Turkish: Basic Course: Graded Reader -1970 (2. Bölüm)

Turkish: Basic Course: Graded Reader

KÖŞEBAŞI

(Piyes bütüniyle bir mahallenin sokağında geçmekte
ve mahallenin 24 saatlik hayatı, insanları anla-
tılmaktadır. Bu oyunda mahalle kahvesi önemli bir
yer tutar,)

BİRİNCİ PERDE

-Öğleden evvel-

GAZETECI: -Yazıyor’. Kocasını vuran kadını yazıyor!
BEYAĞABEY: -(Seslenir) Gazeteci!

GAZETECİ: -(Gelirken) Tanin, Tasvir, Vakit, Cumhuriyet…

BEYAĞABEY: -(Parayı verirken) Ver bir Cumhuriyet… (Gazeteci gider.
Beyağabey gazeteyi karıştırır.)

KAHVECİ: -Dünya nasıl, dünya? (sigarasının dumanını savurur.)

BEYAĞABEY: -İngiliz’lerle anlaşma yapıldı; Fransız’larla de konuşuluyor: lâkin doğru dürüst hiçbir şey yok yazılan…

KAHVECİNİN

ÇIRAĞI: -(Kahveleri getirir) Beyabey, hoş geldin!

BEYAĞABEY: -Hoş bulduk, Nuri. (Gazeteyi işaret ederek) İlk sayfada kocaman harflerle cinayet… Gazetelerin de tadı tuzu kalmadı…

K. ÇIRAĞI: -Havadis bizim mahallede! Macit Bey…

BEYAĞABEY: -(Gazeteyi bırakır) Eee?…

K. ÇIRAĞI: -Sizlere ömür!

BEYAĞABEY: -Etme yahu?

KAHVECİ: -Kalender adamdı… Allah rahmet eylesin!
BEYAĞABEY: -Çok ağır diyorlardı…
KAHVECİ: -İnme indi adamcağıza…
K. ÇIRAĞI: -Birdenbire çöktü…

BEYAĞABEY: -Kadın çökertti onu: vır, vır, vır…

KAHVECİ: -Yok Beyabey, yaş yetmiş, iş bitmiş… Kaç senedir onlar karı koca.

Hem, rahmetlik, öyle senin dediğin vır vırla çökecek adam değildi.
İhtiyarladı…

BEYAĞABEY: -Canım, damla damla su bile kayayı oyar. Sen bakma onun son hasta-
lığına. .. Kadın çökertti onu. Vah vah! Allah rahmet eylesin.
Ne iyi adamdı!

KAHVECİ: -“Reis!” diye çağırırdı beni… “Reis!” Ben de ona bizim esnaf

diliyle patron derdim. Macit Bey gitti, bizim reislik de gitti. Mahallenin tadı tuzu kalmadı… Eh, bu kadarmış onun da kısmeti.

SİNEKLİ BAKKAL SOKAĞI

(Sinekli Bakkal romanında İstanbul’un ikinci
Abdülhamit devrindeki hayatı anlatılmaktadır.
Okuyacağınız parça bu romanın başıdır.)

Bu dar arka sokak bulunduğu semtin adını almıştır:
-Sinekli Bakkal.

Evleri hep ahşap ve iki katlı. Köhne çatılar; karşıdan karşıya biribirinin üzerine abanır gibi uzanmış eski zaman saçakları. Ortada baştan başa uzanan bir aralık bir geçit olacak. Doğuda, batıda, bu aralık, renkten renge giren bir ışık yolu olur. Fakat sokağın yanları her zaman serin ve loştur.

Köşenin başında durup bakarsanız her pencerede kırmızı toprak saksılar ve kararmış gaz sandıkları görürsünüz. Saksılarda al, beyaz, mor sardunya, küpe çiçeği, karanfil. Gaz sandıkları da öbek öbek yeşil fesleğen ile dolu. Ta köşede bir mor salkım çardağı, altında civarın en işlek çeşmesi vardır. Bütün bunların arkasında tiyatro dekorunu andıran beyaz, uzun, ince minare. Sürülü kafeslerin arkasında kocakarı başları dizili. Arada dikişlerini bırakır, pencereden pencereye bağıra bağıra dedikodu yaparlar. Sokakta ayağı takunyalı, başı yazma örtülü, eli bakraçlı kadınlar çeşmeye gider, gelirler. Saçları iki örgülü kız çocukları, kapı eşiklerinde sakız çiğner; çakşırı yırtık, yalınayak, başı kabak oğlanlar kırık taşlar arasındaki su birikintileri etrafında çömelmiş, kâğıttan gemi yüzdürürler.

Burası dünyanın herhangi yerindeki bir fukara mahallesinden çok farklı değildir. Mahalleli orada muhabbet eder, konuşur, kavga eder, eğlenir.

MAKEDONYA

Elbasan ve Göriceye gidiyoruz. Şimdi Arnavutluk’ta güvenlik var. Dağlar durulmuş ve tüfek duvara asılmıştır. Elbasana doğru yirmi beş otuz kilometrede telefonlu bir jandarma karakoluna raslıyoruz. Türk ve Bulgar delegeleri, dört kişi iki otomobille yolculuk etmekteyiz.

Yolda İşkombi ovası bomboştur. Bu verimli toprak nufus, kurutma ve sulama beklemektedir. Sırtlarda tek evler var. Arnavut yuvası, hep yüksekte ve bir başınadır.

Arasıra, zeytin korularından geçiyoruz ve büyük bir zeytin ormanı içinden Elbasan’a giriyoruz.

Elbasan’dan sonra tırnakla yolunmuş gibi çıplak dağlar, geri kalmış memleketlerin başlıca ayırmaçlarından biri olan ağaç düşmanlığı…

Şurada, burada kırmızı, beyaz ve kara giyinmiş Arnavut erkek ve kadınları, gelincik gurupları gibi duruyor. Tiran’da hemen herkesin bildiği Türkçe, bir kaynak suyunun bitişi gibi, bozula bozula sönüyor.

Sert bir yokuştan sonra Ohri gölünü gördük. Karşıda yüksek volkan toprağı, üstü karla örtülü, aşağıda bahar akşamının güneşi ve Heybeliada denizinin rengi…

Kenar tepede bir hudut kulübesi var. Ötesi Yugoslavya’dır. Hudut çizgisi Ohri gölünün ortasından geçiyor.

* * *

Görice’ye gece geç vakit geldik.

Görice ve İşkodra Arnavutluğun en bayındır iki şehridir.

Florina’dan Selanik’e giden trene yetişmek için yarın sabah erken kalkağız ve Makedonya dağlarını göreceğiz. Makedonya, Osmanlı saltanatının korkunç kelimesi ve acı anısı!

Hiç görmediğim Selanik için içimde merak ateşi yanıyor.

Sabahleyin yabanî dağları tırmandık. Tepelerin bir dönüş noktasında, tren geçit yerlerindekine benzer bir tahta kapı vardı: Yunan sınırındayız. Bu tahta parçası bir memleketin sonudur.

Bir Arnavut diyor ki:

– Bize eski zamandan bahsediyorsunuz. Şimdi otomobile binsem, on saat sonra sınırdayım. Kara listeler, gümrük, pasaport, karşıma aşılmaz bir duvar çıkıyor. İmparatorluk devrinda kollarımı sallaya sallaya Mekke’ye Basra’ya ve Erzuruma kadar giderdim.

Son sert bir çıkış, Makedonya dağları üstündeyiz. Bahar azala azala, ağaçlar çıplaklaşarak ve karalaşarak, kış ormanı içine girdik. Taze harları çiğniyoruz. Şimdi buradan Florina ovaları, bir tayyareden gibi görünüyor. Kapkara ormandan, yemyeşil bahara doğru iniyoruz.

Sırtlardan birine bir köy sığınmış; bütün bacaları tütüyor. Bu bir Bulgar köyüdür ve bir Rum papazın eline verilmiştir.

İşte Makedonya meselesil Şimdi bu meselenin içinden, tıpkı bu dağdan iner gibi, öyle kolay geçiyorum.

Makedonya, Makedonya, o korkunç isim, bu güzel ve sevgili tabiatı nasıl hatıra getirebilir? Karadeniz tabiatı bundan bin kat daha korkunç değil midir?

Aşağıya bakıyorum. Sırplar önünde geri gelen ordu, o zaman bu yol olmadığı için, işte bu dağların böğrüne saklanıp kalmıştı. Bataklık ve çamur vardı. Askerler at leşinden at leşine basarak yürümekte idiler. Sabahleyin bütün Osmanlı ordusundan, birlikte götürülebilecek bir tek dağ topu. Subay koca Osmanlı imparatorluk ordusunun bu tek topuna hareket emri verdi.

Şimdi o toprakların üstünde bahar, bir gül gibi, bir karanfil gibi açıyor.

Makedonya dağlarının eriyen karlarının serin suları, bu gönül acısını anlamadan akıyor. Kim bilir nereye, Adriyatiğe mi, bizde bir damla tuzu kalmıyan imparatorluk denizlerinden hangisine?

Genç çocuklar, bu sular gibi, okadar yeni, okadar tasasız, eski dağlara yeni yağan karlardan doğuyor.

Her adımda bir kalp kırığı bırakıyorum.

# # *

Florina artık Türk değildir. Şuradan, buradan, Türk evinin bir duvar parçası, bir kerpiç penceresi, kirli çamaşırlar gibi sarkıyor. Arap harfli Florina badana edilerek Rumcası yazılmış. Yeni yazının çerçevesi altında eski yazının badanası, akmış bir kan gibi kurumuştur.

SORULAR: 1. Rumeli nerededir?

2. Yazar buraları gezerken aklından neler geciriyor?

LEYLEK

Geqen gün sokakta, golgeleri mor ve keskin yapan bir Afrika günesi aydınlıkında yürürken, birden damlar tarafından gelen bir leylek gagası tıkırtısile durduro.

Yıllardanberi özledigi dost sese kavu^an kula$ın), bahtiyar ağizlann genis, gülüsü ile gerilmişti. Leylek, yaz mevsiminin kusu değil, yazın kendisidir. Kımiızı gagasının takırtısı, sese cevrilmis, bir sıcak Tenmiuzdur. Bir baca üstünden ufka çizilen bir leylek s,ekli, hayale neler hatırlatraaz:

Maviliği içi bayıltan sonsuz, derin bir gok; yesil ovada gizlenmiş kücük, beyaz bir sehir; yarasaların uçuştugu, kavak ağaclarının hafif hafif sallandıgı yeşil bir aksam…

Sıcak bir Asya gecesi… Damların yan duvarlarına dayanarak, gizli gizli konuşan ve doifacak bakır bir ayı bekliyen karasaclı kırmızı dudaklı altın ve inercan gerdanlıklı kadınlar, aleak bir gece goğüne serpilmis bGyük yıldızlar, bütün bu yıldızlar icinde bir leyleğin düsünen gagası.

Şüphesiz leylek, ressam ve şairi, birtakım karıs,ık ve güzel hayallere cağırmak üzere yaratılmıs, bir kuştur.

BİR KOŞU ŞAMPİYONASI

Araba, yürümeye başlayınca, elleriyle: Dur! der gibi işaretler ederek soluk soluğa koşan biri ortaya çıkmıştı.

Acaba, arkadaşı arabaya binmişti de, o, yetişememiş miydi? Fakat arabada ona tanıdık çıkan, işaretlerine karşılık veren olmamıştı. Demir kapıyı kapadıktan sonra inzibat vazifesini bitirmiş olan biletçi, bilet alana, almayana, eliyle dürterek soruyordu:

– Bilet, beyim… Bilet almayan… Bilet alalım, beyler…

Tramvaya işaret ederek koşan adam, ümidini kesmemişti. Hâlâ koşuyordu.

Tramvay, her vakit köprü üstünde ağırlaşırken, bu sefer, inadına hızlı gidiyordu. Sanki tramvay da gayrete gelmişti; köprüyü âdeta sekerek geçtik, tramvayda binilecek hal ve inecek de yolcu olmadığı için Karaköy’de durmadık, Voyvoda yokuşunu tuttuk.

Tramvayın arkasından koşan adam da, tramvaya yetişmeyi aklına koymuş olacak ki, bütün hızıyla tabanları kaldırmıştı.

Tramvay yol aldıkça, o, gerilemiyor, bilâkis ileri hamle edip hızını arttırıyordu.

Vatman, onunla alay ediyormuş gibi, Bankalar önünde durmadı ve Şişhane yokuşuna tırmanmağa başladık.

İnatçı adam, hâlâ tramvayın arkasından koşuyordu ve bütün tramvay halkı, bu enteresan maçı, heyecanla seyrediyordu.

Acaba yetişebilecek miydi?

Arka sahanlığın penceresini açmıştık. Ona, ellerimizle işaret ediyor, bağırıyorduk:

– Ha gayret… Ha gayret… Aman kesilme!

İddialı bir maç, bir yarış da ancak bu kadar merak ve âlâka ile takip edilebilirdi.

Tramvaydakilerin insafsızlığına şaşıyordum. Kimse elini, zil kayışına götürüp çekiniyordu. 3il çekilse, tramvay durur ve koşan adam da yetişir, binerdi.

Fakat herkes, onun koşmasını, koşarak yetişmesini, daha doğrusu, yetişemeyip mütemadiyen koşmasını istiyordu.

Adamda göğüs dayanıklığına maşallah… O dik Şişhane yokuşunu, habire tırmanıyor. Yokuşun ortasında durur gibi olmuştu. Biz, kesildi, şişti zannettik. Meğer kuvvetini topluyormuş! Oyle şiddetle ileriye hamle etti ki, tramvayla arasında iki metre mesafe kaldı, kalmadı.

Bir hamle daha etse yetişecek. Biz, el çırparak bağırıyoruz:

– Ha gayret… Atıl ileri… Yetişiyorsun. Ha gayret… Herkesin yüzüne bakarak, kolunu dürterek en aşağı sekiz kere sorduktan sonra, bilet kesme faslını bitiren biletci de alâkadar olmuştu:

– Daireyi geçer geçmez duracağız…

Yokuş yukarı, vatman vites vermişti. Şişhane karakolunun önünde, tramvay, bir otomobile yol vermek mecburiyetinde kalmıştı. Sarsılarak durduk. Tramvayın arkasından çalataban koşan adam, bundan faydalanmak istedi, canını dişine aldı, ileri atıldı. Elini uzattı, kapının kenarındaki demiri yakalıyordu.

Tramvayın içindekiler, bir yarış kazanmış gibi el çırpıyorlardı:

– Yaşa… Ha gayret… Yakala… Atla… Sıçra…

Tramvay halkı, heyecandan yerlerinde duramıyor, sıkışıklığa aldırmıyor, sıçrıyor, tepiniyorlardı…

Fakat vatman da işi inada bindirmişe benziyordu. Araba bir an durdu, vatman, bu gerilemenin acısını çıkarmak istiyormuş gibi eskisinden daha şiddetle vitesi açtı, araba, daireye doğru ok gibi fırladı.

Tramvayın arkasından koşan adam, geride kalmıştı. Tramvay hâlkı, vatmana kızmamışlardı, bilâkis yarışı hızlandırdığı için âdeta alkışlıyorlardı:

– Haydi gayret… Ha gayret…

Fakat adamcağız bitmişti. Yüzü morarmış, burun deliklerini açarak soluyor, vakit vakit nefesi

tıkanmış gibi ağzını açıyordu. Yorulsa da, şişse de, kesilse de haklıydı. Emminönünden beri koşuyordu. Voyvoda yokuşu, pek dik sayılmazdı; lâkin Şişhane yokuşunu, tramvayla yarış edercesine koşarak çıkmak, her babayiğidin yapabileceği işlerden değildi.

Daireyi geçtik; artık tramvay duracaktı. Tramvay halkı, arabanın durmasını istemiyordu. Çünkü yarış bitecekti.

Biletçi, zili çektiği zaman, herkes, yüzünü buruşturarak birbirine bakıyordu.

Tramvay durdu; kalabalığı yararak esnaf kılıklı biri indi. Tramvayın arkasından koşan adam da nihayet yetişmişti. Kapının kenar demirine yapıştı. Basamağa ayağını attı; yüzü ferahlamıştı. Tramvaydakiler, bir yarış kazanmış koşucuyu alkışlar gibi el çırpıyorlardı:

– Maşallahın var… Yetiştin ya nihayet… Kıyak koşucuymuşsun!

Adam, soluk soluŞa tramvaya girmişti; biraz dinlensin, nefes alsın, diye biletçi beklemedi, hemen kutu elinde, yakasına yapıştı:

– Bilet… Bilet almayan…

Adam, istemem; der gibi, başını geriye itmişti; biletçi dikildi:

– Bilet alalım…

– Bilet almayacağım…

– Pason mu var?

– Hayır…

– Anafor yok… Bilet…
Adam, derin bir nefes almıştı:

– Bu tramvayda şemsiyemi unuttum. Onu alıp ineceğim. Biletçi, gözlerini açarak baktı:

– Nasıl şemsiye? Siyah mıydı?

– Evet, siyah şemsiye… Kemik saplı… Biletçi başını salladı:

– Ha! bildim… Ben, onu Eminönü durak yerindeki, kontrol gişesine bıraktım… Git, oradan al…

Zili çekmişti. Adam iki tarafına bakındı, tramvaydan sarsak adımlarla indi, fakat yürüyemedi, hareket eden tramvaya baktı, baktı; kaldırımın üzerine çöktü yıkıldı!

MAHMUT YESARÎ
(Mizah Hikâyeleri Antolojisi’nden – 1955)

KAYIP CUZDAN

-§imdi, canım, s,imdi elimde idi. Vapura binmeden çıkardımdı. Koyde kasap bile bozmadı… Gene cüzdana koymuştum; pek iyi biliyorum… Fakat sonra ben cüzdanı nereye koydum… Îşte; herzamanki yerinde değil… Hervakit sol cebime koyarım. . . Acaba vapura yetis,eyim diye sıkı yüruyordum. . . dus.tü mü? dus.ürdüm mu? Sen bilirsin Tanrım. . . Bak s,u işe! Vergi kâğıtları, kaynanamın aylığı, evin kontratı… Benim dort banknot… Of… Gene bu sabah tersinden kalkmışız. . . (Pantolonunun art cebini yoklıyarak). . . Hay s.eytan hay… İlkin nerede çıkardımdı?. . . Dur düşünelim. . .

– (Bu aralık otekinin, berikinin baktıg”ın ı gorerek) Araan bu herifler

de. . .

– (Ceplerini bir daha arayarak) Yo. . . k. . . Yo. . . k… Yok; ya dustirdük, ya kaptırdık… Mutlaka çıkarken… Sanki baskıya girmişiz gibi… Değil cüzdanı, insanın ciğerini söklip alsalar duyulmıyacak.. .

– (Dilenci çocugu yılıs,arak): Beyfendi, inşallah bulursun…

– ijimdi…

(Hairal hızla geçerek): – Varda! . . .
(Dişlerini sıkar):

– Şimdi. . .

– (Otomobil kalın kalın öterek): Tan… Tan…

– (Duvara dayanarak). . . Kelle gotürüyor sanki…

(Bir omuz; hala iç cebinde tuttugu elini birdenbire cikararak):

– Oha!…

– (İhtiyar bir kadın): Baksana oğlum, Kabasakala buradan gidilir mi?…

– ?. . .

– (Gezgin kitapçı): Turkçe, arapça, almanca, fransızca oğretiyor, kirk paraya…

t . t ?. . .

– Acıbadem kurabiyem…

O 9

t m m m I • • •

– (İki üç tanesini birden uzatarak, çabuk çabuk): Baston, baston.

– ?…

– (Dostlardan biri): Ne oldun? Bir şey mi var?

– (Kızgın): Cüzdanı kaybettim…

– Nerede?

– Canım, cebimde idi…

– îyice aradın mı? Telâşla insan. . .

– Bir saattir arıyorum, hangi telâş?…

– Çok bir şey var mıydı?

– Vardı ya…

– Vah vah… Şimdi ne yapacaksın?

– Gazetelere ilân vereceğim…

– Allah akıl versin…

(Ertesi gün dostlarından olan o adama gene raslar):

– Buldun mu?

– Buldum ya…

– Ya gazetedeki ilân?…

– Oldu bir şey… Ama ben de kendi kendime diyordum… Aranırken sağ elim pek fazla boşluğa gidiyordu… (Ceketin iç tarafından göstererek): Meğer bu cebim delinmiş, oradan aşağıya akmış…

Ahmet Rasim

(1864 – 1932)

YADELDEN SILAYA GÎDERKEN

“Gidip de gelmemek var, gelip de görmemek var…,
Diye akladığın gün gözümde yandı, anne!
Öksüz gönlümde yine bir dert uyandı, anne!

Artık avutmuyor beni ne gül, ne bahar…
Şu öksüzlük acısı derin, çok derin, anne…
En sonra işte çıktı söylediklerin, anne!

Ölümün kanlı yüzü sırıtıyor karşımda;
Bilmiyorum varlıyım alevden bir gölge mi?
Niçin sürükler beni bilmiyorum bu gemi?

Dumanlı bir hatıra titriyor gözyaşımda,
Haykırıyor gönlüme engin denizler, dağlar:
“Gidip de gelmemek var, gelip de görmemek var…,

Ömer Bedrettin
UŞAKLI

(1904 – 1946)

ANT

(Ömer Seyfettin, okulda arkadaşlarının birbirleriyle kan
kardeşi olduklarını görür. O da bir arkadaşı ile kan
kardeşi olmak ister.)

Arkamızdaki evlerin sahibi Hacı Budakların benim kadar bir çocukları vardı ki en çok adı hoşuma giderdi: Mıstık… Hepimizden kuvvetli o idi. Sanki adı gibi her tarafı yuvarlaktı; başı, kolları, bacakları, vücudu… hattâ elleri… Bütün çocukları güreşte yenerdi. Yazın her Cuma sabahı büyük bir deste söğüt dalı getirirdi. Bu dallardan kendimize atlar yapar, cirit oynar, yarışa çıkardık. Yarışta da hepimizi geçerdi. Onu hiçbirimiz tutamazdık. İşte yine böyle bir Cuma günü Mıstık, söğüt dallariyle geldi. Ben en uzununu kendime ayırdım.

… Kendi atımı yapıyordum. Mıstıkla diğer çocuklar sıralarını bekliyorlardı. Nasıl oldu, farkına varmadım, söğüdün kabuğu birden yarıldı. Arasından kayan çakı sol elimin şahadet parmağını

kesti. Sulu, kırmızı bir kan akmaca başladı. O saatte aklıma bir şey geldi: andiçmek… Parmağımın acısını unuttum. Mıstıka:

-Haydi, dedim, hazır elim kesildi. Kan kardeşi olalım. Sen de kes…

Tereddüdetti. Siyah gözlerini yere dikerek, büyük yuvarlak başını salladı:

– Olur mu ya?… Ant için kol kesmek lâzım…

– Canım ne zararı var? diye ısrar ettim, kan değil mi? Hepsi bir. Ha koldan, ha parmaktan… Haydi, haydi…

Razı oldu. Elimden aldığı çakı ile kolunu, hattâ biraz derince kesti. Kanı o kadar koyu idi ki akmıyor, bir damla halinde kabarıyor, büyüyordu. Parmaijımın kanı ile karıştırdık. Evvelâ ben emdim. Bu, tuzlu, sıcak bir şeydi. Sonra o da benim parmağımı emdi.

Bilmiyorum aradan ne kadar zaman geçti. Belki altı ay… belki bir yıl… Mıstıkla kan kardeşi olduğumuzu âdeta unutmuştum. Gene birlikte oynuyor, mektepten eve birlikte dönüyorduk. Bir gün hava pek sıcaktı. Büyük Hoca bizi yarım azadetti. Tıpkı Perşembe günü gibi… Mıstıkla sokağın tozları içinde yavaş yavaş yürüyorduk.

… Büyük, geniş bir yoldan geçiyorduk. Kenarda, yıkılmış bir duvarın temelleri vardı. Birdenbire karşıdan iri, kara bir köpek çıktı. Koşarak geliyordu. Arkasından, birkaç adam, kalın sopalarla kovalıyorlardı. Bize: “Kaçın, kaçın, ısıracak…” diye bağırdılar. Korktuk, şaşırdık. Öyle kaldık.

Evvelâ ben biraz kendimi toplıyarak: “Aman, kaçalım…” dedim. Gözleri ateş gibi parlıyan köpek bize yetişmişti. O vakit Mıstık: “Sen arkama saklan’.” diye haykırdı, önüme geçti. Köpek onun üzerine hücum etti. İlkin hızla birbirlerine çarptılar. Sonra tıpkı güreşir gibi boğaz boğaza geldiler. Köpek de ayağa kalkmıştı.

Biraz böyle savaştıktan sonra ikisi de yere yuvarlandılar. Bu muharebe bana pek uzun geldi. Titriyordum. Sopalı amcalar yetiştiler. Köpeğe kollarının bütün kuvvetiyle birkaç tane indirdiler. Mıstık kurtuldu. Zavallının kollarından, burnundan kan akıyordu. Köpek, kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırmış, ağzı yerde, dörtnala kaçtı. Mıstık: “Bir şey yok… Acımıyor… Biraz çizildi…” diyordu. Evine götürdüler, ben de hemen evimize koştum.

Ertesi günü Mıstık mektebe gelmemişti. Daha ertesi günü gene gelmedi. Anneme Hacı Budaklara gidip Mıstık’ı görmemizi söyledim. “Hastaymış yavrum, dedi, inşallah iyi olunca gene oynarsınız, şimdi rahatsız etmek ayıptır.

Ondan sonra ben, her sabah Mıstıkı iyileşmiş bulacağım ümidiyle mektebe gittim. Fakat heyhat!… O hiç gelmedi. Köpek kuduzmuş. Baktırmak için Mıstık’ı Bandırmaya götürdüler.

Oradan İstanbul’a göndereceklerdi.

Nihayet bir gün işittik ki, Mıstık ölmüş…

Ömer Seyfettin (Mahçupluk İmtihanı, 1938) yenmek Partileri, Meclis müzakerelerini, bakanların, başbakanın davranışını, muhalefeti.. Neden? Çıkarıma en uygun geleni alkışlamak için!”

YAPTIĞINI KÜÇÜK GOREN ADAM

Bir gün Anadolu bozkırlarının ortasında eşeğinin sırtında ayaklarını sallıya sallıya giden bir köylü ile yarenlik etmiştim. Köylünün bir gözü kördü. Fakat bu körlük belliydi ki bir kazanın eseridir. Onunla öteden beriden konuştuk. Hiçbir mesele için hayret etmiyordu. Onun kâmusunda şaşmak kelimesinin manası yoktu.

– Askere gittin mi, dedim.

– He, dedi.

– Muharebeye girdin mi? dedim.

– He, dedi.

– Gözün de muharebede mi yaralandı, dedim.

– Cık, dedi.. O budaija takıldı..
Çok soğukkanlıydı, ona sordum:

– Nereleri gördün?.

– Eh, dedi, biraz..

– Kafkası..

– He..

– Galiçyayıt

– He..

– Yemeni..

– He. .

– çanakkaleyi..

– He. .

– Arnavutluk..

– He..

Biraz gördüğü buydu..
Yaralarını sordum:

– Kaç yaran var?


– Yaralandık işte.. Ne bileyim.. Bizi hastanede yatırdılar. Sonra iyi olduk.. Kaldırdılar, taburcu ettiler, asker böyledir.. Çıktık, gene gittik, muharebe ettik, yaralandık, gene hastaneye yattık.. Yaraların sayısını ancak hekim bilir. İnsan misket yağmuruna tutulur da kaç tane yaralandığını bilir mi?.

– Peki, dedim, bunları bilmezsin, fakat gözün nasıl budağa takıldı, onu bilmez dekilsin yal

– Budağa takıldı, dedik.

– Amma nasıl takıldı?

– Takıldı işte..
Merak ettim:

– Nerede , bağda, bahçede mi?

– Galiçya’da…

Galiçya, ağaç, kafa, bir türlü aklım almıyordu.
Sordum:

– Galiçya’da bu iş nasıl oldu?

– Anlatmağa değmez, geçmiş gün’.

– Anlat, anlat..

Bir sigara verdim, bir tane de kendim yaktım, onu dinledim:

– Galiçyada idik, tarassut için beni batarya kumandanı piyadelerin olduğu yerde bir ağaca çıkarttı. Ben oradan telefonla mesafeyi haber veriyordum, topçular piyademizi kırmasın diye.

Muharebe başladı, ileri geri yürüyüşler oldu. Bizim piyadelerin yerini düşman askerleri aldı. Telefonla haber verdim. Piyadeler en çok benim olduğum ağacın dibinde birikiyorlardı.

Haber verdim.. Aşağıdan da kurşunlar vızır vızır işliyordu. Bir yandan da bizim karakızlar (topçular 75 milimetrelik sahra toplarına karakız derler) başladılar mı ateşe.. Sonuna kadar haberleri verdim.

– Peki bak, dedim, bu yara da muharebede olmuş..

– Muharebede amma, gözüm budakla yaralandı. O muharebe yarası sayılmaz. Askerliktir, hepsi olur.

Bunları, bu sabah tarlaya gittim, çapa çapaladım, eşeği tımar ettim, der gibi çalımsız bir üslûpla söylüyordu.

Biz konuşurken tren geçti.

– Nasıl, dedim, iyi mi?.. Aynı gülüşle cevap verdi:

– İyi kâr ediyoruz.

İyi kâr ediyoruz sözü donuktu, fakat bu donukluk gösterişsiz ve için için gelen bir aydınlıktı.

Bu köylü benimle niçin böyle konuştu. Onu böyle donuk, dünyayı ve kendini mühimsemiyen adam haline koyan ne idi?

Uyduruyor muydu? Hayır..

Sadece yaptığını şatafatlandırmıyor..

O yaptığını değil, yapacaklarını sfenks sükûtu içinde bekliyen adamdır.

Bu adamın karakteri bir fert terbiyesi değildir. Bu adamın hayat karşısındaki görüşü bir basit istidat meselesi değildir. O, tamamen tarihe mal olan bir cemiyet ruhunun ifadesidir.

Bütün hayatı, bütün tarihi cüretle geçen ve tarihe değil, yaptığına bile bir kere dönüp bakmağa vakit bulamıyan, durup dinlenip de bir kere geçmişle öğüruneğe zaman harcamıyan bir cemiyetin oluşundan bir parçadır.

O, bunun için yaptığını küçük görüyor. Devir açıp, devirler kapayan bir cemiyetin çocuiju kendini insanlarla değil, devlerle ölçer.

Onun içinde şuura çıkmıyan bir mukayese dalgalanıyor ve utanışı, yaptığını küçük görüşü bundan ileri geliyor.

Ill, a) “Dünyayı ve kendini mühimsemeyen adam” ın hikâyesini kendi anladığınız gibi anlatın.

b) nrtihimsemek
küşümsemek
azımsamak
ço$unsumak
iyimsemek
kotlimsemek

deyimlerini inceleyin.

DONÜŞ

Saatıma baktım: 24 e 10 dakika var.

Karım anladı. Geç olmuştu. Elindeki yün örgüyü topladı. İzin istedik. “Erken daha” dediler. “Yarın pazar” dediler. Onlar da kalktı. “Geç olmuş, biz de gidelim” diye katıldılar bize.

Konukluğa gittiğimiz ev, kentin dışında idi. Gelirken taksi tutmuştuk. Ama şimdi gitmek güçtü. O gece tanıştırıldığımız öbür konukların otomobili vardı. “Sizi götürelim” dediler.

Yalancıktan, “Yok, sizin yolunuzu uzatmıyalım. Köşebaşına kadar yürürüz deyince üstelediler. “Oyle şey olur mu?”

Evin küçük oğlu uyumamıştı. Ayrılırken, “Amca, bak ama, bu müziğin masalını anlatacaksın sonra bana” dedi. Havaya kaldırdım, “Kara atların masalını mı?” dedim, “Sen bu gece uyu, yarın gelir plâğı koyar, kapıyı da kapatırız. Sonra kara atların masalını başından sonuna kadar bir güzel anlatırım.”

Ayrıldık.

Otomobil bahçenin dışında idi. Karı, koca önden gittiler. Koca, direksiyona geçti. Kapıları açtı, “Buyurun,” dedi. Ben karımla arkaya oturdum. Karısı öne, kocasının yanına geçti.

Bay Murat direksiyona yumuldu. Arkadan saçsız başı yıldız ışığında bile parlıyordu. Karısı Bayan Sultan yarım yan döndü. İri bukleli saçlarının taze kokusu geliyordu. Gözlerinin altındaki mor halkaları göstermeden, bakışlarını yola dikti. Hep öyle kaldı.

Bay Murat bir emir eri gibi bekliyordu. Sultan.

Farları yak, dedi. Karım sessizliği bozdu. “Ne güzel arabanız var, ne kadar temiz kullanmışsınız, sanki yeni,” deyince, Sultan sözü aldı:

“Modeli eskidi kardeş. Temiz olmasına temiz ama, insan yeni modelleri görünce soğuyor arabadan.”

– Isındı artık, gazla,

– Peki canım.

Sultanın emirleri arasıra çakan şimşek gibiydi.

Murat’ın çıplak başından aşağı -bana öyle geldi- bir kamçı soğukluğuyla iniyor, direksiyona sinmiş Murat’ı sarsıyordu.

Karım sordu:

– Neden ehliyet almadınız?
Sultan gülümsedi:

– Üç yıl öncesine kadar hemen hergün kullandım arabayı. Motor bilgime diyecek yok. Araba ne zaman aksasa Murat’a ben söyler, yaptırırım. Gerçekten o sıralarda sınava girsem hemen ehliyet alırdım. Sola yanaş. Yavaşla. Sag açık. Ama araya ölüm girdi. Babamı kaybettim. Ondan sonra herşeyden soğudum. Vitesi üçe al. Arasıra kullanıyorum. Geçen yaz Giresun’a gittik. Oralarda hep ben kullandım. Yavaşla. Yollar ıssız olunca kullanıyorum. Şehir içinde hiç denemedim. Heatingi aç. Bilmem hiç Karadeniz kıyılarını gördünüz mü? Çok güzel yerler. Dur. önden gelen var. Selektörleri yak. Söndür. Ne diyordum? İnsan doğaya doyamıyor. Yemyeşil her yan. Bu yıl yine istiyoruz. Siz de bir araba alın canım artık. Taksitle veriyorlar.

Murat bunu Almanya’dan getirtti. Kullanmış arabayı öğütlemem. Bakın bu arabanın motoru açılmış değil. İyi bakmanın da etkisi var. Arkadaki araba geçmek istiyor. Bırak geçsin. Eğer bir araba alırsanız size öğüdüm şu: Aranızda bir anlaşma yapın. Arabayı ne zaman kimin kullanacağını saptayın. Çok güç oluyor. Dört yol ağzına geliyoruz. Sağ açık. Sol da açık Geç. Murat’la çok tartışırdık. Gülmeyin. Evet, bazen birbirimizi kırdığımız da oldu. Şimdi sağa sap. İşaret ver. Şu araba geçsin. Araba kullanmak çok zevkli bir uğraşı. Gideri insanı üzüyor ama, ne de olsa insan arabasına atladı mı, istediği yere gidiyor. Heatingi kapa… Sağa yanaş. Ben sizin bir araba aldığınızı işitmiştim. Geçen yıl, birisi söylemişti.

– Nerede kardeş? Araba kim, biz kim?

– Oyle demeyin canım. Karıkoca çalışıyorsunuz. Birkaç bin lira verdiniz

mi gerisini taksitle ödeyebiliyorsunuz. Murat size aracı olsun. Bizim tanıdıklar var. Viraji yavaş dön. Biz de yardım ederiz. Ne olacak? Yazları birlikte gezilere çıkarız. Bırak geçsin. Abuziddin beyleri de alırız. Bir konvoy, ne güzel olur.

– Teşekkür ederiz. Biz bir ev almanın peşindeyiz de…

– Aaa. Olsun..« Onu da alırsınız. Kul sıkışmayınca Tanrı yardım etmezmiş. Heatingi aç. Bizim apartmanda üç aile bizim sıkıştırmamız sonunda araba sahibi oldular. Gerçekten öyle. Sağa yanaş… Geçme. Otobüsü izle. Biz bir gün gelelim size. Sizi alıp çıkalım. Göreceksiniz, hemen bir araba sahibi olacaksınız. Öğretmesi benden. Dersiniz olmadığı günler çiftlik yoluna gider, orada deneme yaparız. İşaret farlarını yak. Kullanmak o kadar da güç değil. Vites değiştirnıeyi, gaza, frene basmayı öğrendiniz mi yeter. Size Şoför Ehliyet kitabını veririm. İki günde yazılı sınav sorularını öğrenirsiniz. Sola sapacağız. İşaret lâmbasını yak. Sağa yavaş, dur.

– Efendim, çok zahmetler verdik sizlere.

– Aman efendim ne demek? Murat kapıyı aç.

Murat fırladı. Boynu içinde kaybolan başı dışarı çıkmıştı. Kapıyı açtı. Çıktık.

İyi geceler diledik. Murat yeniden direksiyona geşti. Araba yokuş aşağı homurdanarak geceye doğru ilerledi.

Sultan, uzaklaşan otomobilde kraliçe gibi kurulmuş. Murat’ın başından aşağı kamçısını daha da şakırdatarak kullanıyor gibi idi.

Karımla birbirimize bir süre bakakaldık.

İKİ BEBEK GELDİ

Aynı gün aynı apartımana iki bebek geldi.
Birinin geleceği önceki günlerde konuşuluyordu zaten. Bebeğin ne zaman doğacağını özel doktoru söylemiş. “Korkmayın,” demiş, “herşey iyi, falan gün gelirsiniz kliniğe.” Onlar da doktorun dediği gün gitmişler kliniğe.

Ayten hanımın kliniğe gittiği gün bütün apartıman onu konuştu. Kimi kız olacak dedi, kimi de oğlan. Ama hepsi de birleşti sonunda: “Aman,” dediler, “sağlıcakla doğum yapsın da nesi olursa olsun. Ya zor olursa, ya bişey olursa Allah korusun.”

Ayten hanımın kocası, Ayten hanımın annesi, öteki komşular gelecek bebeğin karyolasını, yatağını, bezlerini, her bişeylerini hazırladılar kaç gün öncesinden. Belki annesinin sütü yetmez, ne olur ne olmaz diye yabancı malı mamalar bile buldular.

özel kliniğe yatışının ertesi günüydü galiba. öğleye doğru Ayten hanımların evinin telefonu çaldı. Evdekiler telâşla koşuştular telefonun başına. Telefondaki ses: “Gözünüz aydın,” diyordu, “bir oğlunuz oldu.” Haber çabucak yayıldı apartımana. Sadece apartımanın içinde kalmadı bu haber, tez elden dört bir yana haberler salındı.

Ayten hanım bebeğiyle evine döndüğü gün bütün apartımanda sevinçli, heyecanlı bir hava vardı. Komşu kadınların hepsi de hemen koşuştular bebeği görmek için, Ayten hanımı tebrik etmek için. Bebeği gören, “Ay… ne kadar şeker oğlan, Allah bağışlasın,” diyordu. Onlar böyle konuşurken oğlan cici karyolasında avazı çıktığı kadar bağırdı durdu. Bir zoru vardı da onun için mi bağırıyordu, yoksa keyfinden mi, kimbilir? Belki de sıcacık odasına doluşan bu kalabalığın içten olmayan konuşmalarına sinirleniyordu, olur ya. Belki de kendinden önce cici karyolasına bakmalarına sinirleniyordu.

Aynı apartımana, aynı gün bir bebek daha geldi. Ama bunun ne dünyaya geleceği günden, ne de eve geleceği günden kimsenin haberi yoktu. Kapıcı Musa’nın karısının da gebe olduğu biliniyordu, ama ne zaman doğum yapacak, nerede yapacak belli değildi. Cennet bir defasında Ayten hamma imrenip özel doktora değil de hastahaneye gitmişti durumunu öğrenmek için de, muayene yapacak doktorun erkek olduğunu öğrenince kimseye görünmeden evine dönmüştü.

Bir gece yarısı Musa’nın karısı sancıdan uyuyamamış:

– Aman herif Kalk hele, demişti, sancıdan ölecem, doğuracam mı ne?

Musa da fırlamıştı yatağından. Ne de olsa ilk çocukları olacaktı. Kıs, kıs kıvranan karısını dürtmüş:

– Kız, demişti, essahtan mı sancılanıyon? Dur bi araba getiriyim hemen.

Musa sokağa fırlamış, ilk rastladığı taksiyi çevirip karısını tam vaktinde yetiştirmişti hastahaneye. Zor da olsa yatırmıştı. Musa’ya da, “Sen bekleme,” demişlerdi bakıcılar, “yarın gelir öğrenirsin.”

O gecenin sabahı Musa kendiliğinden hiç kimseye demedi karısını hastahaneye yatırdığını. ötekilerden de hiçbirinin haberi olmadı bundan. Gerçi Musa söylemek için can atıyordu ama, kendiliğinden diyemedi. O istedi ki ötekiler sorsunlar. Ayten hanıma nasıl koşuştularsa, onu hergün nasıl aradılarsa Cennet’i de bir kerecik olsun sorsunlar istedi. Biri deseydi, “Musa, karın nasıl?” diye, hemen söyleyiverecekti. Hem de sevinerek söyliyecekti. Ama sevinci içinde kaldı.

Ayten hanımın eve geldiği günün akşamı herkes Ayten hanımın oğlunu konuşurken, apartımanın

dış kapısı açıldı, kucağında çocukla Musa girdi içeri. Arkasından da karısı Cennet. Acaba gören oldu mu diye pencerelere baktılar, hattâ biraz da ağırdan aldılar, ama kimsecikler görmemişti. Belki yalnız kapı sesini duymuşlardı, o kadar.

Aradan yarım saat geçti geçmedi, Musa’ların oturduğu kömürlük tarafındakı tek odadan bir şeyler çakılıyormuş gibi sesler gelmeye başladı. Ama kimse bir şeye yorumlayamadı bu takırtıları. Birkaç dakika sonra da ses kesilmişti zaten.

Ertesi sabah Musa, Ayten hanımlara kömür çıkarınca Ayten hanımın annesi

sordu:

– Ne idi Musa, dedi, geceyarısı yaptığın gürültü? Oğlan tam da tatlı uykusundaydı.

Musa hem utandı hem de sevindi bu soruya.

– Salıncak kuruyordum da abla, dedi, bizim oğlan için.

– Ne oğlanı Musa? Ne zaman oldu oğlun?

Musa gene utandı. Sanki ayıp bir şey söylüyormuş gibi kızardı:

– Geçen gün oldu abla, dedi, dün akşam da eve getirdik. Yani sizinkiyle aynı gün.

İlkin Ayten hanımın annesi öğrendi böylece Musa’nın oğlu olduğunu. Sonra da ötekiler birbirine söylediler: “Duydun mu,” dediler, “Musa’nın da oğlu olmuş.” Musa ile Cennet’i gördükleri vakit de, “Gözünüz aydın, oğlunuz olmuş hal” dediler.

Ayten hanımın oğlunu cici karyolasında bütün komşuları gördüler ama, Musa’nın oğlunu basık tavanlı tek oda içinde salıncağında sallanırken kimse görmedi. Haberini ya anasından ya da babasından aldılar, yahut da uzaktan uzaktan gelen sesini duydular. Böylece de görmediklerinden olacak, Ayten hanımın oğluna dedikleri gibi: “Ay, ne kadar şeker oğlan” demediler.

“Şeker oğlan” sıcacık odasında yanakları al al olurken, Musa ile Cennet’in oğlu da basık tavanlı, anası ve babası ile birlikte yattıkları ufacık odada rutubetten gün geçtikçe sararıp soluyordu. Anası her ne kadar, “Bizim oğlan bütün gece çığırdı durdu, acep nesi var ki, abla?” diye akıl danıştı ise de sararıp solmasını, geceleri bağırıp çağırmasını önliyemediler. Yalnız “çığırmasının” bir faydası oldu: Musa’nın da bir oğlu olduğunu iyice belletti herkese. Ben de varım dedi. “Şeker oğlanlığımla” olmasa bile, “çığırmamla” gösterdim kendimi dedi. Durun, bir faydası daha oldu bunun. Otekiler arasında adı hiç geçmezken ondan da konuşmaya başladılar.

Cennet’in akıl danıştığı hanım, öbürlerine:

– Cennet bu sabah gelmiş, bizim oğlan bütün gece çığırdı durdu, acep nesi var ki abla, dedi diyordu.

Oğlanın çığırmasına mı, yoksa Cennet’in “çığırdı” demesine mi nedir, ötekilerin hepsi de katıla katıla gülüyorlardı. ötekiler güldükçe anlatan tekrarlıyordu bunu.

Varsın gülsünlerdi, onun da adı geçiyordu ya artık. O da ötekiler arasında konuşuluyordu ya. Belki kendisini görseler gülmezler, gülemezlerdi. Belki de salıncağına da gülerlerdi. Aman sen de., gülerlerse gülsünler, oğlanın umurunda mıydı?

Aradan günler geçti, aylar geçti. Ama oğlanın sararıp solması geçmedi bir türlü. Güç-belâ bir gün hastahanede doktora göstermişlerdi çocuğu da bir sürü ilâç vermişti, mamalar vermişti. Oturdukları yeri sormuş doktor ve onlar da anlatınca, “Çocuk oralarda elbette böyle olur,” diye kızmıştı bile. Ama o mamaları, o ilâçları nereden alacaktı Musa? Günlük güneşlik yaz ayı değildi ki dışarı bıraksınlar da çocuk kendine gelsin.

Bir gün Cennet’le Musa kafa kafaya verip oğulları için hal yolu aradılar. Hiç olmazsa yaza kadar bir şey yapmalıydı. Sonunda, çocuğu birkaç aylığına köylerine götürmeye karar verdiler. İstanbul’dan kalkıp taa Sivas ın köylügüne gitmek masraflı olurdu ama, hiç olmazsa oğlana renk gelirdi. Şu rutubetten, şu havasızlıktan kurtulurdu çocuk. Köydeki evleri kerpiçten de olsa, gene de bu oturdukları odadan çok iyiydi. Musa, “Bizim köyün havası demir gibi,” diyordu, “suyu da iyi hiç olmazsa.” Sonra, az-çok konu-komşu da ilgilenirdi köy yerinde.

Bir zaman sonra yol harçlığını denkleştirip Musa, oğluyla Cennet’i Sivas’ın köylüğüne gönderdi. Onları uğurlarken de sıkı sıkı tembihledi Cennet’i:

– Oğlana iyi bak ha, rengi yerine gelince de hemen haber sal emi?
Cennet, oğlunu kucağına bastırırken:

– Sen meraklanma, dedi kocasına, inşaallah tez zamanda haber salarım.

Onlar gidince Musa evdeki salıncağı sökmedi. “Varsın dursun,” dedi kendi kendine. “Bana ne zararı var ki? Odanın içinde dolaşıp geçerim.” Sökerse sanki oğlu bir daha Sivas köylüğünden dönemezmiş gibi geldi ona nedense.

Musa’nın oğlunun “çığırması” kaç gündür apartımanda duyulmayınca ötekilerden biri nasılsa meraklandı ve sordu:

– Musa, dedi, senin oğlanın sesini kaç gündür duymuyoruz, evde yok mu

yoksa?

– Yok abla, dedi Musa. Bizimkiyle onu köye yolladım. Rengi mengi iyice soluktu da…

Daha fazla konuşmadı. ötekinin ne diyeceğini de beklemeden eline kömür kovasını alıp merdivenlerden aşağı inmeye başladı.

BONO

Filim şirketlerinden birinden alınmış bin beşyüz liralık bir bonom var cebimde. Üç, gün sonra vâdesi doluyor. Alacağım. Bin lirası, dört aylık ev kirasına yatırılacak. Kalacak beşyüz. Beşyüzün yarısıyla kömür, öbür yarının yarısıyla da odun alacağım. Elime şöyle böyle bir yüzlük kalacak ama, bu yüzlügü taş çatlasa eve vermiyeceğim. İçinden belki iki çift çorap satın alırım. Dstyanıyla birkaç gün İstanbul sonbaharının hârika Boğazında demlenirim. Biliyorum, çocukların okul kitapları, altları delinmiş pabuçlar, cebi yırtılmış yağmurluk, parçalanmış yatak çarşafları, havlular, elbise, pantolon, terlikler…

Umurumda değil!

Bakmayın böyle dediğime. Her zaman böyle düşünürüm de sonunda hava alırım. İnsan daha lüzumlu şeylerden kesip, hele kendi keyfine harcıyamıyor.

Neyse.. Dç gün sonra gideceğim. Doğrudan doğruya muhasebeciye değil de patrona uğrarsam daha iyi olur. Muhasebeciler dünyanın en sıkıntılı insanlarıdır. Onun için, o anda belki de gece uykusuz kaldığından sinirleri bozuktur, ya da kimbilir, akşam fazlaca kaçırdığı rakı midesini bozmuştur, başı ağrımaktadır.

İyi ama, patronu sanki daha mı rahattır? Belki de odasına girdiğim sıra yatar koltuğunda şekerleme yapmaktadır. Diyelim ki içeriye girişime sevindi de:

“- Vaaay” dedi, “iyi ki geldin be birader! Allah gönderdi seni. Şayet gelmeseydin, dalıp gidecektim. Gidince de birkaç saat uyku. Sonra? Sonrası, yâni gece felâket. Sabaha kadar yatakta dön Allah dön. Ben döndükçe hanım rahatsız olacak. Başlıyacak dırdıra. Derken kavga gürültü. O bana ben ona. Eski defterler açılacak, kirliler dökülecek ortaya…”

Büyük ceviz masanın yanındaki koltuğuna oturacağım. Çay mı, kahve mi içmeyi arzuladığım sorulacak. Şekerli kahve diyeceğim. Odacı çıkacak. Sonra da belki şöyle soracak:

“- E, ne var ne yok?”

Aklımda bono, lâfı fazla uzatmamaya bakacağım:
“- Ne olsun? Yuvarlanıp gidiyoruz işte..”

“- Şu Diyanet işleri başkanının vazifesinden alınmak istenmesine ne diyorsun?”

Herhalde cebimdeki bono dürtecek. Çünkü vereceğim karşılık adamı kızdırabilir.

Bonoya hak verecektim:

“- Valla ne diyeyim? Hükümet galiba açmaza düştü!”

Muhalefet partilerindenbirinden, belki de ana muhalefettendi; yerinden sevinçle kalkıp oturacaktı:

“- Hem de nasıl açmaz! Seçimlerde ektiklerini şimdi biçiyorlar. Bizim partiyi vurmak için din adamlarını okşarlar mı?”

Cebimdeki bono, “- Aman sus, karşılık verme!” diyecek içimden.

Hak vereceğim, ya da vermiş görüneceğim:

“- Doğru.”

Belki de lâfa yekûn çekmiyecek, şöyle devam edecekti:

“- Rüzgâr eken fırtına biçer. Onun için bugünlerde bütün sağcı gazeteleri alıyorum. Attıkları manşetler, yazdıkları başmakale, fıkra, haberlere, dini bütünleri kışkırtışlarına bayılıyorum!”

Bu sıra kahvelerimiz gelecekti. Alacaktık. Başlıyacaktık yeni cigaralarla höpürdetmeğe. O bu

konuda şahlanmıştır, durmayacak, susmayacak, belki de hükümetle aşırı dindarlar arasındaki çatışmalardan söz açacak, Yirmiyedi Mayıs devrimine benzeyişler bulacaktı. Bense, cebimdeki bononun ısrarlarına dayanamıyarak hep susacaktım. Susuşum onu belki de sinirlendirecekti:

“- Bunun sonu ne olabilir kestirebilir misin?” diye soracaktı.

Belki de bir şeyler söylemeğe hazırlanacaktım ki, bono gene çimdiği basacaktı. Çaresiz:

“- Valla beyefendi,” diyecektim, “ben aktüel politikayla pek ilgilenmem. Daha çok kendimi sanata verdiğimden…”

Kızacaktı herhalde:

“- Vatan, millet ve memleket için en faydalısı hakkında fikri olmıyanlar eşşektir!”

Kıyıları buruşmuş iri siyah gözleriyle beni gözden geçirecekti. Bense şaşacaktım adamın tutumuna. Sanki yıllar yılı siviller tarafından kovalanan, hemen her iktidar değiştikçe çeşitli bahanelerle Emniyete, Sıkıyönetime çekilen, evi aranan, yazdıkları pertavsızla incelenen oydu!

“- Evet, fikri olmayanlar eşşektir! Çünkü eşşekler, bir tutam ot, bir parçacık saman karşılığı başkalarının çıkarına bitmez tükenmez yükler taşırlar. Onun için, insan, eşşekten farklı insan, günlük politikayı adım adım izlemeli! Ben öyleyimdir. Hiçbir partiye girmem ama, gazetelerden bütün partileri izlerim.

Beni gene o, kıyıları buruşuk, kara gözleriyle inceledikten sonra ihtimal şöyle soracaktı:

“- Efendim?”

Bonomsa kafamın içinde açılıp katlanacaktı. Açılıp katlanışıyla da, “- Adamın suyuna git!” demek istiyecekti. üstelik, o gün belki de Sonbahar İstanbulunun harika bir günüydü. Gök çivit mavi, güneş gökyüzünde bir top ateş değil de, yumuşacık bir kadın eli. Sonra aklıma Boğaz’daki bilmem hangi balık lokantası da gelebilirdi.

Basacaktım “- HaklısınızI”ı. Oysa daha da coşacaktı:

“- Gerçek çıkarlarının nerde olduğundan habersiz bir budala olmaktansa…”

Tamamlayamıyacaktı sözünü, telefon çalacaktı belki de. O konuşurken benim aklımdan gerçek çıkarlarının yönünü bilmeyen zavallılar kalabalığı gri bir fırtına gibi geçecekti. Acıyacak mıydım? Acımayacak mı? Acımamın ne işlerine yarıyacağını düşünecektim herhalde.

Telefon konuşması bitecek, adam masasından kalkacaktı:

“- Bana müsaade. Çok acele toplantımız var!”

Cebimdeki bono telâşlanacaktı: “-Herif gidiyor. Aç meseleyi, al paracıklarını. Beni de cebinin sıkıntılı karanlığından kurtar, hadi!”

Arka cebimden cüzdanımı çıkaracaktım sıkılarak. Bono. Şapkasını almış, gitmek üzere olan adamı kapıda durduracaktım:

“-Bugün vadesi doldu da…”

Şöyle bir bakacak, hiç önemi yokmuşcasına:

“- Haa, evet..” diyecekti. “Muhasebeciye uğrayın lütfen, ödesin..”

Bunca yıllık yurttaşı olduğum bu memlekette, en çok da para işlerimin bukadar çabucak oluvermesine alışamadığım için yadırgayacaktım. Başkalarının işlerini görmek yüzünden dehşetli sıkıntılı kişiler olan muhasebecileri tanırdım. Canciğer dost da olsak, bir muhasebeci, kesesinden çıkmasa bile, en haklı ödemelerde de zor para verirdi. Ne olursa olsun ben gene de en tatlı halimi takınarak girecektim yanına:

“- Günaydın!”

Duymamazlıktan gelecekti. Bozulsam da ateşe devam edecektim:
“- Nasılsınız?”

O da kurdun biriydi, bu işlerde sadece kulağının ardı kalmıştı ihtimal. Başlangıcımdan anlıyacaktı döne dolaşa işin paraya dayanacağını. Yüz vermiyecekti:

“- Ne istiyorsun?”

Dilenci yerine konulmuşluğumu da hoş görüp, bonomu çıkaracaktım. Tiksinerek bakacaktı. Ofkeden kıpkırmızı kesilecek, elindeki kalem titreyecekti:

“- Nedir o?”

“- Bono!”

“- Ne bonosu?”

“- Sizin bononuz. Bugün ödenmesi lâzım da..”

Elimde tuttuğum bono korkudan sapsarı kesilecek, belki de avucumun içine saklanmağa çalışa

caktı. Muhasebeciyse, masasında açık kocaman defterine kapanacaktı:

“- Bugün imkânsızl”

Sabırla soracaktım:

“- Yarın?”

Kanı tepesine çıkacaktı:

“- Ne bugün, ne yarın, ne de üç ay sonra!”
öfkeden deliye dönsem de tutacaktım kendimi:
“- Demek üç ay sonra da hava?”

Başını kocaman defterinden öfkeyle kaldırarak bağıracaktı:
“- Ne bağırıyorsun be?”
Gerçekten şaşacaktım:
“- Ben mi?”
“- Sen evet!”

Elimdeki bononun yalvaran bakışlarına aldırış edemiyecek, kendimi tutamıyacaktım:

“- Asıl bağıran sensin be!”

Ayağa fırlayacaktı:

“- Bana sen diyemezsin!”

“- Ya? Zât-ı devletleri mi?”
Mosmor kesilecekti:
“- Alay mı ediyorsun?”
“- Yoo..”

“- Ben bugüne bugün memleketin en itibarlı firmalarından birinin muhasebecisiyiml”

“- öyleyse firmanın verdiği bonoyu ode!”

“- Para yok!”

“- Tuhaf..”

“- Dört filim çevirdik doört! Her filim en azdan yüzelli bin lira. Altıyüz bin, nâber?”

“Bense sadece binbeşyüz lira istiyorum..”

“- Yok, binbeşyüz kuruş bile yok kasada. Ben bile eylül maaşımı alamadım henüz.. Filimler dublâjda!”

“- Peki ne zaman olacak paranız?

“- Bilmiyorum. Dublâjdan sonra kopyalar basılıp işletmecilere gönderilecek. İşletmeciler bütün Türkiye sinemalarında vizyona girecekler. Filimin

tutması, masrafını çabucak amorti etmesi lâzım. Ettikten sonra…”

“- Ettikten sonra da yeniden bir dört filim çevirmeğe kalkarsınız. Yatırım yapar, bizim bin beşyüzü…”

“- Ne demek istiyorsun?”

“- Çevireceğiniz dört yeni filmin vizyona çıkmasından sonraya bırakırsınız. Yani, havayla cıva!”

Üzerime yürüyebilirdi:

“- Biz dolandırıcı mıyız yani ulan?”

Bonom ne derse desin, “ulan” sözüne boaulurdum bak. Ben ona, o bana. Sille, tokat, tekme. Havada gözlüğü uçabilirdi. Gürültüye adamları gelebilir, ondan yana çıkabilirlerdi pekâlâ. Dayak da yiyebilirdim bir güzel. Sonra karakola uzanırdık. Belki de muhasebeciyle sekiz kişi, müesseselerine saldırdığımı, hepsini döğdüğümü ileri sürerlerdi. Komiserin kafasını şişiren bir lâf kalabalığından sonra komiser bana dönebilirdi:

“- Bu kadar insan yalan mı söylüyor? Adın ne?”

Kendimi zor tutardım:

“-Efendim ben…”

“- Bugün ödenmesi gerekiyor. Müessese sahibi dedi ki…”
Elinde camı kırık gözlüğüyle muhasebeci:

“- Müessese sahibi der, komiser bey. Kasamızda aksilik, para yoktu. Dedim ki, kardeşim dedim, özür dilerim. Bugün paramız yok. Yarın teşrif edemez misiniz?”

Şaşkınlıktan belki de dilim tutulurdu.

O aldırış etmez ardını getirirdi sözlerinin:

“- Hayır, sanki anasına avradına söğmüşüm gibi, bir tavır, bir zavır… Gelemezmiş. Parasını şimdi, hemen istiyormuş. Adamın gözünü patlatırmış…

Komiser bana dönerdi:

“- Dağ başı mı burası? Kocca İstanbul be, Burada var mı böyle hikâye? Koçaro musun?”

Daktilo başındaki görevliye dönerdi:

“-Yaz. Al ifadesini…”

Görevli için emir emirdi şüphesiz. Başlardı ifademi almağa. Muhasebeci davacı duruma geçer, ötekiler de ona bal gibi tanıklık edebilirlerdi.

Her ne hâl ise. Koca üç gün var bononun gününün dolmasına. Ben gene de kibarca ödeneceğinden yanayım, bakalım.

Orhan KEMAL (1914 – )

Denİzİn Ortasindan…

Gunes, ha battı, ha batacaktı. Pembe ıs,ıklar suya vurmuştu. Limandaki beyaz boyalı, kocaman vapurların yemek çanları calıyordu. Rıhtım uzerinde avare karartılar dolaşıyor, amatör balık avcıları oltalarına vuran hamsi boyundaki balıkları sevinçle sepetlerine dolduruyorlardı.

Dursun, elindeki Amerikan konserve kutusu ile, teknedeki suları boşaltmaya calışan oijluna öfke ile bagırdı:

– Elini çabuk tut, ulan! . . Bir saattir avuç ici kadar suyu denize boşaltamadın.

Ali, incecik parmaklarının tuttuğu kutuyu hışımla suya daldırırken, mırılandı:

– Yaşlandıkça huysuzlaşıyorsun, baba. . .

– Sus ulan! İs,ine bak. Anan mı öğretti bu ağzı sana?

– Anam, baban kazandığını ickiye vermese, diyor, kayığa bir motor taktırırdı kurek cekmekten kurtulurdunuz. Suyu bos,altmak icin de bir tulumba alırdı.

– Başlatma beni kötu söyletmege. O kadınlığını bilsin, sen de çocukluğunu. Ickisiz yas,ıyamam ben. Turn denizciler su içemezler. Omrumuz suyun içinde geçiyor zaten… Dizlerime kadar suyun içindeyim. Bir de bu mendeburu miğdeme mi doldurayım?..

Sozünu bitirince kureklere asıldı. Rıhtım uzerindeki insanlar kücüldü, küculdu. Sonra kurşuni birer golge oldular. Denizde yıldız bocekleri gibi balıkcı tekneleri dolas,ıyorlardı.

Ali elindeki konserve kutusunu bıraktı. Yorgunluktan sızlayan parmaklarını kütletti:

– Lökusu yakayım mı baba? diye sordu.

– Yaksana, ne duruyorsun. LSkusü yak. Ağlan da toparla, Sallanma, haydi. . Deniz nerede ise patlayacak.

– Mereden bildin fırtına cıkacağını?

– Karşıya doğru bak. Midilli’nin üzerinde bir karartı var. Ortası kıpkırmızı. Gördun mü?

– Bulut o… Sen o karartıyı baska bir şey mi sandın?

– Bulut dediğin o karartı biraz sonra bizi Ezraille karş1 karşıya getirebilir. Felaket işaretidir bu meret. İki sefer başıma geldi de biliyorum. İkincisinde kayigım batnuştı. Bütun gece azgın sularla bo^uşa boğuşa güç attım kendimi karaya. Toprağa ayak bastıijım zaman yarı olü gibiydim. . .

Sular kımıldanmağa başlamıştı. Ali korku ile Midilli’ye doğru bakıyordu. Olumü hiç düşuninemişti. Daha doijrusu aklına gelmemişti dusünmek. .

Karanlık sular üzerinde, hafif kıpırdanmalar başlamıştı. Rüzgarın gucü artmıştı. Kopürmeye bas,layan sular, bir savas, hazırlığı yapıyor gibiydiler. Midilli acıklarmdaki ortası kırmızı karartı tepelerine gelmis.ti.

Dursun:

– Çabuk, dedi, ağları toparlayıp sıvışalım… Deniz daha fazla patlarsa kürekler bizi istediğimiz yere göturmez!…

Kabaran suların icine dufitiemek icin kayığın kenarlarına tutunarak ağları çekiyorlardı. Fırtına

daha korkunc uğultular cıkarmaya başlamıs.tı. Dalgalar önce küijük da$lar gibi kumeleniyor, sonra yerlerinde derin çukurlar bırakarak ortadan kayboluyorlardı.

Korkudan titremeye başlayan Aliye:

– Kendini salıverme! diye bag”ırıyordu Dursun. . . Deniz korkakları sevmez. Kurtulmak istiyorsan benim gibi dimdik dur. Korktugunu denize belli etmel… Fener yönüne do$ru kendimizi atabilirsek, kurtulduk demektir. Oradan ötedekiler olü dalgalardır. Sandalı sallar, ama deviremez.

İhtiyar deniz kurdu canını divine takmış, kureklere bütün gücüyle asılıyordu. Dalgalar hızını arttırmıs,, uzerlerinden asmaya başlaniıştı. Dursun’un gözleri göntiez, kulakları işitmez olmuştu. Bir ara icinde bulunduJju kayığı da göremez olmuştu. Rüyada, yıllarca yıl otelerdeydi sanki. . .

Denizin altında, sünger topluyordu. Avuc avuc sungerler. . . (Jok para getirirdi, denizin bu ilkel yaratıkları. Kocaman balıklara zıpkın atıyordu. Luferlerin peşini sazanlar izlerdi. Kayık balıkla dolmuştu. Once onları Balıkpazarında okutacak, sonra meyhaneye giderek birkac tek atacaktı. İş dönuşll, yorgun argın, eller yarı donmuş olarak icmenin ayrı bir tadı vardı. Arkası arkasına kadehleri yuvarlayınca, garson hesap pusulasının kazaya uğramasını onlemek icin, yanına sokulacak, ellerini uguşturacaktı:

– Patron bugün cok ofkeli. Tansiyonu yüksek. Kimseye zırnık icki veresiye sektirmiyor… diyecekti. Dursun, s,işkin cuzdanından yağlı ellerile eski bir onluğu masanın üzerine atacaktı:

-Veresiye yiyen kesesinden yer, derler. Peşin para ile içtin mi iki kez sarhoş olmaz insan…

… Kocaman kocaman kefallar geliyordu. Sürü halinde mübarekler. Ne ağ dayanır, ne de zıpkın yetişir… En iyisi dinamit… Gözünü sevdiğimin bombası, seni icat eden dert görmesin e mi?

Dinamit demetinin kapsül ipini çekip, suyun içine bıraktı. Az sonra kıyametler kopacak, balıklar yarı cansız denizin yüzüne fırlayacaklardı.

İki saniye sonra top gibi kulakları çınlatan gürültü ile dinamitler paltamıştı… Dursun oturduğu yerden ayağa fırladığı zaman, kayıktan düşmemek için dengesini güçlükle eski haline getirdi. Yarı kapalı gözlerini açarak etrafına bakındı. Fenerin yanına gelmişlerdi. Fenerin ta kendisiydi bu… Neredeyse kıyıya çarpıp, tekneyi parçalayacaklardı.

– Aliiiii, diye bağırdı, neredesin oğlum? Feneri görmüyor musun? İşte fener karşımızda… Kurtulduk. Buradan ötesinde ölü dalgalar vardır. Cevap versene ulan… Korkudan dilini mi yuttun?

Fenerin dönen işığı kayığın içini gündüz gibi ışıtmıştı: Ali yoktu…

********

Moloz iskelesindeki küçük meyhaneye ihtiyar bir balıkçı girdi:

– Bana bir litre şarap, dedi. İki tek köfte, biraz da beyaz peynir…
Meyhaneci kulağına eğildi:

– Reis, dedi, eski hesap daha duruyor. Elâlem denizden inci, elmas bile çıkarıyor. Sen orada mehtap sefası mı yapıyorsun? Deniz sana birşey vermiyor mu?

Dursun kırış kırış alnını ellerile ovdu:

– Deniz bize vereceğine, bizden alıyor üstelik… Bugün Ali’yi verdik… Küçük Ali mi…

Dedi. Ve iki damla yaş göz pınarlarında inci gibi parladı. Orada noktalandı, kaldı…

Burhan ESEN

KONÇİNALAR

İskambil destesinin en sevdiğim kâğıtlarından biri, üzerinde The Jolly Jocker yazılı, o delişmen, o uçarı, o biraz cambaz, biraz sihirbaz, bir miktar da düzenbaz, ama neşe dolu, hayat ve hareket dolu, kanı sıcak delikanlıdır. Ne yazık ki, Jockerlere Kanasta’dan, Kumkan’dan, Remi’den başka oyunlarda pek yer verilmiyor. Verilse, her girdikleri oyuna renk ve hareket, canlılık ve şaklabanlık katarlardı.

Jolly Jockerler bir yana, destenin en itibarlı kâğıtları, bilindiği gibi, Beyler yani Aslar oluyor. Ayıp değil ya, ben Aslardan oldum bittim hoşlanmam. Belki kendim hiçbir zaman As olamadığım, As olamıyacağım için. Kabul etmeli ki, onların dördünde de bir Kral havası, bir Padişah cakası vardır. Hele bazı takımlarda bunları daha da bir şatafatlı resmederler.

Karamaça Beyinde meşum bir şeyler sezilir. Onun sarayında her halde birtakım karanlık dala

vereler dönüyor, gece, mahzenlerinde, bir sürü kelleler uçuyor olmalıdır.

İspati beyini ben bir Bizans Prensine benzetirim.

Bunlara kıyasla Kupa Beyi daha bir bizden gibidir. Kupa Beyi her halde Osmanlı Hanedanına mensup olmalı.

Karo Beyine gelince, o bir Selçuk Sultanıdır. Çelebi, zarif, nazik… Aksi gibi Tekel damgasını da hep onun üstüne vururlar. Buna ragmen öylesine asil ve kibar bir havası vardır ki, bu damga bile onu çirkinleştirmez, inadına daha bir açar, daha bir sevimli yapar. öyle ki, damgası olmıyan bir Karo Beyi görsek, bayağı yadırgar, bir eksiklik duyarız.

Resimli kâğıtlar içinde kanım en çok Kupa Kızına kaynar. Kupa Kızı, etine dolgun, duru-beyaz, hanım-hanımcık bir tazedir. Üniversiteyi filân bir kalemde geçin, güç hâl ile bitirdiği ortadan sonra liseyi bile okuyamamıştır. Olsa olsa sanat enstitüsü mezunudur. Herkesin okumağa merakı olmaz a, buncağızın da başka marifetleri var: Dikişle nakışın her türlüsü, örgü işlerinin daniskası… Eteği belinde, bütün evi o çeviriyor. Yeni yetişirken mahalledeki oğlanlarla mektup alıp verdiği olmuş gerçi. Cahillik işte. Hoş görmeli. Ama evlenince eşi bulunmaz bir hayat arkadaşı olacaktir. Buna eminim. Bir kere kocasına ukalâ ukalâ karşılık vermez. Sonra bu cins kadınlar çocuklarına da düşkün olurlar. Daha ne?

Onunla evlendiğiniz takdirde, kaynınız Kupa Oğlu olacaktır ki, Allah için, uslu akıllı, yumuşak başlı, kendi halinde bir çocuktur.

Babaları Kupa Papazına gelince, sizden iyi olmasın, pek babacan, pek cana yakın bir adamdır. Hos fıkralar anlatıp gobeğini hoplata hoplata guler. Daha coşarsa, küt kut karşısındakinin sırtına vurur. Evde teklif tekelluf hak getire. Sen de sen, ben de ben. Candan insanlardır vesselam. Oyle bir aileye damat girmek isterim.

İspati kızına gelince, bakın ondan her turlü sinsilik umulur. Siz onun oyle sakin ve masum goründüğüne bakmayın, o ne hin oğlu hindir o, o ne içinden pazarlıklı as.iftedir o. . . İskambilin ustünde gördüğunuz onun bayramlık resmi. O, bu masum bakire pozunu, fotoğrafcıda resim çektirirken bir, bir de pazarları kiliseye giderken takınır. Şoyle kulağınızı verin de bir dinleyin mahalleyi. Maçanın 0ğlu ile sinema localarında, plaj kabinelerinde yapmadığı kalmamış. Hal b’dyle iken, yine de bilmiyenlere kars,ı kendini dirhem, dirhem satar. İspatinin Oğlu ablasının kirli camaşırlarını herkesten iyi bilir, bilir ama gel gor ki ablası da onun kumar borclarını ‘6der, evden şunu bunu gotürup satışını gizler. Babaları da zaten itin biri. Bu yas,a gelmis, hala sefih, kumarbaz, bir gün olsun ayık gezdiği görülmemis,. Tencere dibin kara hikayesi, kimin kime ne demeğe hakkı var.

Karolara gelince, onlar kişizade, görmüs, gecirmis, bir ailedir. Bakmayın s,imdi biraz düs.tükle

rine. Babaları Hariciyeden emekli. Zannedersem ijjehbendermis, Eski usul, mukaffa ve musanna bir İstanbul Türkçesi konuşur. Kızları, nörsler matmazellerle, el bebek gul bebek buyutüldü. Be$ senedir İngiliz Filolojisine gidiyor, bitiremedi. Bitiremez de elbet. Allahın günu kantinde ha ha ha, hi hi hi, akşam ustü de oğlanlarla altı buçuk matinesi. . . Erkek kardeşini sorarsanız, al onu vur ona. Karonun Oğlu da, hoppala pavam, hoppala beyim dadılar tayalarla şımartılmıs,, kus, sütüyle beslenmis,, beyaz, tüysüz, oğlandan çok kiza yakın, tasvir gibi bir civan. En iyi mekteplere verdiler, okumadı. Günahı boynuna, birtakım uygunsuz, meymenetsiz heriflerle geziyormus,. Allah bilir, eroin de çekiyordur. Gözlerinin her daim mahmur bakışını ben pek hayra yoramıyorum. Oyle efendi babanın çocuğu boyle soysuz çıksın, yazık, çok yazık…

Macalar bir Ermeni ailesidir. Gedikpaşa’da oturuyorlar. Peder koyu bir katolik papazı. Bas-bariton, tumturaklı bir sesi vardır. Oğlu Mahmutpas,a’da bir tuhafiye mağazası is,letiyor. İspati kızı ile maceralarına yukarda azbuçuk dokunduk. Ablası Maca Kızı, esmer, kara kaslı, kara gozlü, bazı yerleri muhakkak ki as,ırı tüylü, gerci sıcak, gerci güzel, ama neme lâzım, duasında, niyazında, dini butun bir tazedir. Belli ki, babasına çekmis,. Istavrozunu bir gun goğsünden eksik etmez, kardes,inin İspati Kızıyla yaptıklarını duysa, utancından yerin dibine geqrer. Oylesine kaba-sofu ki, malum gunlerde erotik rüyalar gördüğü zaman bile, şuuraltısının kendine oynadığı bu oyuna ic,erler, sabahleyin alelacele banyo yapıp t’dvbe istiğfar eder. İyi bir drahoması var. Şimdi, genç değil, s,oyle kırkını, kırkbeşini asmıs,, efendiden ağırbas,!! bir kısmet bekliyor. Hayırlısı.

Resimli kâğıtlardan sonra ilk ağızda onlularla dokuzlular gelir. Onlularla Dokuzlular, resimsiz kâğıtlar içinde önemli oyunlara katılma imtiyazına sahip, başlıca kâğıtlardır. Bundan ötürü de hallerinde görgüsüzce bir çalım, budalaca bir kurum sezilir. Haydi Onlular Asların halktan yetişme vezirleridir diyelim. Ya Dokuzlulara ne buyurulur? Bunlar, kendilerini sayıdan bile saymadıkları halde yine de oyunlarına alan, oyunlarına alıp onlara öbür resimsiz kâğıtlardan üstün bir değer sağlıyan aristokrat kâğıtlara yaranmaktan, siftinmekten hoşlanırlar. Bu halleriyle Dokuzluları, Efendilerinin önünde yerlere kadar eğilen ama saray parmaklıkları dışındaki halka tepeden bakan, mabeyinciler, veya stile uşaklar makulesinden saymak yanlış olmaz anırım.

Dokuzlular mabeyinci veya stile uşak olursa Sekizlilerle Yedililere de el ulaklığı, bahçıvan yamaklığı gibi daha aşağılık işler düşüyor.

Bütün bunlardan sonra sıra nihayet Konçinalara gelir. Konçina diye, bilindiği gibi, Altılıdan aşağı kâğıtlara deniyor. Konçinalar, ismi üstünde işte,

Konçinadırlar. Geçin Bezik gibi, Poker gibi kibar oyunları. Aşçı İskambili gibi en pespaye oyunlarda bile hiçbir işe yaramaz, üzgün ve küskün, oyunu dışardan sayrederler. Diyeceksiniz ki, Pinakl’da, Kanastada oyuna alınıyorlar ya… Ben ona oyuna alınmak mı derim. Zavallılar, çıtır kozların at oynattığı meydanlarda ha bire gelir gider, ayak altında dolaşıp trafiği tıkar, itilip kakılır, muştalanır dururlar. Hasılı aburcuburdurlar. Böyle oynamaktansa ben yeşil çuhanın üstüne kapanıp yüzüstü uyuklamayı tercih ederim. Konçinalar bu bakımdan iskabillerin Paryasıdırlar. Var oluşlarının sebebi sırf öbür kâğıtlara basamak olmak, onların üstün mevkiini sağlamaktır. Alt basamak olmasa üst basamak neye, kime öğünecek?

Konçinaların bu içler acısı durumu bana oldum olasıya dokunmuştur. Kaldı ki, deste içinde hüküm süren bu derebeylik rejimini bugüne bugün İnsan Hakları Beyannamesi ile uzlaştırmağa da imkân yoktur. Nitekim, usta oyuncu geçindiğim sıralarda onları Paryalıktan kurtarıp eşitliğe kavuşturacak, böylece desteyi de iyi kötü çağımızın demokrasi gidişine uyduracak yeni oyunlar aradığım oldu. Hattâ, öyle bir oyun bulayım ki diyordum, orada birliler asıl değerine indirilsin, beşliler kızları, dörtlüler oğlanları alabilsin, alay bu ya, icabında bir kılkuyruk üçlü dört papazı birden sustaya durdurabilsin. Fakat olmuyor beyler; Aslarda o küçük dağları ben yarattım diyen heybet, Papazlarda o bütün güvenini sakaldan, asadan, baltadan alan azamet varken, o güdük, o sümsük, o boynu bükük Konçinalar bir türlü el kaldıramıyorlar. Sinmiş bir kere içlerine. Alışkanlık deyin, aşağılık daha doğrusu Konçinalık kompleksi deyin, yapamıyorlar işte, ellerinden gelmiyor.

Bunu anladığım günden beri oyunlar aramaktan eskilerini de oynamaktan vazgeçtim. Her kâğıda eşit değer tanıyan biricik oyun olduğu için şimdi yalnız Pasyans açıyorum.

Haldun Taner 175 (1916 – ) II. ayıp değil ya

oldum bittim
kan ı kaynamak
bir kalemde geçmek


sizden iyi olinasın
günahı boynuna
hak getire
vesselam

tencere dibin kara hikâyesi

hin oğlu hin

içinden pazarlıklı

kendini dirhem dirhem satmak

görmüş geçirmiş

al bebek gül bebek büyütmek

yerin dibine geçmek

at oynatmak

III. a. Haldun Tanerin hikâyeciliğini nasıl buldunuz?

Hikâyeyi nasıl dedikodu ağzıyla anlatıyor? Açıklayın.

b. Neden artık yalnız “pasyans” açıyor?

TREN SESİ

Garibim;

Ne bir gUzel avutacak gonlünrti,
Bu şehirde;

Ne de bir tanıdik cehre;
Bir tren sesi duymaya göreyim.
İki gozüm,
İki (jeşnie

O. V. Kanık

(1914 – 1950)

İSTASYON

Burda gelir insana
Boş günlerin usancı.
Çalar birden kampana
Olüm canından acı.

Sonra bir düdük oter.
Kesik çığlıklarla der,
Burdan bildik gidenler
Yarın doner yabancı.

Necip Fazıl Kısakürek

(1905 – )

I. garip one away from home

çehre visage, face

II. İki gözü iki çeşme

III. a. “Duymaya göreyim” yapısına benzer örnekler verin.

b. Bu konuşma dilinin arı birkaç sözüyle şair çok derin duygular

belirtmiştir. Sonundaki “İki gözüm iki çeşme” hem bütün

şiiri tamamlıyor hem de şiire bir mizah havası veriyor. Ne dersiniz?

[ocr errors]

I. usanç weariness

ölüm çanı bell tolling for death

kesik broken

çığlık scream

II. kampana çalmak

III. a. usanç. usanmak’tan geliyor.

Buna benzer eklerle yapılan birkaç
isim daha bulabilir misiniz?

b. Acı sözünü ne gibi anlamlarda kullanabilirsiniz?
örnekler]t açıklayın.

c. bildik sözünü, isim ve sıfat olarak iki ayrı cümlede kullanın. DİLEK

Bir küçük, bir küçücük evim olsa,

İçinde bir küçük, bir küçücük halım olsa,

Bütün bunlar benim öz malım olsa!

Masam, mürekkebim, etajerim,
Penceresinde benim perdelerim,
Etajerinde benim kitaplarım olsa!

Bir ufak, bir minicik evim olsa,

İçinde bir kadın, beni parasız pulsuz seven bir kadın…
Bu kadın karım olsa!

Nerde, hangi şehirde olursa olsun,
Bir küçük, bir küçücük evim bulunsun,
Bir ufacık halım olsun yeter,
Yeter de artar bile.

Nerde, hangi şehirde olursa olsun,
Etajerim, kitaplarım olsun,

Beni parasız pulsuz seven karım olsun yeter,
Yeter de artar bile.

ESKİ BİR KASA HIRSIZI EMNİYET MÜDÜRÜ OLDU

DAR ÜS SELAM, (a.a.) – Tanzanya’nın Rungva şehri Emniyet Müdürlüğüne azılı bir kasa hırsızı getirilmiştir.

Rungvada ve diğer Tanzanya şehirlerinde birçok ticarethanenin kasalarını soymakla isim yapmış olan Kavave Karume onyedi yıl hapis yattıktan sonra 1967 Aralık ayında “Hapishanede gösterdiği iyi davranıştan” ötürü geri kalan cezası Devlet Başkanı Julius Nyerere tarafından affedilerek, hapisten çıkmıştı.

Mahkûmiyet toplamı yüziki yıl olan eski kasa hırsızı, son zamanlarda hırsızlık vakalarının görülmemiş bir şekilde artması üzerine, Rungva şehri Emniyet Müdürlüğüne getirilmiştir. Eski kasa hırsızı, bütün meslekdaşlarını yakından tanıdığı için, Emniyet Müdürlüğü görevine başlar başlamaz seksenden fazla azılı hırsızı yakalamış ve nezarete almıştır.

Tanzanya İçişleri Bakanlığı ileri gelenleri alınan tedbirin yerinde olduğunu ve tövbekâr kasa hırsızının Rungva’da hırsızlığın kokününü kazıyacağını söylemektedirler.

İNGİLİZ BASININDA FIRTINA KOPARAN HABERİ FRANSA YALANLADI

LONDRA, (a.a.) – “Press Association” adlı İngiliz basın ajansı, iyi haber alan bir kaynağa dayanarak, De Gaulle’ün Fransa, Batı Almanya, İngiltere ve İtalya tarafından geniş bir Avrupa İktisadi Birliği kurulması görüşünde olduğunu, Ortak Pazar’a pek fazla bel bağlamadığını açıkça söylediğini bildirmiştir.

Ajans, De Gaulle’ün İngiliz Büyükelçisi ile 4 Şubat’ta Paris’te bu konuları görüştüğünü, İngiltere Hükümetinin 12 Şubat’ta verdiği cevapta, Generalin tekliflerini “Son derece önemli” bulduğunu belirtmektedir.

Ajansın verdiği bu haber, basında büyük yer almış, “Evening News” gazetesi haberi, “Avrupa’ya atılan bomba: General De Gaulle İngiltere’ye bir komplo teklif etti” başlığıyla vermiştir.

Paris’teki Fransız yetkili çevreleri ise, ajansın General De Gaulle’e atfen verdiği haberi yalanlamışlardır.

DİNÎ LİDERLER İSTANBUL’ DA TOPLANDI

Dünyadaki dinleri temsil eden liderlerin, “Bir Barış Konferansı toplanması” konusundaki görüşmeleri, dün Hilton Otelinde başlamıştır.

“Dini liderlerin, elele vererek dünyadaki barışı korumak” konusunda bir konferansı toplantıya çağırmalarının gerekli olup olmadığını ele alan liderlerin İstanbul toplantısı, yarın sona erecektir. Bu konuda müsbet bir karar alındığı takdirde, konferansın yeri de tesbit edilecektir.

dayanmak to be based on

bel bağlamak to depend

atfetmelt to attribute, ascribe

AĞAÇ DİKMEK

Vatanımızı kuraktan korumanın çaresi: ağacı, ormanı korumak, çoğaltmaktır.

Kelebekler ışığa üşüştükleri gibi, içi su dolu bulutlar da ormanlara koşuşurlar. Bulutlar yorgunluklarını ormanlarda alırlar. Topraklar emdikleri sularla ormanlara can verirler. Suların temizi, ağaç kökleri süzgeciyle süzülenlerdir. Bilmem siz ne dersiniz? Bana kalırsa her yurtdaşa diktiği, aşıladığı ağaca göre şeref vermelidir.

Bu sözüme karşı belki şunu diyebilirsiniz:

– Heryerde ağaç yetişir mi?

Ben de bu sözünüze karşı: “Evet, yolu ile dikilir, düzeniyle bakılırsa heryerde ağaç yetişir ve heryere göre dikilecek ağaç vardır.” derim.

Yemişli, yemişsiz ağaç dikelim, ormanlarımızı gözümüz gibi koruyalım, baş tacımız Atatürkün izini bırakmıyalım.

Atatürk, Ankaranın çorak bir yerinde yollar açtı, binlerce fidan diktirdi, öyle güzel, öyle büyük bir çiftlik yaptı ki onu gören yerli, yabancı, herkes şaşıp kalıyor.

Hasan Fehmi

Bir ilân: “(….) 10 ay içinde Türkiye’nin en çok okunan ikinci gazetesi oldu”. Bir grafik… Bakıyoruz adı geçen gazete 100 binden 300 bine fırlamış. Allah versin, milyona kadar yolu var. Bir gazetenin 300 bin basması en azından bir milyon okura seslenmesi demektir. Sevinilecek bir şey. Bir milyon kişi okuyor bu gazeteyiI İlânda da “en çok okunan” denmiyor mu zaten!

Ama alın o gazeteyi elinize. Okuyun bakalım. Ne okuyacaksınız? Okuyacak bir şey bulursanız okuyun. Gazete her şeyden önce haber verir okuruna. Sonra yazılar, romanlar… Bu gazetede haber yok! Ya cinayet olacak, ya ırza saldırı, ya da heyecan verici bir palavra… Başka haber arama! Aç ikinci sayfayı bir iskeletin cinayetleri… Yakalanmaz, tutulmaz, ele geçmez bir adam. Herkesi öldürür, yapmadığı kötülük kalmaz. Çırılçıplak kadınlar, açık saçık sahneler. Butün kötülükler var… Sonra sözüm ona röportajlar. Gene resimli romanlar, çıplak kızlar…

En çok okunan gazetelerden biri… Okunan dememeli buna, “bakılan” demeli. Bu çeşit gazeteleri alanlara da “okur” değil “bakar” demek gerek. Bak bak, içini çek, hayran kal, kendinden geç… Tabii yüz binden üçyüz bine çıkar tirajı! Beklesin, yarım milyonu da bulur… Türkiye’de okur yok, yok ama “bakar” öyle çok ki! “Görür” az da “bakar” pek çok… Millet “bakıyor” sadece! Bir şey görmeden, anlamadan… Ona kimse bir şey göstermek, anlatmak istemiyor ki! Niye anlamaya, görmeye çalışsın?.. Bakıyor resimlere, okur sayılıyor…

Yalnız o gazete değil… Bir yığın dergi çıkıyor “bakar” 1ar için. Çocuk dergileri, sinema dergileri, çıplaklık dergileri… Hep göz için, kafa için değil… Zaten gereksiz şey bu “kafa” dedikleri. Göz yeter insanın hayvansal yönlerini uyandırmaya, ayakta tutmaya. Ne gerek var “kafa”ya, “kafa”yı besleyen, güclendiren, insanı insan eden bilgilere?.. Bunlar okumakla gelir, öyleyse okumamalı, okutmamalı. Yalnız baktırmalı, bol bol baktırmalı. Kadınlara, kızlara, haydutlara, katillere, hırsızlara…

“Bakar kör” derler hani ya, bu çeşit gazete ve dergiler bakar körlerin sayısını hızla arttırıyor! Bir

yandan satışları yükseliyor, öte yandan da “bakar körler” le doluyor yurdumuz.

Kâğıt ziyanı! Mürekkep ziyanı, emek ziyanı! Hele hele göz ziyanı! Zaman ziyanı! Geri kalmış ülkelerde basın başlıca kalkınma araçlarından biridir. Halkı uyandıracak, aydınlatacak, düşünmesini, anlamasını öğretecek… Bu “cek”ler, “cak”lar büyük tiraj ardında koşanlara vız geliyor. Onlara vız geliyor, bize vız gelmiyor. Gelmiyor da ne oluyor? Onlar yüzbinlere “baktırıyorlar”, bizler birkaç bin kişiye okutuyoruz gazetemizi… Ayrım bu kadarcık!

Akbal, Oktay

BİLEN, KÜTÜPHANESİ OLANDIR

Bizim radyonun “Bilen kazanıyor” diye bir programı vardı, dinleyicileri hayli eğlendirdiğini sandığım bu programı birkaç zamandır reklâmcılar benimsedi. Şimdi bazı müstahzarlarında, istekli olanlara, tarih, edebiyat, spor, sinema, tiyatro vesaireyle ilgili sualler soruluyor, cevaplandıranlara doğru cevaplandırdıkları sorular miktarı mükâfat

veriliyor ve bütün soruları bilenler hararetle alkışlanıyor. İlk zamanlar her sualin cevabını doğru verenlerin gazetelerde de isimleri çıktı, kendilerini basın da alkışladı.

Şöylece, ince elenip sık dokumadan düşünülürse Amu Derya nehrinin nerede olduğunu, İkinci Murat’ın hangi tarihte öldüğünü, Waterloo savaşını hangi generalin kaybettiğini, Timur’un kaçıncı yüzyılda yaşadığını, 1948 dünya yüzme şampiyonunun kim olduğunu hatırlamak iyi şeydir ama, bunları bilmek çok daha iyidir. Hepsi bir demeyiniz, hatırlamakla bilmek arasında bence hayli fark vardır.

Amu Derya nehrinin Ortaasya’da olduğunu hatırlıyan kimse acaba bu nehrin hangi memleketleri suladığını bilir mi? Waterloo’yu Napoleon kaybetti demek, eğer bunu diyen o savaşa girme sebebini, Fransa’ya karşı yapılan elbirliğini bilmiyorsa marifet midir? İkinci Murat’ın ölüm tarihini hatırlıyanlar onun icraatından habersizseler, akıllarında kalmış olan tarihin ne kıymeti vardır. 19^8 dünya yüzme şampiyonu falandır, demekten bir şey çıkmaz, iş spor tarihinde yüzme yarışlarının verdiği neticeleri, kurulmuş ve kırılmış rekorları, bu yarışların ne zaman ve ne şekilde başladığını bilmektir.

Ne yazık ki, bizde kütüphanesizlik, kutüphane merakının uyanmamış olması hâlâ ezberciliğin kıymetini sürdürmesini kamçılayıp gidiyor. Halbuki ezberliyene değil, bilene muhtacız. Bilen de, kelime, cümle, tarih hatırlıyan değil, istenen kitaba el atıp yerini bir çırpıda bularak cevabını etraflı veren kimsedir.

Radyo idaresine teklif ediyoruz: Bilen kazanıyor programı kültür bakımından faydalı hale getirilebilir. Reklâmcılar ne yaparlarsa yapsınlar, onlar pek tabiî olarak dinleyiciye hoş geçirtmek isterler, fakat radyolarımız bu işi daha ciddiye alabilirler ve almalıdırlar da.

Orta, lise ve üniversite tahsiline uygun sorular hazırlansın ve meselâ sorulsun:

– Türkiye Cumhuriyeti hangi tarihte ilân edildi?

Cevaptan sonra devam edilsin:

– Nerede edildi, kimler söz aldı, müzakereler kaç saat sürdü?

– Bunları hangi kitapta okudunuz? O kitapta daha başka ne bahisler var? Kitap, kütüphanenizde mi? Kitaplarınızın sayısı ve nevileri nedir?

Okul ve üniversite sayısını artırırken kütüphane yapmanın zevkini de aşılamaya ve bu güzel merakı teşvik etmenin yolunu aramaya bakmalıyız.

Hafızanın kuvvetli olması fena değildir ama, bilginin hafızadan fazla kütüphaneye dayanması cok daha iyidir.

İzzet S. Sedes (Milliyet Gazetesi’nden) 23.II.l958

“Türkçenin eksikleri” adlı iki yazıda Reşat Nuri Güntekin, Avrupa dillerindeki birçok sözlerin bizde birer karşılığı olmamasından şikâyet etti, tercüme^»,— lerimizin o yüzden çektikleri sıkıntıları anlattı. İlgi ile okuduğum o iki yazı bana birtakım şeyler düşündürdü, dertlerimi tazeledi.

Daha doğrusu birtakım eski düşünceleri yeniden aklıma getirdi. Yıllardır ben de tercüme ile uğraşırım, Reşat Nuri Güntenkinin “Kahramanlar”ı dilimize çevirdiği günlerde karşılaştığı hemen hemen yenilmez zorlukları anlatırken ben de nice günlerimi hatırladım. Hepimizin mâcerasıdır o macera… Herhangibir dilden kitap, sadece cümle tercüme ederken Türkçenin eksiklerini hepimiz duyduk: “Bu dilde söylenmez ki bu söz!” dedik.

Zamanla görgüm arttığı için midir nedir? Düşüncem de değişiyor. Türkçenin eksiklerinden çok kendi eksiklerimi duymaya başlıyorum. Artık: “Bu dilde söylenemez ki bu söz!…” dediğim pek olmuyor; onun yerine: “Elbette vardır türkçesi bu sözün; ama nedir? Ben bulamıyorum” deyip üzülüyorum. Bu hal bende nasıl başladı anlatayım:

Geçmiş gün, adını da, kimin yazdığını da unuttum, Fransızca bir roman okuyordum. Dilimize çevirmeyi hiç düşünmüyordum ama, tercümeciliğin verdiği alışıklıkla bâzı yerlerde durup: “Burasını Türkçeye acaba nasıl çevirmeli?” dediğim oluyordu. Bir deli hikâyesiydi o roman; adamcağız çıldırmış, yemek yemiyor; timarhaneye götürüyorlar, önüne yemek getirilince: “Je ne mange jamais!” diyor… tercümeciliğin şeytanı kulağıma fısladı: “Nasıl tercüme edersin bunu?”

O Fransızca söz, kelime kelime çevrilince ne kadar soğuk oluyor’… “Ben asla yemem”, yahut:

“Ben yemem”… Tatsızlığından başka bana, Fransızcasına da uymuyor gibi geldi. Sahiden de uymuyor, delinin meramını anlatmıyor. Nedir delinin demek istediği?. Yemek yemeyi, tütün gibi, içki gibi, gerçekten lüzumu olmıyan, ancak zevk için, keyif için edinilmiş bir âdet sayıyor. Tütün içmiyen bir Fransıza cığara uzatırsanız: “Je ne fume jamais” der; delinin: “Je ne mange jamais” demesi de işte o mânâda… Demek ki onun da Türkçede karşılığı: ‘kullanmam” olmalıdır. Böyle tercüme edildi mi, hem dilimize daha uygun bir cümle oluyor, hem de delinin meramını daha iyi anlatıyor…

O gün anladım: Tercüme ederken bir cümledeki kelimelerin değil, bütün cümlenin Türkçedeki karşılığını aramak gerektir. Bize, yazarın ne demek istediğini bildiren, kelimeler değildir, onların birbirleriyle birleşerek meydana getirdikleri bütündür. Düşünün bir kere: “Ben kırlarda gezmeye gidiyorum”

dediğimiz zaman, o cümledeki kelimeleri kullandığımızın farkında mıyız?. Biri bize: Sen şimdi ben, kır, gezmek, gitmek sözlerini kullandın” dese belki şaşarız kır ile gezmek neysene ama, ben ile gitmek sözleri bize yabancı gelebilir; çünkü biz ayrı ayrı o kelimelerle değil, hepsinin birden bildirdiği şeyi düşünmüşüzdür, İnsan kelimelerle değil, cümlelerle düşünür. Demek ki tercümede de bir yazarın kullandığı kelimelere bağlanmak, onların hepsine, ille bir karşılık bulacağım demek boştur; o yazarın meramını kavrayıp dilimizde onu anlatmaya çalışmak gerektir.

Tercüme sadece kelimelerin karşılığını koymak değildir, dilde bir yaratma işidir.

Bizde tercümeciler bu yola pek gitmiyorlar: ellerindeki metne bakıyorlar, orada ne görürlerse Türkçeye çevirdiler mi işleri bitti sanıyorlar. Bakıyorsunuz, Fransızcada kolaylıkla anlaşılan bir cümle, Türkçede anlaşılmaz bir hale gelmiş. “Bu nedir böyle?” dediniz mi: “Ne yapayım? aslında öyle; yazarın deyişini değiştirmeye benim ne hakkım var?” diyor. Farkında değil ki değiştiriyor: bir yazarın kullandığı kelimeler eserinin özüdür de, çabuk anlaşılması eserinin özü değil midir?.

Bunları Reşat Nuri Güntekin’in sözlerini çürutmek için yazmıyorum. Onların içinde çok doğru bulduklarım, tamamiyle kabul ettiklerim var. Ancak, onun düşündükleri yanında, onun düşündüklerine katılsın da birbirlerini tamamlasın diye ben de bâzı düşüncelerimi söyledim. Tercüme sözü çabuk kapanmaz; bu söze o da, ben de daha çok döneceğiz; bu işde o da, ben de daha çok düşünce değiştireceğiz.

Nurullah Ataç
(Günlerin Getirdiği’nden)


Seninde bize katılmanı isteriz. Sende BU FORMU eksiksiz doldurarak bize katılıp, yazarlar kadromuzda yer alabilirsin.

Kültür, Sanat ve Araştırma Bloku.

Döküntü Net
Turkish: Basic Course: Graded Reader -1970 (2. Bölüm)

Turkish: Basic Course: Graded Reader -1970 (2. Bölüm)” için bir görüş

  1. Geri bildirim: Araştırmalar -

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön