlerdi.

Hazreti Muhammed, peygamberlerin en sonuncusu olarak geldi. Tanrının buyruğuyla O da elçilik görevini yaptı. Müslümanlığı yaymaya, öğretmeye çalıştı. İslâmlığın esaslarını anlattı. İslâmlık büyük bir din haline geldi. Bugün dünyanın çeşitli bölgelerinde beş yüz milyondan fazla Müslüman yaşamaktadır.

Müslümanlığın dayandığı esasları öğrenmek, her Müslüman için din borcudur. Bu esaslar nelerdi? Bunları biliyor, tanıyor musunuz?

Müslümanlığın iki yönü

Müslümanlığın iki yönü vardır.

Birincisi Tanrıya inanmak; O’na kulluk etmektir. İkincisi de Tanrının yarattığı başka insanlarla iyi geçinmektir. Bu ikisi birlikte yürürse, Müslümanlık tam anlamıyla gerçekleşmiş olur.

Bu yüce dine bağlı olanlar, bir yandan Tanrının buyruklarını yerine getirecekler; öbür yandan da kulların haklarını koruyacak, onlarla iyi geçineceklerdir.

Yaptığımız ibadetlerde de bu iki yön yok mudur? İbadetlere bir bakarsak, bunların bir kısmının yalnız Tanrıyla kul arasında olduğunu görürüz. Tanrıya kulluk etmek, o’nun buyruğunu yerine getirmek için namaz kılar, oruç tutarız. Gücümüz yetiyorsa zekât veririz, hacca gideriz. Bunları yapmakla hem Tanrı buyruğunu yerine getirmiş oluruz, hem de başkalarına yardım ederiz.

Şöyle ki: Zekât ve hac, Müslümanlar arasındaki sevgiyi ve bağlılığı artırır; onları birbirlerine karşı saygılı kılar. Varlıklı olanlarla yoksulları birbirine yaklaştırır. Demek ki insanlara yararlı olmak, onlara yardım etmek, dinimizin en başta gelen, en önemli iki yönünden biri oluyor.

Peygamberimiz Hz. Muhammed, “İnsanların en iyisi, başkalarına en çok yararlı olanıdır. En kötüsü ise en zararlı olanıdır.” diye buyuruyor. İşte bu düşünceye bağlı kalarak işlerimize yön verirsek, gerçek insan ve gerçek Müslüman olabiliriz.

İslâm inancının ilkeleri

Müslümanlığın temel inancı şu sözde toplanmıştır:

“La ilâhe illâllah Muhammedün resulullah.” B, “Allahtan başka tanrı yoktur, Hz. Muhammed O’nun kulu ve elçisidir.” demektir. Buna, imanın özü de denir.

Peygamberimiz, dinimizin İlkelerini biraz daha açıklamış, şu beş maddede toplamıştır.

1. Allaha inanmak,

2. Meleklerine inanmak,

3. Kutsal kitaplara ve bu dört kitaptaki peygamberlere

4. Ahiret gününe ve o gün bizden hesap sorulacağına inanmak,

5. Kadere (iyilik ve kötülüğün Allanın bilgisi ve yaratmasiyle olduğuna) inanmak.

NASREDDIN HOCA FIKRALARI

TAVŞANIN SUYU

Hocanın pazarda her zaman kendisinden alış-veriş ettiği bir köylü, bir gün hatırını sormak için evine uğradı, hediye olarak da köyde vurduğu bir tavşanı getirdi. O akşam hoca misafirini ağırladı, güzel bir tavşan haşlaması ikram etti.

Ertesi gün Hocanın evine yabancı bir misafir geldi. Tavşan getiren köylünün dayısı olduğunu söyledi. Hoca nezaketen onu da eve aldı. Tavşan çorbası çıkardı, misafirini ağırladı. İki gün sonra tanımadığı bir adam daha kapısını çaldı, tavşan getiren köylünün amcasının bacanağı olduğunu söyliyerek kurulu sofraya oturdu. Hoca hemen adamın önüne bir kâse su getirdi. Köylü: “Bu da ne?” diye sorunca:

– Ne olacak, dedi, tavşanın suyunun suyunun suyu!

Hocanın evine hırsız girmişti. Hoca bir patırdı duyarak korkuyla dolaba saklandı. Evi boş zanneden hırsız da rahat rahat aradı. Ama para eder bir şey bulamadı. Sonunda dolabı acınca Hocayla karşılaştı. Once korktu sonra baktı ki hoca ondan korkak.

– Ne arıyorsun orada? diye sordu. Hoca hiç bozuntuya vermedi.

– Ah, sorma dostum, evi bomboş bulduğunu gördüm de utancımdan buraya saklandım.

Hoca gece karışiyle konuşurken: “Yarın sabah hava yağmurlu olursa oduna, olmazsa çifte gideceğim” demiş. Karısı: “Aman Efendi ‘İnşaallah’ demeci unutma “diye hatırlatmış. Ama Hoca aldırmamış.

Sabahleyin şehirden dışarı çikınca bir sürü sipahiye raslamış. Bunlardan biri değirmenin yolunu sormuş. Hoca omuzlarını silkerek “bilmem” deyince askerler kızıp Hocayı dövmüş, “Yürü, düş önümüze de yolgöster”; diye itiklemişler. Yağmurda, yaşta Hoca onları değirmene götürmüş.

Gece yarısı yorgunluktan bitkin eve dönüp kapıyı çalmağa başlamış. Karısı: “Kimdir o…” deyince Hoca: “Aç, karıcığım, “Aç, karıcığım, İnşaallah benim! “demiş”.

Hoca bir gün hamama gider. Hamamcılar Hocaya bir eski peştemal bir de eski havlu verir, hiç saygı göstermezler. Hoca bir şey söylemez. Çıkarken on akçe bırakır. Hamamcılar hem şaşar hem de sevinirler.

Bir hafta sonra Hoca yine bu hamama gelir. Bu sefer hamamcılar son derece saygı gösterir, sırmalı havlular, ipek peştemaller verirler. Hoca yine bir şey söylemeden çıkarken bir akçe bırakır. Hamamcılar bu sefer paranın azlığına kızar, “Hoca! Bu ne?” diye sorarlar. Hoca: “Bunda şaşılacak bir şey yok,” der, “Bugün verdiğim bir akçe geçenki hamam içindi. Geçenki de bu günkü hamam için.”

Hoca bir gün pazara gidiyormuş. Mahallenin çocukları on para vermeden düdük ısmarlamışlar. Hoca hepsine, “Peki, peki,” demiş. İçlerinden biri, “Şu parayı al da bana da bir düdük getir,” demiş.

Çocuklar akşam üstü hocanın yolunu beklemişler. Şehre gelince etrafını almışlar: “Hani, Hoca Efendi, bizim siparişlerimiz” deyince Hoca para veren çocuğa düdüğü uzatarak:

“Parayı veren düdüğü çalar” demiş.

Derler ki: “Düğün var falanca yerde.

Kazanlar dolusu pilâvla zerde!

Galiba şimdi de yemek zamanı…”

Görmeyin Hocadaki heyecanı.

Bir anda zihni allak bullak olur.

Ne yapsa da gitse düğün evine?

Düşünür taşınır, careyi bulur.

Çabucacık bir zarf alır eline;

Alı al moru mor, kapıya damlar.

Açıp ne istediğini sorarlar.

-“Bir mektubu var da ev sahibinin;

Onu getirdim…” – “Eh! Buyurun, girin,”

Sırtında samur bir kürk, görünür ev sahibi.

Hoca zarfı eline tutuşturduğu gibi

Geçer kurulur sofranın başına;

Çalakaşık dalar düğün aşına.

Adam bakar bakar zarfın üstüne;

Sonra Hocaya der ki: – “Yahu, bu ne?

Üzeri yazılı değil bu zarfın.”

Hoca içine gömülüp hoşafın:

-“Aceleye geldi, der, af buyurun;

İçi de yazılı değildir onun.”

ATASOZLERİ

Acele işe şeytan karışır.

Aç tavuk düşünde darı görür.

Akacak kan damarda durmaz.

Akıllı düşününceye kadar deli çayı geçer.

Akılsız başın cezasını ayak çeker.

Anlıyana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.
Aşığa Bağdat uzak değil.
Atılan ok geri dönmez.
Ayağını yorganına göre uzat.
Az tamah çok ziyan getirir.

Baca iğri olsa da dumanı doğru çıkar.

Bal tutan parmağını yalar.

Balık baştan kokar.

Bedava sirke baldan tatlıdır.

Beş parmak bir olmaz.

Bir kötünün seksen mahalleye zararı dokunur.
Bir çiçekle yaz olmaz, olursa da haz olmaz.
Bir elin nesi çıkar, iki elin sesi çıkar.
Bugünün işini yarına bırakma.

Bülbülü altın kafese koymuşlar, ‘Ah, vatanım’ demiş,
Büyük başın derdi büyük olur.
Büyük lokma ye, büyük söz söyleme.

Can çıkar huy çıkmaz.

Çalma kapıyı çalarlar kapını.
Çok bilen çok yanılır.
Çürük tahtaya ayak basma.

Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur.
Damlaya damlaya göl olur.

Danışan dağı aşmış danışmayan yolda şaşmış.

Davulun sesi uzaktan hoş gelir.

Denize düşen yılana sarılır.

Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.

Dost ile ye iç, alış veriş yapma.

Düşmez kalkmaz bir Allah.

Eski dost düşman olmaz.
Eski hamam eski tas.
Et tırnaktan ayrılmaz.
Evdeki hesap çarşıya uymaz.

Garip kuşun yuvasını Allah yapar.
Gelen geçer, konan göçer.
Gemisini kurtaran kaptan.
Görünen köy kılavuz istemez.
Gülü seven dikenine katlanır.

Hamama giren terler.

Her koyun kendi bacağından asılır.

Her kafadan bir ses çıkar.

Herkesin bir derdi var, değirmencinin de su.

İki cambaz bir ipte oynamaz,
İki karpuz bir koltuğa sığmaz.
İşleyen demir ışıldar,
İt ürür, kervan yürür.

İyi olacak hastanın hekim ayağına gelir.

Kargayı besle gözünü oysun.

Karga karganın gözünu oymaz.

Kaş yaparken göz çıkarma.

Kazma kuyuyu, kendin düşersin.

Kedi yetişemediği ete, ‘murdardır’ der.

Kendi düşen ağlamaz.

Kesemediğin eli öp.

Kısmetinde varsa kaşığında çıkar.

Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür.

Korkak bezirgân ne kâr eder ne zarar.

Koyuna zorla gönderilen köpekten fayda beklenmez.

Köpeksiz köye kurt gelir.

Köpeği öldürene sürütürler.

Köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı de.

Kulun dediği olmaz, Allanın dediği olur.

Kurunun yanında yaş da yanar.

Lakırdı torbaya girmez,(Alemin ağzı cuval değil ki bağlayasın.)
Lakırdı ile pilâv olmaz.

Minareyi calan kılıfını hazırlar.
Mum dibine ışık vermez.

Ne ekersen onu bicersin.
Ne fol var, ne yumurta.

Ofkeyle kalkan zararla oturur.

Para ile değil, sira ile.

Sabrın sonu selâmettir.

Sabreden dervis, muradına ermis,.

Sabır ile dut yaprağı atlas olur.

Sakınan goze cop batar.

Sakla samanı, gelir zamanı.

Sel gider kum kalır.

Selam verdim, borçlu caktım.

Seninki can da benimki patlıcan mı?

Sert sirke kendi kabına zarar verir.

Sona kalan dona kalır.

Son pişmanlık ele gecmez.

Söz gümuşse sükut altındır.

Su uyur, düs,man uyumaz.

Suyu dolduran da bir, testiyi kıran da.
SükQt ikrardan gelir.

Sütten aifzı yanan yogurdu ufürüp icer.

Tavs,ana, ‘kac’ , tazıya ‘tut’ demek.
Tavs,an dağa küsmus, dağın haberi olmamıs,.

Tekkeyi bekleyen corbasın ı içer.
Tok acın halinden anlamaz.

Ummadığın tas, bas, yarar.

Ozum uzume baka baka kararır.
Üzunrti ye bağını sorma.

Var mı pulun herkes kulun, yok mu pulun, cehennemdir yolun.

Yağmurdan kaçarken doluya tutulma.
Yavuz hırsız ev sahibini bastırır.
Yuvarlanan tas, yosun tutmaz.

Zararan neresinden dönsen kardır.


Seninde bize katılmanı isteriz. Sende BU FORMU eksiksiz doldurarak bize katılıp, yazarlar kadromuzda yer alabilirsin.

Kültür, Sanat ve Araştırma Bloku.

Döküntü Net

Turkish: Basic Course: Graded Reader -1970 (1. Bölüm)

Turkish: Basic Course: Graded Reader -1970 (1. Bölüm)” için bir görüş

  1. Geri bildirim: Araştırmalar -

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön