Turkish: Basic Course: Graded Reader -1970 (3. Bölüm)

Turkish: Basic Course: Graded Reader

İLK TÜRK DİLCİSİ KAŞGARLI MAHMUT, ÇAĞl VE ESERİ

Çok sayın bayanlar ve baylar,
…Kaşgarlı Mahmut, kelimenin tam anlamıyla on birinci yüzyılın bir Türk bilginidir. O kendi eserini sırf Türklüğe karşı duyduğu sevgi dolayısıyla yazmıştır… Eserin ‘önsözünde: “Her kelimeyi tam yerinde kullanmak maksadıyla, her sözün masdar ve anlamını açıkladım. Bu hedefe ulaşmak maksadıyla yıllarca pek ağır güçlüklere ve üzüntülere katlandım.” demektedir,

Yukardaki sözler, Kaşgarlı’nın nasıl bir maksatla hareket ettiğini ve hangi maksatla güçlükler ve üzüntüler çekmeğe mecbur olduğunu göstermektedir. Demek ki o, bu güçlük ve üzüntüleri sırf yaptığı işin doğruluğu uğruna katlanmış, Türk dilinin özlüğünü korumaya çalışmıştır. Bundan dolayıdır ki “Divanı Lûgat-it Türk” sade bir sözlük kitabı olarak düzenlenmemiş, bilâkis bu dar çerçeveden sıyrılıp Türklüğe ait eşsiz bir kaynak olmuştur.

“Divanı Lûgat-it Türk” adından da anlaşılacağı üzere, yalnız o zamanki canlı Türk şivelerinin bir sözlüğü olmayıp, tümüyle o çağın Türk dil ve medeniyetine ait -benzerlerine rastlanmayan bir kaymaktır. Mükemmel bir surette Arapça bilir, yazardı; şüphesiz yüksek doğu kültürüne de sahipti. Eserinde Türkçe’ye ait topladığı kelimeleri alfabe düzeni ile sıralamış, örnek olmak üzere, yalnız Türkçe cümleler almış, her kelimeye ait özellikleri açıklamaya çalışmış, kendisince Türkçe olmayan kelimelere önem vermemiş, halk edebiyatindan topladığı malzemeleri de eserine katmıştır. Coğrafya ve memleket adlarından ancak belli başlı olanlarını dikkate almıştır.

Eserinde kendisi hakkında verdiği bilgiye göre, Mahmut bu bilgileri ancak kendi dolaştığı sahalarda, yani Türklerin yaşadıkları ülkelerde elde etmiştir. Bu da o zamanlarda doğu Türkistan Türklerinin medeniyetçe pek yüksek olduklarını göstermektedir.

Bütün değerine ve önemine rağmen Kaşgarlı Mahmut, biz Türkler tarafından pek az incelenmiştir. Büyüklerini bilmeyen bir millet, medeniyet sahasının en basit bir kör yolcusu olur.

Yeni Atatürk gençliğinin bu sahada da öncülük vazifesine geçmesini beklemek her Türk’ün hakkıdır.

Prof. A. Caffiroğlu

İlk Ogretİm

Kim ne derse desin, Türkiyede ilköğretim bugünkü haliyle ancak okuma yazma ihtiyacina, lüzumunda mektup yazma arzusuna cevap verir. Dolayısiyle ilkokuldan çıkan çocuklar, daha üst öğrenim yapamıyacak olurlarsa, yalnız gazete okumağa ve gerektiğinde mektup yazmaya mahkûm oluyorlar demektir. Bizde beş sınıflı zorunlu ilkokul öğretimi tatbik edilmeğe başlandığı tarihten bugüne yarım yüzyıla yakın süre geçti. Elli yıl içinde iki tarih çağı geride idik. 19^5’de Atom çağına girdik, aradan onbeş yıl geçer geçmez uzay çağının kapısını açtık. Demek istiyoruz ki bilginin genişlemesi, tekniğin ilerlemesi yanında beş yıllık öğretim çok cılız kaldı. Bu nedenle gerek demokratik batı, gerek demirperde sosyalist memleketleri ilkokulu sekiz yıla çıkardılar. Böylece, yalnız mahalle bekçisi, odacı veya posta müvezzii yetiştiren veya okuduğundan istifade edemediği için, kendi dar muhitinde bildiklerini unutan kuşaklar yerine, esnafsa, kendi hesabını tutacak, kalifiye işçi olabilecek, memleket ve dünya sorunlarını iyi kötü hazmedebilecek, tekniğe yönelebilecek, makineli tüfengi, uçağı, tankı kullanabilecek, tarımdaki gelişmeleri anlayacak, ve tSkip edebilecek unsurlarla milli kudretlerini geliştirmenin çaresine baktılar. Bu müşahededen şu sonucu çıkarıyoruz: Acaba ilköğretimi sekiz yıla çıkarmak için evvelâ bütün yurdun beş yıllık ilkokullarla teçhiz edilmesini beklemeli, ve ondan sonra mı sekiz sınıfa geçmeli? Yoksa beş yıllık okullara paralel olarak binaların elverişli öğretmenin mevcut olduğu yerlerde derhal ve hiç beklemeden sekiz sınıflık sistemi kabul mü etmeli? Biz bu ikinci fikirden yanayız.

Bu düşüncemizi kuvvetlendirmek için Plânlama Teşkilâtımızdan hazırlanması belki zor olan bir hesabın da yapılmasını beklemekteyiz. Türkiyedeki tahsil ve milli gelir arasındaki münasebet, acaba nedir? Acaba, öğretim, ve özellikle ilköğretim uğrunda yaptığımız yatırım, maddi olarak milli kalkınmamıza ne eklemektedir? Çok korkuyoruz ki, ilköğretim beş yıllık bir sistem içinde kaldıkça, beş yıl okuyanlar üretime fazla bir şey ilâve edemedikleri için bu yatırım boşa gitmekte, manevi randıman maddeye intikal edemiyerek milli gelire fazla bir katkıda bulunamamaktadır. Kalkınma istediğimiz hıza ulaşamadıkça da, her türlü öğretimi memlekette bütün unsurları ile, yani, okul bina sı, öğretmen lojmanı, okuma araçları okula giden yol v.s… ile yerine getirmek kolay olmayacaktır. Anlaşılan hâlâ fasit bir daireden kurtulamama durumu ile karşı karşıyayız.

Türkiyede gençlik bunalımları dediğimiz olaylar, birbirini takip etmekte; kamu oyunus bu bunalımların ortaya koyduğu olaylar kadar Üniversite reformu problemleri de ilgilendirmektedir. Gençler neden haşin ve öfkelidir? Bu işin ne kadarı öğretim meselesiyle ilgili, ne kadarı sürekli ihtilâl anlayışının ürünü olarak politik bir nitelik taşır?

Dünyada öğretimin bütün derecelerdeki esaslı özelliklerinden biri bu öğretimin ne kanun ile ne hükümetin, icranın veya diktatörün tesiriyle düzenlendiğidir. Aslında öğretim toplumun etkisi altında bir renk alır. Bu öğretim kendini Milli Eğitim Bakanlığında hazırlanan programlara göre değil, sosyal değişimlere ve gelişmelere göre ayarlar.

Misâl: Köy Enstitüleri, bir hükümet programı ve kararıyle meydana geldi, fakat gerileyen sosyal düzen içinde ayakta duramadı ve bir gün kapatıldı. Türkiyede iktidarlar, teknik öğretimin gelişmesini çok arzu ettiler. Fakat teknik öğretim yerine memlekette tüketici, dolayısiyle hayatından memnun olmayan insanlar yetiştirecek olan İmam Hatip

Okulları alabildiğine açıldı. Üniversitelerimiz, Atatürk devrinde geçirdikleri inkılâplarla ulaştıkları merhaleleri muhafaza edemediler. Alman hocalar âdeta zorla memleketten uzaklaştırıldı ve üniversiteler zamanla durgunlaştı. Şimdi Türkiyede ilkokula paralel Kur’an kursları gelişiyor. Demek ki, bu memleket az gelişmişlikten kurtulup düzenli ve ileri bir hayata kavuşuncaya kadar, öğretim müesseselerini geriye doğru eteğinden çekecek olan eğilimlerle mücadele mecburiyetinde kalacaktır. Bu yapılamadıkça, Türkiyeyi, yüzyılımızın uygarlık düzeyine ulaştırmak mümkün olamayacaktır. Sosyolojik realiteden gelen bu kanaatı araştırmalarımıza ve bundan sonraki düşüncelerimize esas olarak alacağız.

Bir öğretim programı hangi derecede olursa olsun, zamanın ihtiyaçlarına cevap verdiği nisbette yararlıdır. Bunu gören Jules Ferry, Fransada devrin ihtiyaçlarını sezerek öğretim programını ona göre hazırlattığı için, Fransada Millî Eğitim uzun süre diğer milletlere nümune olacak tarzda gelişti.

Cihad Baban

SORULAR: 1. Köy Enstitüleri hakkında ne biliyorsunuz? 2. Teknik Öğretim den ne anlıyorsunuz?

OKUL İÇİNDE KURULAN ÇADIR

Nisanın 15 inden 20 sine kadar tam beş gün hiç durmadan yağmur yağdı. Okulun damı suyu elek gibi aşağı süzdü. Akan yarı çamurlu sularla içerisi göl oldu. Duvarın bir tarafı daha çöktü. Çocukları dağıttık artık. Eşyalarla kendimi kurtarsam yeter. Köyde nereye gidecek olsan beterin beteri.

Bir fakir canın ne eşyası olacak? Pencerelerin önlerine sığdırıp yarı yarıya kurtardım onları. Taban zaten toprak olduğundan orta yerin çamurunu kazıyıp çukurlaştırdım. Etrafa damlayan sular ortadaki gölde birikiyor, Biraz kuru toprak kazıyıp kül tenekesiyle getirdim, bir köşeye döşedim. Yatağı katlayıp koydum buraya. Karyolanın da ayaklarını büküp pencere önüne koydum. Bez çarşafı duvara gerdim. Bu yatak çarşafı çadır vazifesini görecek, ben altında iki büklüm oturmak pahasına da olsa akıntıdan kurtulacağım. Dediğim gibi oldu. Yatak çarşafı köşeyi akıntıdan korudu, mükemmel bir çadır vazifesi gördü. Altı da, kuş yuvası gibi kuru bir sığınak olmuştu. Evin bir köşesine kurduğum bu çadırın altında iki büküm otururken gölün suyu fazlalaşıp ta çadıra doğru kabardı mı kalkıp bir kaç teneke su döküyorum dışarı. Böylelikle su çadıra yükselmiyor.

Ne gelen var, ne giden. Herkes kendi derdinde. Ben de kendi maceramı yaşıyorum. Tepeden inme göl kenarında ve çadır altında. ‘Cap cup’ diye gölün içine yukarıdan düşen kocaman damlaların duvara siçrattığı suları ve meydana getirdiği daireleri seyrediyorum. Büke büke kötürüm oluyor bacaklarım. Bazan damlaların altına uzatıyorum.

MAHMUT MAKAL

BİR ROMAN KAHRAMANI

Çadırımın üstüne yağmur yağıyor,
Saros körfezinden rüzgar esiyordu,
Ve ben, bir roman kahramanı,
Ot yatağın içinde,
İkinci dünya harbinde
Başucumda zeytinyağı yakarak
Mevzuumu yaşamağa çalışıyordum;
Bir şehirde başlayıp
Kim bilir nerde,

Kimbilir ne gün bitecek mevzuumu.

O. V. KANIK

Bİzİm Köyün Düşündürdükler!

Köyden, köylüden söz açmanın öyle hesaplı, öyle kurnazca bir biçimi var ki, insana tiksinti veriyor. O kırk yıllık bakımsız, perişan köylerimiz, politika adamlarının söylevlerinde, milli ozanların o şişirme anlatımlarında, nerdeyse cennete taş çıkartacak. Her şeyi güllük gülüstanlık göstermek, ince bir hesap işidir, elbet. Alkış toplamanın, ulu kişilere yaranmanın en kestirme yolu da, ne yazık ki, budur. Ama, beri yanda, bu çeşıt resmî şan şerefi, gerçeği olduğu gibi söylemeye değişmiyenlerin dikenli yolu var. Oraya insan, ancak rahatı pahasına, kelle koltukta girebiliyor.

* ♦ ♦

Yakın geçmişimizde, aydınları köye, köyün, daha doğrusu Anadolu’muzun yoksulluğu üzerine eğilmiş görmek için, Meşrutiyet’e kadar inmemiz gerekiyor. Meşrutiyetten önce, bir tek aydın, yurdun yürekler acısı durumuna dokunuvermiş. O da bir tek dize ile: “Diyar-ı küfrün” beldelerini, kâşanelerini gördükten sonra islâm yurduna dönen şair, oralarda viranelerden başka bir şeye raslamamış. Bu tek dize, dönemleri aşıp bize, o gün olduğu gibi bugün de, unutulmuş, küçümsenmiş bir “köy dâvası” nın acıklı bir uyarması gibi miras kalmış.

Aydın kişilerin yurt işleriyle ilgilenmeleri Meşrutiyet’le başlıyor diyebiliriz. “On temmuz mucizesi” ile açılan “hür bir lisan” dönemi bir kaş yurtsevere konuşabilme olanağını veriyor. Bir yandan Tanin yazarı Ahmet Şerif Anadolu gezisine çıkıyor. Yurdun çeşitli köşelerinde, zorbalık yönetiminin ezdiği, sömürüp kara cahillik ve yoksulluk içinde bıraktığı Anadolu’nun yürekler acısı serüvenini gazete sayfalarına döküyor. Ote yanda, Ebubekir Hâzım, Küçük Paşa adlı hikâyesiyle Anadolu köylerinin yoksulluğunu, kimsesizliğini canlandırmaya çalışıyor. Küçük Paşa bizde köy üzerine yazılmış ilk eser olmak bakımından ayrı bir değer taşır. Yazar, gördüğü köylerin korkunç durumunu dile getirmek için hikâyesini “Küçük bir çocuğun muhayyel bir sergüzeşti” biçimine sokmuş. Onsözünde, “ben o sadet haricindeki hakikatleri bu hikâyeyi süslemek için yazdım” diyor. O düşsel gerçeği, Anadolu köylerinin gerçek trajedi levhalarının hatırı için yazmış. Onun için, bu esere – romantik konusu bir yana – Anadolu’nun yoksulluğunu padişahlık yönetimine yükleyen bir suçlama gözüyle bakabiliriz. Gerek Anadolu’da Tanin, gerek Küçük Paşa ayrı biçimlerde kaleme alınmış bilgisizlik ve kara sefalet üzerinde birleşiyor.

* * »

O günlerden buyana neler değişti? Yaban adlı romanın bize tanıttığı Kurtuluş Savaşının o ateşli günlerindeki köyün görünüşü de bundan başka değil.

Kurtuluş Savaşı, ne cabalarla kazanılmış, görüyoruz. Hükümetten, şehirden aydınlardan yılgın bir yığını harekete getintiek icin neler yapmak gerekmiş, neler. Once köylünün bilgisizliijini ortadan kaldırmak, sonra da onda mill! bilinc, uyandırmak gerekmiş. Bu savaş kazanılmışsa, önce kendi kendimizi yenmekle kazanılmış..

# * *

O gün bugün davaroız hep aynı dava: Bugun artık uygarlık savaşını kazanmamız için yine kendimizi yenmemiz gerekiyor. Bu gerçeği, bize ülkucu genç ögretmen Mahmut Makal’ın koy notları butun açıklığı ile gösteriyor. 1910’dan buyana, köy davasında, bir arpa boyu kadar bile ilerlemediğimizi görmek için, gene, bir k’6y aydınının, icinde yaş adıijı, canıyla kanıyla bağlı olduğu kByünün gerceklerini dile getirmesi gerekmiş meger.

Mahmut Makal, koy okulundan Enstitüye, oradan da köy öğretmenliifine gecmiş aydın ve sanatcı bir gene,. Yolu şehirlere uğramamış hie. Köy Enstitüsunün ileri eğitim havası icinden gecip, Atatürk Devrimlerinin ilkeleriyle beslenmiş kafasını, yüreğini, köyun kalkınmasına adamış. O da, köy dertlerine devanın, yine bu dertli köyün koynundan cıkacağına inanan binlerce kardeşi gibi sarılmış canla başla görevine. Ama, bu gorevi cetin, alabildiğine cetin bir görevmiş. “Mukadderat carkının omurleri oglSterek bin yıl ewelki gibi döndürdü$u” bu yerde, tek başına, bir roman kahramanı gibi, öğretim savaşında, dişlerini sıkıp başlamış seruvenini yaşamaya. Bir an gelmiş. Dile getireyim de, onu butun Turk aydınlarının, okumuşlarının, malı yapayım demiş. Bu istekten Bizim Köy adlı, o yürekler acısı gerce$in icinden

butun yurda açılan koca bir pencere meydana gelmiş. Bu pencereden bizlere dogru yükselen sesler yoksullugun, bilgisizliğin, yetimliğin acıklı sesi olmuş…

Mahmut Makal bize, eksiksiz, artıksız, köyün acılarını yansıtmak istiyor. (^inkü, acılardan yeni bir şeyin doğacağına inanıyor. Butun bu acılar ortasında, onu kimi zaman boynu bükuk, kimi zaman küskün, kimi zaraan da başkaldırmış görüyoruz.

İlk bakışta, bu duygular, dunyasından habersizleri aldatıp karamsar düşüncelere götürebilir. Ama, köy oğretmenlerinin icinde yanan o insan sevgisini, o ateşli inancı bilenlerin yüreğine umuttan, güvenden başka bir qey giremez. Nitekim, Makal, butun bu acılar içinde, umudunu hie, yitirmiyor. Bin bir cile içinde yapabildiği ufak tefek iyilikler karşısındaki o çocuksu sevinci, korkunc koşullar karşısında ezilmeye hie yanaşmayıp kendi kendine “Dayan Mahmut, dayan” deyişindeki o yıkılmaz diretiş kötü düşüncelere ne güzel bir yanıt oluyor. Savaşmak zorunda kaldığı geri güclerin amansızlığı ölçüsünde yaqa anın anlamına varan, savaşın kutsallı$ına inanan Makal’ların inancı koy davamızın tek umudu olarak icimizi rahatlatıyor.

Bizim Koy bir sanat eseri olarak da guclu. Çünkü, gucünu dile getirdiği gerçekten alıyor. Bu gercek llzerinde düşününce, görüyoruz ki, köy davamız hala olduğu yerde durup kalmış. İnsanın, bu durum karşısında, elli yıl önce Anadolu yu gezip içi burkulan Ahmet Şerif gibi: Devrim yaptık, yönetim yolu değişti, koltuklarımız kabarıyor.. öte yandaysa henüz insanlık haklarını istemek için bile bir istek, bir neden duymayan, insanca yaşamak için henüz bir eğilim gösteremiyen milyonlar var, diyesi geliyor.

Ama, bugün Ahmet Şerifin karamsarlığına düşmeye yer yok. Ahmet Şerif, notlarının bir yerinde: “…çocuklarımıza hayat mücadelesinde muvaffak olmaları için lâzım gelen teşebbüs kuvveti, azim ve cesareti aşılıyacak muallimler yok” diye yakınıyor.

Bugün, kafalarında aydın geleceklerin umut ışığı, gönüllerinde insan ve yurt sevgisi ile, bu uzun süreli savaşa girişmiş binlerce Mahmut Makallar var. Hepsi aynı görev aşkıyla, yetim, zavallı, yoksul Anadolu’nun kalkınma serüveninde paylarına düşeni yapıyorlar. Bizden selâm olsun onlara!…

o gün bugün

az gitmek, uz gitmek, dere tepe düz gitmek

sonra bir arpa boyu yol gitmek

bir işe dört elle (canla başla) sarılmak

dişini sıkmak

boynu bükük

baş kaldırmak

III. a. “tiksinti” “tiksinmek” ten geliyor.

Benzer “örnekler verin.

b. “kara cehalet”, “kara sefalet”,
“karamsar düşünce”, “kara kara
düşünmek” sözlerinde “kara”

yı inceleyin.

c. “yılgın” sıfatı “yılmak” tan geliyor, Benzer yapılar bulup açıklayın.

d. “neler yapmak gerekmiş neler” deyiminde “neler” in rolü nedir? Benzer örnekler verin.

ŞİİRİMİZ ÜZERİNE

Şiirimizi, eski şiirimizi kendimiz de okumalı, çocuklarımıza da okutmalıyız. Dilimizi gerçekten öğrenmenin, tadına erip onunla güzel şekiller kurmak gücünü edinmenin başka yolu yoktur. Edebiyat-ı Cedideden beri, belki de Tanzimatdan beri Türk yazarlarının çoğu Türk dilini beğenmez, ille değişsin de frenkçeye benzesin isterler; en özenerek yazdıklarında bile başka bir dilden çevrilmiş sandıracak bir hava, Karacaoğlan’la birlikte

Dilleri var, bizim dile benzemez.

dedirtecek bir yabancılık kokusu duyulur. Şaşılmaz öyle olmasına: Avrupa’dan gelen kitapları okumasak olamazdı: Onlar bize kafamız için gerekli bir azık getiriyorlardı. Ama divanları kapatmak zorunda değildik; Fuzûli’nin, BSki’nin, Nedim’in kasidelerinde, gazellerinde öyle bir tazelik, öyle bir yenilik vardır ki, Tevfik Fikret’in şiirlerinde de, Halit Ziya Uşaklıgil’in nesrinde de bulamazsınız. Fuzûli, BSki, Nedim o tazeliği, o yeniliği Türk dilini sevmiş, saymış olmalarına borçludurlar. Biz de onların şiirlerini okuyup, çocuklarımıza okutup o sevgiyi, o saygıyı edinmeliyiz.

Divan şiiri millî değilmiş de, halk şiiri, saz şairlerimizin koşmaları, millî imiş; onun için divanları kapatıp yalnız cönkler okumalı, ağızlarda dolaşan türküleri toplayıp öğrenmeli imişiz… Bu tatsız şaka biraz uzun sürdü. Halk şiirimizin güzelliklerini bilmez, anlamaz değilim; Köroğlu’nun, Karacaoğlan’ın diye anılan birkaç koşma, semai vardır ki, en güzel gazellerimizin yanına konabilir. Ama onlar azdır. Divan şairlerimizin yazdıkları da bizim baba mirasımızdır, onları hor görmeğe de, yabancı saymağa da hakkımız yoktur.

Saz şairlerimizin şiirlerini okumalıyız, ama divan şiirini de bırakamayız. Bize dilimizi asıl onlar öğretecek, tadına asıl onlar erdirecektir. Fuzûli’nin gazellerini okurken, Bâki’nin gazellerini okurken o Arapça, Farsça sözlerin altında Türkçenin tatlı sesini duymuyor musunuz? Suçu onlarda değil, kendinizde arayın. Karacaoğlan’a bayılırım, ama Nedimi’i, Galib’i okurken de kelimeleri her

zaman anlamasam dahi gene benim dilim olduğunu seziyorum, gene kendi dilimi duyduğum için yüreğim çarpıyor. Divan şairlerimizin Arapça’dan, Farsça’dan aldıkları sözler, onların dillerini Türkçe olmaktan çıkaramamıştır. O sözler birer yabancıdır; ama salınıp gezdikleri bahçenin toprağı buram buram Türkçe kokar, Türk kokar.

Nurullah Ataç
(Günlerin Getirdiği’nden – 19^6)

TANRIM

Dağlar ile taşlar ile
Çağırayım Tanrım seni.
Seherlerde kuşlar ile
Çağırayım Tanrım seni.

Gökyüzünde İsa ile,
Tur Dağında Musa ile,
Elindeki asâ ile
Çağırayım Tanrım seni.

Yunus okur diller ile,
Ol kumru bülbüller ile
Hakkı seven kullar ile
Çağırayım Tanrım seni.

YUNUS EMRE (1307- 1334) I. seher dawn

Şiirde gerek harp meydanı

gerekse padişahın divan toplantısının ‘önemi hangi sözlerle belirtilmiştir?

t

b. öğende. dotjende ve dedende sözlerini bugün nasıl söyleriz? III. Şnrde kafiyeli sözleri bulun.

OSMAN PAŞA

Kara kazan coştu derler,
Dalga boydan aştı derler,
Osman Paşanın askeri
Gece burdan geçti derler,

Moskof Tunayı atladı,
Karakolları yokladı,
Osman Paşanın kolunda
Yüzbin tane top patladı.

Tuna nehri aşmam diyor,
Etrafıma taşmam diyor,
kör olası kâfir Moskof
Ben Tunadan çıkmam diyor.

Halk Türküsü

AYRILIK VAKTİ

Akşamı getiren sesleri dinle,
Dinle de gönlünü alıver gitsin.
Saçlarımdan tutup kor gözlerinle
Yas,lı gozlerime dalıver gitsin.

Güneşle köye in beni bırak ta,
Küçüle küçüle kaybol ırakta

Bu yolu d’dnerken arkana bak da
Köşede bir lahza kalıver gitsin.

Dmidim yılların seline düştü,
Saçının en titrek teline düştü,
Kuru yaprak gibi eline dü§tü,
İstersen rüzgara salıver gitsin.

Necip Fazıl Kısakürek 

SESSİZ GEMİ

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhüle giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol,
Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

Bîçare gönüller. Ne giden son gemidir bu.
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler,
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.

Bir çok gidenin herbiri memnun ki yerinden,
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden.

YAHYA KEMAL BEYATLI

SALKIM SÖĞÜT

Akıyordu su

gösterip aynasında sSğüt a^açlarını. Salkım soifütler yıkıyordu suda saçlarını! Yanan yalın kılıçları çarparak sögAltlere

koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yerel

Birden

bir kuş gibi

vurulmuş gibi

kanadından, yaralı bir atlı yuvarlandı atından!

Bagırmadı,

gidenleri geri çağırmadı, baktı yalnız dolu gözlerle

uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!

Ah ne yazık!

Ne yazık ki ona, dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmıyacak, beyaz orduların ardma kılıç oynatmıyacak! Nal sesleri, sönüyor perde perde, atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!

Atlılar, atlılar, kızıl atlılar,
atları rüzgar kanatlılar!
Atları rüzgar kanat…
Atları rllzgar…
At. . .

UYUMAK

Köşede rahat bir koltuk gibi her zaman beni bekleyen
İçime gömülüp

Işıklı bir günün orta yerinde uyumak!

Akşamın bir sadaka gibi önüme atılmasını

Gecenin haraç mezad gbklerde satilmasını beklemeden

Uykuyu bir arpa torbası gibi boynuma geçirmeden

Uyumak!

Başımı bir yaz Sğlesinin dizlerinde unutup
Ayaklarımı mavi çakıl taşlar ı dolu berrak
Bir uykuya uzatarak
Uyumak!

Ruyalarımı canımın istediği yerinden açıp
İstediğim zaman kapatarak

Bir turna surusü gibi suzülüp giden içimin peşine takılarak
Uyumak!

Sarı gül kokan g&klerin ortasına boylu boyunca uzanıp
Göz kapaklarımın arasında kalan masmavi bir gök parçasını
Başımın i<jindeki karanlığa damlatarak
Uyumak!

1966 DA PLÂSTİK SANATLAR

Türkiye’de plâstik sanatlar, özellikle resim mi gelişen, yoksa plâstik sanat gösterileri mi? Ne alanda olursa olsun çoklu$un kalite demek olmadığı bilinen bir gerçek. Azlık, enderlik çoğu zaman haslığa, kaliteye işaret. İstanbul ve Ankara’da ayda şu kadar sergi açılması, ressamlar ordusunun her yıl yeni yetişenlerle az daha kabarması, bunlara amatörlerin, iş olsun diye resim yapıp sergileyenlerin katılışı toplumun alışveriş standardını gereğinden çok aşmasını sonuçlandırıyor. Aslında plâstik sanatlara, özellikle resim sanatına kayıtsız, ilgisiz bir memlekette; İstanbul ve Ankara gibi iki şehirde kümelenen sanatçıların, amatörü, profesyoneli, iş olsuncuları ile durmadan sergi açarak çok kere yapmacık, köksüz bir sanat hayatı uyandırmaları gerçek, has bir sanat kültürünü kökleştirecek yerde düzensiz, prensipsiz bir curcuna etkisi vermektedir.

Tarafsız, bilgili bir eleştirici bu görüntü karşısında şöyle bir yargıya varabilir: boyuna sergiler açılıyor, sergiler kapanıyor, yenileri geliyor eskilerin yerine. Bu sergiler bütününde çeşitli anlayışlar, teknikler gösteriyor kendini. Bugün Türkiye’de “Hoca Ali Rıza estetiği” diyebileceğimiz görüşün sevdalıları, amatörleri, sanatçıları var, belki de çoğunlukla. Bunlar, fotoğrafik, inceden inceye kopya eden “natüralist” tutumu, nedense “Klâsisizm” olarak adlandırırlar. Sainte-Veuve’ün deyimi ile, “Sürebilen, ölmeyen, devam eden” şey olan klâsik, natüralist görüşün savunucuları ve işçilerinin elinde karaktersiz, kişiliksiz bir kopyacılık derecesine düşürülür.

Sokakta gezen adamın bu sanat anlayışına paralel olarak, ama pek sınırlı, sayılı bir sözde aydın çevresine seslenen son Paris, Roma ya da New York akımları kovalayıcıları var. Bunlar Batıda çalışmışlardır, ya da sık sık Batıya giderler. Gidemezlerse Avrupa dergilerini, gazetelerini, röprodüksiyonlarını izlerler sevgi, hasretle. Bir ay önce Paris’te, Roma’da gün gören yeni bir tarzdan haberlidirler. Bir sürü isim bellemişlerdir. Bunlara göre Türkiye, ancak Batının kuyruğuna takılarak bir sanat yapabilir. Bunlara göre yerli sanat, bölgesel sanat olamaz. Sanat artık milletlerarası bir niteliğe bürünmüştür. Folklorün plâstik sanatlarda yeri yoktur.

İstanbul ve Ankara galerileri, açılış günlerinde, belki bini geçmiyen bir meraklı kitlesi ile dolar. Hep aynı kişilerdir bunlar. Genellikle resimden anlamaz, resmin tadına varmazlar, resme bakmasını bile bilmezler. Açılıştan on dakika sonra bu kalabalıktan pek az kişinin duvarlarda asılı olan tablolarla ilgilendiğini görürsünüz, ötekiler “monden” hazza vermişlerdir kendilerini. Hele ressam işi geniş tutup hiç değilse gelenlere bir limonlu votka sunmak cömertliğini gösterdiyse açılış gününün dinamizmine diyecek yoktur. Zaten en çok rağbet gören de, kokteylli açılışlardır. Buralarda kalabalık iğne atsan yere düşmez genişlik ve kalınlığı bulur. O kez resimlere bakmak söz konusu değildir.

Türkiye’de sanat, -ama özellikle resim dünyası- son yıllar içinde Hanımefendilerin ve Küçükhanımların salgınına uğramış bulunuyor. Canları sıkılan, ya da poker, briç ve flört partilerinden usanan Hanımefendilerin haylisi resim yapmaya, seramik yapmaya başlamışlardır. Soyut sanatın kolay, göz alıcı türleri tuval, fırça boya gibi ham maddelerin tedariki ile sonuca yöneltebilir meraklılarını. Bunun hocaları da hazırdır. Hanımefendiler şeref verir bu hocalara zaten. Beyaz tuvale ustalıkla sıvıştırılan boya yığınları sosyetede hayranlık uyandırır. Varlıklı ellerde sanat gösterileri, açılışın viski ve şampanyaları, hemen alışa hazır akran, akraba müşterileri, şampanyaya koşan amatör ve eleştiricileri ile ertesi günü yankılarını günlük gazetelerde okuduğumuz büyük başarılardır. Sahifelerini sosyetenin emrine vermiş lüks baskılı bazı dergilerde ressam Hanımefendinin fotoğrafları yayınlanır.

Kimi Küçükhanımların resim denemelerini izleyen lüks dergiler, bunların sergi açılışlarını kaçırmazlar. Küçükhanım tabloları, ya da seramikleri önünde dergi fotoğrafçısına poz verir. Böyle pozlarda sanatçı bayanın kendisi elbette ki yapıtlarından çok daha ilgi çekicidir. Yapıtlara bakan kim, bütün ilgiyi sanatçı bayan toplar, amaca varılır böylece. Bir zamanlar radyoya çağrılırdı bu amatör Küçükhanımlar, sorular sorulurdu onlara. Küçükhanım sanat görüşünü açıklardı. Çoğu objektii sanata karşı idi. Çağımız soyut sanat çağı idi. yetişkin eski ressamları beğenmezlerdi. Geçmişti bunların devri.

# * *

Sanat snobizminin, züppeliğinin sanatçısı, sözde amatörü, sözde eleştiricisi ile öne sürdüğü bu gelip geçici fanteziler yanında, Türk plâstik sanatına hizmeti büyük gerçek ressamların alçakgönüllü, has kişileri derin bir sessizlik içinde yaşarlar. Kimse söz açmaz onlardan. Sözde eleştiriciler, kapı kapı sergileri izleyip küçük kronikleri düzenleme çabasında, Türk resim sanatının gerçek temsilcileri ile ilgilenmeye zaman bulamazlar. Meraklı aydın, bibliyografyamızda, bir Osman Hamdi, bir Nazmi Ziya, bir Cemal Tollu üstüne bir kitabı, broşürü, etüdü boşuna arar. Böylesine yayınlara çalışmalara zamanı yoktur eleştiricilerimizin. Onlar ya günlük aktüaliteyle ilgilidir, ya da yabancı yayınlardan devşirilen teorik metafizik problemlerle.

Bunları yazmak kolay, bu durumun nedenini aramak gerek. Gerçek şu ki, resim gibi geleneğinden yoksun bir sanat kolunun toplum kültürü içinde oturmamış , kendi bünyesinden, varlığından kopma anlatımına, deyişine kavuşamamıştır. Resim sanatı bizim toplum içinde biraz yapmacık, biraz ekleme bir sanattır daha.

rabbet kez

soyut (mücerret)

goz alıcı

tedarik

Bir süs, bir lükstür sanki. Ne büyük sanatçısını, ne büyük yazarını, tarihçisini, ne de tarafsız, bilgili eleştiricisini bulmuştur. Oluş halindedir.

Bu durum, resim plânında, resim, heykel, mimarlık gibi plâstik sanatlar plânında değer ölçülerinin kurulmasını engellemiştir. Elli yılı aşmıyan bir çağdaş sanat devri içinde birbirini kovalayan kuşakların, her gelenin bir öncekinden üstün olduğu, olması gerektiği kanısı anarşik bir çevre kurmuştur sanatımızda. Küçük büyüğünü, öğrenici öğretmenini, şu grubun adamı öteki grubun adamını beğenmez olmuştur. Bir kör döğüşü egemen olmuştur plâstik sanatlarımızda.

# * »

Bu hengâmeyi “dün böyle idi” diye etiketlendirip geçmiş bir devrin dosyasına atmayı, rafa kaldırmayı ne kadar isterdik. Bir dine bağlanır gibi kişiden alçakgönüllülük, içtenlik, çalışkanlık, sabır, sevgi, inanç isteyen sanatta bütün bu hafiflikler, bu maskaralıkların sonunu görmek ne sonsuz mutluluk olurdu. Bütün Türkiye bir avuç sanatçı ile dünyadaki rolünü yürütürdü aslında. Ama bu bir avuç sanatçı bambaşka çapta, yapıda, ruhta olacaktı. Batıya kuyruk olmaktan utanacaktı. Kendini, kendi ruhunu, cevherini arıyacaktı, sabırla, alçakgönüllülükle. Seçici, güç beğenir olacak, derinlemesine girecekti sanat problemlerinin içine. O zaman belki bir Türk ekolü doğacak, dünya konserine kendi sesini katacaktı.

Böylesine mutlu bir çağın hasreti içinde, yaşadığımız üç yüz altmış beş günün bilânçosunu kurmakla ödevliyiz burada. Geçen yıl da söylediğimiz gibi, kronik yazarının günbegün, aybeay notlarından yoksun olduğumuzdan, bilânçonun küçük rakamlarından çok, genel toplamı ile yetineceğız. Yılın şu ayında kim sergi açmış, hangi dergide göklere çıkarılmış, öteki ayın şu ya da bugününde hangi eleştirici kimi yermiş, kimi övmüş, ne bilelim bunları? Ne diye ilgilenelim bunlarla? Ressamdan sanat yazarlığı istemek abes iken, “vaka nüvis” olması nasıl istenir? Biz, kendi hesabımıza, ilerlemiş biryaşın hep daralan zamanı içinde sergilere gidemezken görmediğimizden nasıl haber verelim okuyucuya?

* * ♦

Ne var ki, önemli olaylar olduğu kadar değerli kişiler, iyiniyetli, tarafsız varlıklar da var bu memlekette. Bunlar yukarda sözünü ettiğim hafifliklerin, şarlatanlıkların, panayır gösterilerinin çok üstünde, bereket.

Türkiye’nin dış memleketlerdeki gösterileri var ilkin, bunların üstünde ne kadar uzun durulsa yeridir. Biennaller var; Varlık Yayınlarını izleyenler Cep Dergisi’nde bunlar üstüne yazdıklarımızı okumuşlardır, tekrarlamak gereksiz. Venedik, Sao Paulo, Paris Biennallerinde Türkiye’nin yeri, baş rolü oynıyanların

yeri olmasa da kuyrukta, en geride olmamıştır. Türk sanatçılarının -en gençlerine kadar- çağdaş diliklere pek ayak uydurmayıp daha ağırbaşlı anlatımlarda kalmaları belki de onları gelip geçici başarılardan uzak tutmuştur? Bu da iyidir bizce, iyidir yarın için.

Bir sürü sergi yanında çeşitli topluluklar, gruplaşmalar oldu. Ne var ki, iddialı manifestolar, programlar, katalog önsözleri bu toplulukların, grupların çoğuna uzun ömür sağlıyamadı. Ortalığı kasıp kavurma iddiası ile ilk sergisini açan filân grup, sıra üçüncü sergiye gelmeden eriyip gider, dağılır. Dyeler ne insanca, ne estetikçe anlaşamamışlardır. Daha geniş topluluklarda kişi kavgaları, hırsları, bencillikleri üyeleri ayırmıştır. Baş olmak, öncü olmak hırsı bu kadar çok kişinin paylaşamadığı, sonunda yapıcı olmaktan çok eritici, dağıtıcı olan bir hırs…

Kişilik bakımından birbirine aykırı sanatçıların toplandığı bu sergiler, Türk resminin dünyaya yayılması bakımından büyük fayda sağlıyamıyorsa da, hiç değilse Türk sanatını tanımayan Batı halk


larına belli belirsiz bir fikir vermek gibi bir sonuç sağlıyor.

* * *

Geçen yıllarda olduğu gibi 1966’da da Güzel Sanatlar Akademisi, sergi galerisi, konferans, konser, ve sinema salonu ile epeyi ilginç gösterilere alan oldu. Çağdaş Alman Grafik Sanatları Sergisi, Bulgar Resim ve Heykel Sergisi, Polonya Grafik Sanatları Sergisi bu gösterilerin en önemlilerindendi. Kimi zaman Akademi’nin holü, “İngiliz malikâneleri sergisi”, ya da “İngiliz köprüleri” gibi hiç de Akademi’nin kadrosuna, havasına uymayan gösterileri barındırıyor, ya da barındırmak zorunda kalıyor. Yarın bir yabancı devlet gelip çocuk oyuncaklarını, kadın çoraplarını, radyolarını, televizyon cihazlarını sergilemek istese buyrun mu demek gerekecek?

Yabancı devletlerin parası ile yaşayan, gelişen Türk – Filanca, Türk Falanca kültür cemiyetlerinin galerilerine sanatçılarımız rağbet ediyor. Parasız, hazır sergi yerleri, ufukta beliren yabancı burslar, kokteyller, konserler, sevimli karşılayış, ağırlayışlar hep o yabancı memleketin kültürünü Türkiye’ye yayma çabasının gösterileri. Kendi yağı ile kavrulmak isteyen aydına ya da sanatçı vatandaşa tatsızca geliyor bu propaganda makinesi. Hele kimi Türk aydınları, o memlekette okumuş, o memleketin dilini öğrenmiş olduklarından, ücretsiz propagandacılığını yapıyorlar o memleketin, zevkle; ücretsiz diyorum ama, hizmetlerin sonunda çıkagelen tatlı bursları unutuyorum.

* » *

Türk heykeltraşlığı ne âlem<?e? Resim dünyamızın iyi, orta, kötü, en kötü örnekleri arasında süregelen çalkantısı içinde heykel sanatımız, ötedenberi içinde bulunduğu statik tutumdan çıkmış görünmüyor. Toplu sergilerde yüzlerce tablo arasında kaybolan birkaç büst, birkaç alçı demir ve bronz heykelcik Türk heykeltraşlıgının bugünkü tutumu, akımları üstüne kesin fikir vermekten uzak. Şunu da açıklamak gerekir ki, heykeltraşlığımız, bugüne kadar, Atatürk büstlerine, anıtlarına verdi kendini özellikle. Sanat araştırmalarına, ama içten, derine giden araştırmalara vakit kalmadı sanki. Anıtçılık o kadar sardı Türk heykelini ki, “Heykel” sözcüğü Atatürk büstü, figürü, anıtı demek oldu. Egemen, kendine yeter, sanat yapıtı heykel anlayışı daha kökleşmedi Türkiye’de.

POLÎTÎKA VE POLÎTÎKA

Denebilir ki Türkiye bugün dünya yüzünde, büyük şehirden kasabasına, kasabasından köylerine kadar hemen her ferdinin, hemen her gün politika ile uğraştığı ülkelerden biridir.

Memleketimiz, 1946 da ilk defa uygulanan tek dereceli seçimden beri, yirmi yıldır, çeşitli buhranlar atlata atlata gerçek demokrasiye geçiş yolundadır. Bunun sancıları içinde bulunan halkın bu çekişmeli politika düşkünlüğünü tabiî görmek lâzımdır. îleri yaşlarda yüzme öğrenmeye uğraşan kişinin, bunu öğreninceye kadar, birkaç defa boğulma tehlikesi geçirdiği gibi, demokrasi kervanına geç katılan Türkiyede de Batılı demokrasi gerçekten ve bütün şartlariyle kurulana kadar, bu gibi buhran ve çekişme devirleri olacaktır. tşte gerek iktidar partisinin, bazan sert tedbirleri öngören davranışları, gerek diğer partiler, özellikle ana muhalefet partisi içindeki kaynaşma ve bölünmeler hep bu gerçek demokrasiyle geçiş sancılarının yarattığı buhranlardır.

Yüzde altmışı hâlâ okur yazar olmıyan halkın köylere kadar hangi yollardan günlük politikaya sürüklendiğine göz atarsak – iktisadî sebepler dışında şunları görürüz:

Tek dereceli seçime girdiğimizdenberi halka hoş görünmek istiyen, köy meydanlarına, köy kahvelerine kadar sokulan; cahil halktan bazılarının özellikle dinî konularda ve yeniliğe, lâik millî eğitim sistemine karşı söylediklerine kendisi içinden inanmasa da- “çok doğru! Bunları düzeltmeli” diye “nabza göre şerbet veren” politika esnaflığı, politika madrabazlığı bugün memleketimizde âdeta devamlı bir meslek haline gelmiştir. Bazı kişiler daha, yüksek okul ve üniversite sıralarında iken bile, partilerce desteklenen çeşitli öğrenci derneklerinde kendi öğrencilik vazifelerini ve derneğin asıl gayesini bir kenara itip, kulisler, çelme takmalar, entrikalar, çeşitli ayak oyunları öğrenerek bu mesleğe adım atmaktadırlar. Bazı politikacılar bu gibi öğrencileri yanlarına alarak resimler çektirmekte, bazı gazeteler bunların poz poz fotoğraflarını basmakta ve sonra bunlar o öğrencinin Anadoludaki kasabasında hattâ bazan köylerde dağıtılmakta ve böylece cahil halka: “Bak, bizim hemşehri İstanbul’da veya Ankara’da daha genç yaşında ne büyük adam oldu” denilmektedir. Çünkü hep biliriz ki, cahil halk için, gazeteye resmi, radyoda ismi geçmek, her kula nasip olmıyan erişilmez bir büyüklük sayılır.

Fakülteyi normal süresinin iki, hattâ bazan üç katı bir süre içinde körtopal bitirebilen ve asıl mesleğinde çoğu defa başarı kazanmasına imkân olmıyan böyle bir gencin yolu çizilmiştir: O, artık tam bir politika esnafı olmuştur,gözleri Parlâmentodadır. Oraya kapağı atabilmek için, evvelce öğrendiği oyunlara, -sonraki tecrübeleri ile- yenilerini de katarak, hocaların, şeyhlerin, seyitlerin elini öpmeye, kıravatlı ya da kıravatsız toprak abalarına büyük itibar göstermeye başlar. Bir yandan da güya halktan yana imişçesine ona sokulur’ve onun kafasını bir politika kazanı gibi karıştırır durur. Ve bir defa Parlâmentoya seçilince, bu postu muhafaza etmek için, devlet dairelerinde evrak takipçiliğinden tutunuz da içkili ziyafetler vermeye ve butün sert tedbirlerin teşvikçisi olmaya kadar her hareketi caiz görür.

Köylü halkın kafasının, seçim zamanları dışında dahi, günlük politika ile meşgul olmasını ve köylünün, üretici gücüne yeni güçler katmaya çalışacak yerde, çoğu defa, üretim işlerini karısına, kızına, yeni yetişen erkek çocuğuna bırakarak köy kahvesi veya meydanında ya da cami avlusunda politika yârenliğine dalmasının başka bir nedeni, eski köy imamlarının ve köylere yayılan gizli Türk medreseleri veya Arap medreseleri icazetlisi, yahut imam hatip okulu mezunu köylü gençleri birtakım çıkarcı “aklı evvel”ler tarafından ümmetcilik fikri etrafında teşkilâtlandırılmasıdır. Cidden tarafsız, aydın, milliyetçi fakat sayıları çok az genç din adamları müstesna olmak üzere, bunlardan büyük bir çoğunluk, kendisini âdeta bugünkü iktidar partisinin muhafazacı politikasını halka yaymakla görevli sayarak, halk arasında ve özellikle camilerde rahatça dini politikaya âlet etmektedir. Böylece bunlar bugünkü iktidarın kaynağı olan büyük (oy deposu)nun bekçiliğini yapmakta, o depodan başka partilerin küçük oy ambarlarına bir tek tanenin bile geçmemesine gayret etmekte ve bunun için de durmadan politikaya karışmaktadırlar.

Son yirmi yıldanberi hızla gelişen ve yukarıda gözönüne serilen bu kervanlara, birkaç yıldanberi, politika hayatımızda ilk defa yer alan bir sosyalist partinin elemanlarının da karışması, halkın devamlı olarak politika ile uğraşmasının başka bir nedeni oldu. Bu nokta üzerinde biraz derinlemesine durmak gerekir. Kendi ülkelerini aydın zümre arasında ne kadar yayarsa yaysın, Parlâmentoda hiçbir zaman çoğunluk sag”lıyamıyacağını anlıyan ve komünizmin ihtilâlci metodlarından dikkatle sakınarak demokratik sosyalizmi benimsemiş bulunan bu parti, ilerde iktidara gelebilmek için, bugünkü iktidar partisinin tâvizcilik ve mukaddesatçılık kitleleri ile kilitlediği büyük oy deposuna göz dikti ve işte büyük kıyamet de bundan sonra koptu. Çünkü bu deponun içindekilerin bugünkü iktisadî çaresizliklerin.; yoksullukların nedenlerini yavaş yavaş anlamaya başladıkları görülünce, hacı, hoca, seyyit ve özellikle toplumdaki üstün iktisadi ve siyasî durumlarını sürdürmek, hattâ “torunlarının” çıkarlarını daha bugünden korumak sevdasında olan toprak ve ticaret ağaları bu davranışa karşı amansız bir “cihad” açtılar. Demokratik sosyalizm hattâ (ortanın solu) sözcüğü ile nitelendirilen sosyal adaletçilik (komünizm) olarak ilân edildi. Bazı yazarlar, daha da azgınlaşarak, temel hak ve hürriyetleri

koruma tasarısına karşı çıkanların tümünün komünist olduğunu yazmaktan utanmadılar. Bugün yurdun çeşitli bölgelerinde para ile kurulan “milliyetçi” sıfatını kimseye bırakmıyan ve kaynağını eski, sözüm ona (vatan Cephesi) ocaklarından alan çeşitli teşekküller, dernekler, her türlü propaganda aracından faydalanarak, çok yakın bir tehlike gibi gösterilmeye çalışılan komünizme karşı savunma örgütleri sayıldılar. Bugün bunlar, mukaddesatçı derneklerin yanında yer alıp, halkın uyarılmasına karşı çalışmakta iseler, bunun sebebi, her gün tekrarlana tekrarlana ayağa düşürülen (Vatan, millet, din, mukaddesat) gibi yüksek kavramların koruyuculuğu değil, düpedüz menfaat koruyuculuğudur. Keseler bunun için açılmakta, iftira makineleri bunun için işletilmekte ve halk arasında bu yönde devamlı surette politika yapılmaktadır.

Ozellikle 19. ve 20. yüzyıllarda masum insanlığa felâketler getiren ve bugün de bütün bir medenî insanlığın gözü önünde, felâket getirmekte devam eden harplerin; Macaristan’daki son bağımsızlık savaşının kanlı bir şekilde bastırılması dramının kökündeki asıl nedenlerin, (insanlığın zaferi, dünya sulhü, milletlerin özgürlüğü) teraneleri arkasında gizlenmek istenen kapitalist veya komünist emperyalizm çıkarları olduğunu bugün artık her namuslu Türk aydını iyice anlamalı ve bilmeli, hangi çeşidinden olursa olsun, emperyalizm çıkarlarına hizmet edenlerin arkasından gitmemeli; halkı uyarmaya uğraşanlara, sosyal adalet istiyenlere, beş parmaklarında beş kara, her türlü iftirayı savurmaktan çekinmiyen, vicdanları körleşmiş çıkarcı politika esnafına inanmamalıdır.

Yüzyıllardanberi geri bırakılmış bu halkı sevmek, onu sosyal alanda, iktisat ve siyaset alanlarında aydınlatmaya, ona “sosyal adalet”i öğretmeye, milliyetçilik ve bağımsızlık ruhunu aşılamaya çalışmak bugünkü Türkiye’de izlenmesi gereken en kutsal, en doğru politikadır. Gönül hayal eder ki, bütün partiler bir temel politikada birleşsin! O zaman politika madrabazlığının da , din madrabazlığının da, komünizm tehlikesinin de kökü kendiliğinden kurur; çünkü bunları besliyen ortam kurur.

“YENİ DEMOKRASİ”

Kıyasıya sağ-sol kavgaları, gösteriler, meydan arbedeleri, işgaller, mecliste sövüşmeler, polisin yüreksizliği ve zulmü gibi çalkantılar arasında, çoğumuz “Demokrasi elden gidiyor” korkusuna kapıldık. Aslını ararsanız, bu olaylar Türk demokrasisinin gelişmekte ve gerçekleşmekte olduğunu gösteriyor. Tarihimizde ilk defa olarak halk, kendi iradesini devlete yön vermeğe çalışarak kabul ettirmek çabasına girişiyor. Çoğumuzu haklı olarak üzen olaylar, memleketimizde gerçek demokrasinin doğum sancılarıdır.

Osmanlı devletinin teokratik düzeninde, tanrısal yetki sahibi gibi görülen Sultanın “halk-dışı” yönetimine boyun eğilirdi.

Tanzimattan Cumhuriyete kadar, “halkı da düşünen” bir azınlık yönetimi ağır bastı.

Cumhuriyetle “halk için yönetim” çağı başladı, ama haftakiler gerçek anlamda halktan değildi.

1950 den bu yana “Halk içinde yönetim” yolunda bir hayli ilerledik. Gelgelelim, bu sürede iktidar halkın çoğunluğunu temsil etti ise de halkın iradesini gerçekleştiremedi.

l960’ların sonunda “halk tarafından yönetim” başlıyor. Demokrasimizin gerçek devrimi işte budur. Bugüne kadar Türkiyede demokrasi yoktu, serbest seçimler ve çok partili rejim vardı. Bugüne kadar halkımız, “cüz’î irade” ye sahipti, artık “küllî irade” sahibi olmağa azimlidir. Bugüne kadar Türk halkı, isteklerini dört yılda bir oyla ifade edebiliyordu, şimdiden sonra gerekirse günü gününe protesto ile, sosyal hareketle, direnme ile dile getirecek. Bugüne kadar ulusumuz yukardan yönetiliyordu, artık halk kendini kendi iradesine göre yönetecek.

Demokrasimizdeki bu gelişme, son zamanlarda çoğumuzu tedirgin eden
toplumsal sarsıntıların, sağ-sol kavgalarının üstünde ve ötesindedir.
Gerçek vatanseverleri sevindirmelidir. Daracık menfaatlerden başka herşeye
kör ve sağır kalanlar, geçirdiğimiz buhranları bir kızılca kıyamet gibi
göstermeğe kalkışıyorlar. Birtakım zorbalara göre, Türkiyede aşırı hürriyet
vardır. Solcular, Amerikayı keşmekeş yaratıp memleketimizde Yunan Cuntasına
benzer bir rejim kurmak emeliyle suçluyorlar. Sağcılar, bir komünist darbe
olacak korkusu içinde, Türkiyeyi ya din ve şeriatle ya da faşist bir dikta
ile yönetmek uğrunda etrafa saldırıyorlar.

SOLDA FIRTINA

Bizde Parlâmentoya girmek olanağını bulan ilk sosyalist parti, Türkiye İşçi Partisidir. Bu partinin Parlâmentomuzda temsil edilmesiyledir ki, yakın zamanlara kadar ağıza alınması suç sayılan sosyal ve ekonomik konular yavaş yavaş ortaya çıkmış, böylece Türk demokrasisinin de bugün göstermelik ve biçimsel hüviyetinden sıyrılıp gerçek bir demokrasiye dönülebileceği umutları ufukta belirmişti.

Gerçi bu kolay varılır bir aşama değildi. Fikir özgürlüğünü aydınlara, daha doğrusu yönetici kadroya özgü bir lüks, bir imtiyaz bilmek saplantısından hâlâ kurtulamamıştık. Bu imtiyazı ele geçirenlerimiz ise, çoğunlukla yürürlükteki ekonomik düzenin halk çıkarına göre ayarlanmasını hoş görmediklerinden, halka ya yukardan bakıyorlar, ya onu avutup uyutmanın yolunu arıyorlar, ya da fikir özgürlüğü sloganı altında gerçek-dışı bir takım hayallere takılıyor, aralarında köşekapmaca oynuyorlardı.

Halka dönük toplumsal eğilimlerden her biri tabu ilân edilmişti. Sol, solcu, sosyalist, komünist gibi sözcüklerin hepsi eş anlam taşır sayılıyor, bu eğilimler arasında ayırım gözetilmiyordu.

27 Mayıstan sonra yurdumuzda esmeye başlayan özgürlük havası sayesinde durum bir hayli değişmeye başlamış, 196l Anayasası ile de yurdumuzun politik ortamı halka dönük fikirlerin açıkça tartışılabileceği bir düzeye yaklaşmıştı.

Türkiye İşçi Partisinin, onu tutanların, hattâ onu hoş görenlerin bu aşamaya varılmasında değerli hizmetleri geçtiğine şüphe yoktur.

Durum böyle iken şimdi TİP topluluğu içinde patlak verdiğini gördüğümüz bunalım, yalnız bu partiye değil, belki daha ziyade Türk demokrasisinin geleceğine inananlar hesabına umut kırıcı bir olay gibi görünmektedir.

Olayı izleyenler:

– Ne? diyecekler, bunlar mı yoksul Türk halkını sefaletten kurtarmak amaciyle pir aşkına nefislerini feda edenler? Bunlar mı hiç bir karşılık beklemeksizin halk uğruna el ele yola çıkanlar? Ortada fol yok, yumurta yokken sanki gelecek seçimlerde iktidarı peylemişler gibi, şimdiden koltuk, makam kavgasına çıkıyorlar! Bugün böyle kıyasıya birbirlerine girenler, yarın uzaktan biraz iktidar kokusu burunlarına çarparsa neler yapmazlar, varın siz kıyaslayın!

Üçüncü büyük kongresi sonunda patlak veren olaylara bakıp da TİP hakkında yukarıdaki kuşku

lara kapılan vatandaşları haksız bulmak güçtür. Demokrasilerde sol kanat, ileriyi temsil eden yürütücü güçtür. Hele gericilerin ve tutucuların

aŞır bastığı bizim demokrasiinizde böyle bir güce her Ülkeden fazla ihtiyacıinız vardır. Türk solunun henüz körpe, maddeten küçük olduğu da bilinen bir gerçektir.

Bunların bölünerek dağılmaları ile kayba uğrayacak olan, onlardan önce Türk demokrasisi olacaktır.

NADİR NADİ

KUYRUKLU ŞİİR

Uyuşamaz; yollarımız ayrı;

Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi.

Senin yiyeceğin kalaylı kapta;

Benimki aslan ağzında;

Sen aşk rüyası görürsün, ben kemik.

Ama seninki de kolay değil kardeşim; kolay değil hani,

Böyle kuyruk sallamak Tanrının günü.

CEVAP

– Ciğercinin kedisinden sokak kedisine

Açlıktan bahsediyorsun;

Demek ki sen komünistsin.

Demek bütün binaları yakan sensin.

İstanbuldakileri sen

Ankaradakileri sen….

Sen ne domuzsun, sen!

ORHAN VELİ KANIK

(1914 – 1950)

SİLAH BAŞINA

Bir adam İzmir’de Atatürk heykeline saldırmış. Bu kimsenin bir Türk vatandaşı olduğu anlaşılıyor.

Adam, Cumaovası’ndan gelmiş. Yanında oğlu var. Oflunun yaşı belli değil. Silâhını ona taşıtıyor. İşe başlamadan önce namaz kılmış. Sonra da oğlundan baltayı alıp heykele saldırmış.

İzmir’e eskiden (Gâvur İzmir) denirdi. Memleketin en medenî yeri olduğu

için.

Yurdun düşman eline düşmesi üzerine ilk tepkiler İzmir’de başlamıştır. İzmirliler millî haysiyetin şuurlu temsilcileri olmuşlardır.

Dumlupınar’ın, son kurtuluşun parolası (Akdeniz)dir. Akdeniz demek İzmir demektir. Türkiye’nin medeniyet dünyasına en sokulmuş yeri İzmir idi.

İzmirdeki heykel bir süs değildir. Eşsiz bir kumandanı anmak için de dikilmemiştir. Bu heykel şerefli bir milletin medenî milletler arasında lâyık olduğu yeri almak azminin heyecanlı bir sembolüdür. Çünkü, milletçe bağımsız yaşamanın şartı olan millî birliği, gelecekte var olmanın tek imkân yolunu, uygarlık yolunu temsil eder.

İşte, adam, bu heykeli yıkmak istemiş.

İlk bakışta bu teşebbüs bir mecnun hareketidir. Özerinde durulmaya değmez. Zabıtayı ve akıl doktorlarını ilgiler.

Fakat, bakınız adam ne diyor: Arap harflerini kaldıran kimsenin, ölmüş de olsa, heykelinin ortada durması caiz değildir. Bu kimse memleketi düşmandan kurtarmış olabilir. Ama böyle olmuş olması Arap harflerini kaldırmakla işlediği günahı affettirmez. Ben de rüyamda Allahı gördüm. Heykeli yıkma emrini aldım.

Türkiye devletinin bir ana düzeni vardır. Bu düzen aksarsa devlet cihazı işlemez. Bu düzenin dayandığı değişmez esasların başında (Atatürk devrimleri) gelir. Türk harflerinin kabulü bu devrimlerden biridir.

Adam bunu istemiyor. Bunun anlatmakta olduğu mânaya isyan ediyor. özlediği, “idama kadar kanını helâl ettiği” maksat budur. Bu adam toplumun ilerlemesine karşıdır. Geri dönülmesini ister. Ve bu özleminde yalnız değildir.

Bir defa kendi çocuğu yanındadır. Baltayı taşıtır ona. Bu çocuk belki otuz, otuz beş, belki on, on beş yaşlarındadır. Ama, balta taşıyacak bir çağda olduğuna göre, herhalde ilköğretim geçirmiş bir vatandaştır.

Böyle iken, babasına ortak ve yardımcıdır. Demek ki, ilköğretim çocuğa hiçbir şey verememiştir. Hurafe ve safsata öğretimi yenmiştir.

Ayni gün Denizli’de, hem de bir gece yarısında, bir ilkokul tahrip olunmuştur. Ders araçları parçalanmış, camı çerçevesi indirilmiş, içinde iş görülemiyecek hale getirilmiştir. Memlekette toplumun ileri gitmesine engel olan bir zihniyet ve bu zihniyeti uygulayan eller vardır.

Devletin varlığı yönünden bundan daha vahim, bundan daha öldürücü tehlike düşünülemez.

Tehlike hissedilmiştir. Adam linç edilmekten zor kurtarılıyor. Delikanlılar ve genç kızlar, ellerinde meşaleler Atatürk heykelleri dibinde nöbet tutmaya koşuyorlar. Birçok gençlik kuruluşları isyan anlatan protestolar haykırıyorlar. Bunlar memleketin gerçek çocuklarıdır. Ama dikkat ediniz! Her tarafta dernekleri, kuruluşları, teşkilâtları olan,

maddî durumları ile ilgili hususlarda bildiriler yayınlayan İmam-Hatip Okuları âni bir tepki göstermiyor. Devletin temel düzenine can veren prensipler bu müesseselerin kabuğunu delip işleyememiştir.

Hastalığın mikrobunu yok edecek devayı kullanmazsanız maraz şifa bulmaz. Gençlerin temiz heyecanı kara ve kaba kuvvetin kemirmekte olduğunu kurtaramaz. Çiviyi çivi söker. Baltayı balta. Kanununuzu balta kadar keskin, balta kadar etkili kılacaksınız. Balta ile alınmak istenen neticeden daha kesin sonuç alınabilecek halde bulunduracaksınız.

Adam diyor ki: Atatürk’ü tanımam, ama Said Nursi’yi iyi tanırım. İki ismi yanyana kullanabilen kimsede haya diye bir şey aramayınız. Böyle bir kimse insaftan da yoksundur. Bu adam Atatürk’ün vatan kurtardığını bilmez mi? Bu memleketi medenî dünya nimetlerine kavuşturan zihniyeti Atatürk’e medyun olduğumuzu düşünemez mi? Pekâlâ bilir ve düşünür. Lâkin, onu hareketinde iten, sorumluluğunun neticelerine karşı emniyette tutan bir şeyler vardır. Said Nursî adı altında gizlenen hareket bunlardan biridir.

Kanunlarımız yetersiz. Mevcut hükümlerle ideal bellediğiniz Anayasa düzenini ayakta tutamıyacağınız anlaşılıyor. Aydın diyebildiklerinizden bir kısmının Anayasada değişiklik yoluna gidilmesini telkin edişi ucuz bir çözüm yoludur. Anayasa mevcut kanunlar hükümlerine uydurulmaz. Kanunlar Anayasaya yakıştırılır.

Madem ki gaye, Türkü çağdaş uygarlık seviyesine eriştirmektir, o halde bu gayeye aykırı, bu gayenin gerçekleşmesini önleyici veya engelleyici her hareketi ceza müeyyidesi altına sokmak ödevindesiniz.

Devlet organları içinde bu ödevin kendilerine borç olduğu cihazlar ve kişiler vardır. Vazifeyi yerine getirmek namus işidir. Hiç duracak zaman yok. Elimizi çabuk tutalım.

III. Boyle bir durumda İzmir valisi siz olsaydınız ne yapardınız? Mİllİyetçİyİz

Evet, milliyetçiyiz, ve bizim milliyetçiliğimiz, boru, davul mehter takımı,kavuk, külâh, ve içi boş nutuk edebiyatiyle süregelen ne idüğü belirsiz bir milliyetçilik değildir. Koşulları kesin, sınırları açık, yönü belli, akıl ve bilime dayanan bir milliyetçiliktir.

Milliyetçilik, çağımızın Türkiye’sinde duyguların beslediği bir fantezi değildir; düpedüz bir mecburiyettir. Şöyle ki:

1 – Atatürk’ün deyişiyle, “imtiyazsız, sınıfsız bir millet” olmak için milliyetçiyiz. Millet içinde her türlü imtiyazları yok etmek için milliyetçiyiz. Bugün halk kavramı millet içindeki fakir çoğunluğunu ifade eder. Halk kavramı ile millet kavramını birbirine eş yapmak için milliyetçiyiz. Halk dışında bir millet kavramı, ve millet dışında bir halk kavramını yok etmek için milliyetçiyiz. Demek ki, halkçı olduğumuz için milliyetçiyiz.

2 – İktisadi bakımdan halktan ayrı bir azınlığın millet içinde yerini tanımadığımız için milliyetçiyiz. Bir azınlığı gitgide zengin ve imtiyazlı, ve millet çoğunluğunu gitgide fakir ve yoksul yapan iktisadî düzenin karşısında olduğumuz için milliyetçiyiz.

3 – Kökü dışarda iktisadi kurumlara karşı olduğumuz için milliyetçiyiz. Millet içinde imtiyazlı bir zümrenin yabancılarla iş ortaklığına girerek “gayrimilli” müesseseler kurmasını millî çıkarlar açısından çok tehlikeli buluyoruz. Çeşitli şirketlerle, bankalarla, ve öteki kurumlarla çıkarlarını ve kaderlerini yabancılara bağlamış bir zengin azınlık, yabancılarla ortak çıkarlarını millî çıkarlardan üstün tutmaktadırlar. Çünkü refahlarını, düzenlerini, istikballerini, yabancılarla menfaat ortaklığı düzenine oturtmuşlardır. Bu iktisadi bağlantıdan onları da kurtarmak ve kökü dışarıya bağlı “gayrimilli” kuruluşları “millî” kurumlar haline getirmek zorundayız.

4 – Millî varlığımızı hiçbir yabancı milletin varlığına bağlı saymadığımız için milliyetçiyiz. Türk milleti tek başına kendi varlığını koruyacak ve kalkınacak güçtedir. Yabancı milletlerle ilişkiler ve karşılıklı yardımlaşmalar başka şeydir; bir büyük yabancı devletin himayesi altına sığınmak zilleti, ve bir yabancı devletin güdümünü kabul etmek şerefsizliği başka şeydir. Bugün Türkiyeyi yeryüzünde Amerikan uydusu saydıracak “gayrimilli” politikayı “millî çıkarlar” yönünde ve milliyetçiliğe uygun biçimde düzenlemek milliyetçilerin görevidir.

5 – Ahlâk açısından insanın insanı ve milletlerin milletleri sömürmesine karşı olduğumuz için milliyetçiyiz. Türk milletinin iç yaşayışında bir Türkün vatandaşını sömürmesi, vatandaşının emeğini çalması,vatandaşlarının sırtından zengin olması, ahlâk kurallarına aykırıdır. Bunun gibi milletlerin birbirini sömürmesi de çağımızın moral ölçülerine aykırıdır. İç ve dış sömürücülere karşı millî çıkarları korumak, memleketin millî kaynaklarını milletin bütününe yarıyacak biçimde işletmek, yabancılara peşkeş çekmemek, milliyetçiliğimizin görevlerinden önde gelenidir.

6 – İktisadi kalkınmanın ve iktisadi bağımsızlığın metodunu bildiğimiz için milliyetçiyiz. İktisadi kalkınma önce Türkiyeyi bağlamış yabancı emperyalizme karşı başkaldırmak ve sonra içerde milletçe fedakârlığa katlanmakla mümkündür. Bu ortak fedakârlıkta mutlu azınlığa hiçbir imtiyaz tanınamaz. Millî kalkınma heyecanı rüzgârı ancak sosyal adalete saygılı bir kalkınma seferberliğinde vatandaşları harekete getirebilir. Yabancıların yardımına değil, millî kaynaklarımıza dayanan bir iktisadi kalkınmayı mümkün gördüğümüz için milliyetçiyiz.

7 – Ümmetçiliğe karşı olduğumuz için milliyetçiyiz. Atatürk’ün milliyetçiliği Batı emperyalizmine ve Doğu ümmetçiliğine karşıdır. Arap kültürünün egemenliğini tanımadığımız gibi Batı emperyalizminin değer yargılarını kökünden reddediyoruz. Çağdaş medeniyetin bilim verilerini, matematikten iktisada kadar bütün alanlarda kabul ediyoruz. Milleti hurafelere götürecek, millî bütünlüğü

ve kültürü yok edecek ümmetçiliğe karşıyız.

8 – Hümanist olduğumuz için milliyetçiyiz. Çağımızın insanlık toplumunda söz hakkı öncelikle milletlerdedir. Milletlerarası örgütlerde, insan, öncelikle millet gerçeği içinde değerlendiriliyor. Ve insan ancak millî vasıtaları kullanarak ağırlığını duyurabiliyor. Hümanizm yolunda ilerlemek, ancak millet olarak bağımsızlığa kavuşmakla mümkündür. Birleşmiş Milletlerde Amerikan uydusu gibi oy kullanmak, emperyalizmin hizmetine girmek, millî kurtuluş savaşları karşısına çıkmak, yalnız milliyetçiliğe değil hümanist anlayışa da aykırıdır. Çağımızın hümanist akımı, toplumculuk yolundan geçer: toplumculuk ise millet gerçeği içinde yürürlüğe konabilir. Çağımızın hümanist anlayışına ancak bağımsız bir millet olarak katılabiliriz. Milliyetçiliğimizin amacı hümanizm olduğu için milliyetçiyiz.

Bütün gerekçesiyle milliyetçilik 1966 Türkiye’sinde şartları gayet açık bir akımdır; ve çağımızın medeniyetinde olumlu görevi, çağımızın insanlığı içinde olumlu yeri vardır. Bu, Atatürk milliyetçiliğidir; ve o milliyetçilik bizim milliyetçiliğimizdir, biz de o milliyetçiliğin bir neferiyiz.

İlhan Selçuk (Cumhuriyet, 5.8, 1966) II. birinin sırtından geçinmek, ASKERİ DARBELERE DAİR…

ANLAŞMALARIN TASDİKİ

Amerika ile aktedilen ikili anlaşmalar üzerinde görüşmelerin başlamış olduğu bildirilmiştir. Verilen habere göre, sayıları elli beş olan bu anlaşmalar, bir veya birkaç anlaşma halinde toplanacaktır. Sayın Selim Sarper, geçen gün B.M.M. ‘sinde gündem dışı söz alarak, bu konuda önemli bir uyarmada bulunmuş, varılacak anlaşma veya anlaşmaların Meclisçe tasdiki lüzumunu belirtmiştir. Eski bir Genel Sekreter ve Dışişleri Bakanından gelen bu uyarma mutlaka dikkate alınmalıdır.

İkili anlaşmaları imzalayan devrik iktidar, bunları, NATO antlaşmasının 3 üncü maddesi çerçevesi içinde görerek, yani onları antlaşmanın uygulanmasından ibaret sayarak, Meclisten geçirmemişti. Bu maddede deniliyor ki: “İşbu antlaşmanın gayelerinin daha müessir bir şekilde tahakkukunu temin için taraflar kendi hususî vasıtalarını geliştirmek ve birbirlerine karşılıklı yardımlarda bulunmak suretiyle, münferiden ve müçtemian devamlı ve fiilî olarak hareket edip bir silâhlı tecavüze karşı münferiden ve müçtemian mukavemet kudretini idame ve tezyit eyliyeceklerdir.”

Rampalar, üsler, personellerin statüsü, her şey bu maddeye sıkıştırılmıştır. Girenler olabilir, fakat giremiyenler daha çoktur. Muhtevaları bilinmeden kesin söz söylenemez. Fakat meselâ İncirlik Hava Dssü, herhalde bu üssün Amerikalılarca kullanılış şekli tehlikeler yaratıyor. Ds, 3 üncü maddeye dayanılarak, 23 Haziran 195^ de teati edilen mektuplarla Amerikan Hava Kuvvetlerinin istifadesine açılmıştır. Sözde Türk üssüdür, fakat Amerikalılar, NATO ihtiyaçlarının dışında da kullanıyorlar.

İncirlik üssü zaman zaman konu olarak ortaya atılır, fakat esrarı çözülemez. Geçen yılın Kasım ayında Komutanı Albay Zeki Utlu tarafından yayınlanan kısa bildiride denilmişti ki: “İncirlik üssü Türk komutanlığına aittir. Teşkilât ismi Hava Atış Bombardıman Destek Grup Komutanı olan Türk komutanı üssün komutanıdır. Amerikan komutanlığı üsteki Amerikalıların komutanıdır.” Fakat bu bildiri de İncirliğin esrarını çözmedi. Üssün Türk komutanı ile “Amerikalıların komutanı” arasındaki ilişkiler nedir? U2 casus uçağını I960’ta kim uçurdu? 1958’de Lübnan’a giden Amerikan askerleri İncirlik üssünü neden kullandı?

Herhalde görüşmelerde bu meseleler daha açık hükümlere bağlanmalı, uygulanmaları garanti altına alınmalı, anlaşma mutlaka Meclisten geçirilmelidir.

Rampalara gelince; bunlar etrafındaki anlaşmalar daha az esrarlı değildir. Bildiğimize göre, bu mesele (1957) sonlarına doğru NATO Bakanlar Konseyinin Paris’te Başbakanlar kademesinde yapılan toplantıda bazı memleketlerde atom silâhları stokları kurulmasını (stock piling) ve Avrupa Müttefik Kuvvetleri

Yüksek Komutanlığı emrinde olarak atom başlıklarını fırlatmak (war heads) üzere orta menzilli balistik rampaların (i.R.B.M.) tesisi karariyle başlamıştır. Türkiye de bunları kabul eden birkaç devlet arasındadır.

Şu var ki, Mc Mahon Kanununa göre, Amerika’nın vereceği atom silâhları, ancak Amerika’nın rızasiyle kullanılabilir. Hükümran devlet sıfatiyle, topraklarında atom silâhı bulunanlar da bu silâhların kullanılması hususunda s’öz sahibidirler. Yani tetikte parmakları vardır, fakat çekemezler. İngiltere’de Atom Silâhları Avrupa Komutanlığının emrinde değildir. İtalya’da bu komutanlığın emrindedir. Bunlar herkesçe bilinmekte olup, İtalya, anlaşmaları kendi Meclisinden geçirmiş iken, bizde gizlidir. Bilindiği gibi Amerika bize sormadan, Küba meselesinde Kruşçef ile vardığı anlaşma sonucunda topraklarımızdan Jupiter’ leri kaldırmıştır. Bunu tek taraflı olarak yapabilir miydi? Bu anlaşmalar gizlidir. Bizce, Jupiter’lerin çekilmesi iyi olmuştur. Keşke bütün rampalar ve üsler kaldırılsa da rahat etsek.

Haydi, üsler ve rampalar üzerindeki anlaşmalar gizli kalsın deniliyor; ya Amerikan personelinin

statüleri ve kapitülasyonu andıran imtiyazları hakkındaki anlaşmalar neden gizli tutuluyor? Halk sürüler halinde Amerikalıları sokaklarda görmüyor mu? Ankara’da otobüs işlettiklerini, PXten kaçak eşyayı piyasalarımıza sürdüklerini görmüyor mu?

Bütün bunlar şimdi gözden geçirilmeli, sakıncaları kaldırılmalı ve varılacak anlaşmalar da Meclisin tasdikinden geçirilmelidir.

MONTRÖ VE AMERİKA
I

Tamamını okuduğumuz yazının Boğazlar rejimini kapsıyan kısmının özeti şöyledir:

-Bazı Amerikan makamları, Sovyetlerin geçiş şartlarında yaptıkları ihlâllerin, Montrö sözleşmesinin fiilen ve hukukan değiştirilmesinin bir ön hazırlığı olduğunu belirtmektedirler.

-Türkiye’deki iyi haber alan kaynakların belirttiğine göre, Turk Hükümeti, Rusya ile ilişkilerini geliştirmeğe ve ekonomik yardım almağa çalışmaktadır. Son zamanlarda komünist propagandanın etkisi de çok artmıştır.

-Uluslararası bir sözleşmenin yasaklarına rağmen, Türk Hükümetinin Rus denizaltı gemilerinin Karadeniz Boğazından gece karanlığında geçmelerine müsaade etmekte olduğu anlaşılmaktadır. Gözlemciler, geçen ay bir Sovyet denizaltı gemisinin gün ışımadan bir saat önce İstanbul Boğazına girmiş olduğunu, dolayısıyle fotoğraflarının alınmasının ve gözle izlenmelerinin mümkün olamadığını bildirmişlerdir.

-Karadeniz’den Ege’ye geçen bir denizaltı gemisi tekrar Karadeniz’e dönmeğe mecburdur. Başka bir yerde üslenemez.

-Bazı Sovyet istihbarat gemileri Çanakkale Boğazından akşam üstü girdikten sonra geceyi Marmara Denizinde geçirerek bu deniz civarında bulunan Türk ve Amerikan muhabere merkezlerinin faaliyetlerini dinlemektedir.

MONTRÖ VE AMERİKA

II

Amerika, Karadeniz’e gemi geçirip bayrak göstermek ister, Rusya silâhlarına bahane bularak iti

raz eder; Ruslar Akdeniz’e gemi geçirir, Amerika, Türkiye göz yumuyor diye yakınır. Her iki taraf da Montrö’yü top etmiş oynamaktadır.

Bir kere daha tekrar edelim ki, Türkiye Montrö hükümlerini uzun yılların tecrübesini de haiz olarak, tarafsız ve dikkatli bir şekilde uygulamaktadır. Montrö’de değişiklik istenirse, bilinmelidir ki, bugünkünden daha İyi bir rejimi bulmak, pratikte hemen hemen mümkün değildir. Türk tezi, Lozan’dan beri ortadadır. Bu tez, Türkiye’nin hükümranlığını hiçbir veçhile zedelememek şartiyle, mutlak serbestlik ve mutlak kapalılık arasında bir yoldur. Bugünkü uygulama da budur. Türkiye bu noktaya, 1535’teki kapitülâsyondan başlıyarak ve Sevr’den geçerek gelmiştir.

Bu meseleyi zorlıyarak Türkiye’yi, kendisi için sebepsiz anlaşmazlıklara, düşmanlıklara sürüklemek gayretinin dostça bir yanı da yoktur.

Kanad bölgelerde bulunan ülkeleri endişeye sevkeden yanlış bir ittifak stratejisi ortada dururken ve Ortadoğu olayları tehlikeli patlamalara hazır bir halde iken, elbette ki ciddî bir sebep olmadıkça, Türkiye, bölgesindeki komşulariyle iyi ilişkiler kuracak ve devam ettirecektir. Aksini yapmak, sadece hamakat olur.

Yirmi gündenberi Ankara’da su altında sessiz bir buhran hüküm sürüyordu. Siyasîlerin büyük bir kısmı göze çarpacak ölçüde bir telâş ve kuşku içindeydiler. Fısıltılar kovalıyordu. Her an askerî bir darbe bekleniyor gibiydi âdeta…

Bazı milletvekilleri her ihtimale karşı geceyi evlerinde geçirmiyor, başka yerlerde yatıyorlardı.

Bugün Başbakanın, Genelkurmay Başkanının emekliye sevkedilmiyeceğini açıklaması, Genelkurmay Başkanının da aynı anda demokrasiye başlılığını bildirmesiyle bu buhran geçmiş bulunmaktadır.

Bizim fikir tarihimizde askerî darbeler üzerinde az durulmuştur.

Oysa askerî darbeleri iyi incelemek ve iyi eleştirmek gerekir. Askerî darbelerin ihtilâl mahiyetinde olanları ve hükümet darbesi halinde kalanları hangileridir? Bugün askerî bir darbe bir ihtilâl mahiyetine bürünebilir mi? Bürünemez mi? Halkı peşinden sürükleyebilir mi? Sürükleyemez mi? Böyle bir ortam var mıdır, yok mudur? Bütün bunları ince ince didiklemekte büyük yararlar vardır…

Bugünkü ortamda askerî bir darbe, bir ihtilâl mahiyetine bürünemez. Halk böyle bir darbe

özlemi içinde değildir ve yüzyıllardanberi katı ve sert yönetimlerden usanmıştır. Halkın özlemediiji ve beklemediği bir askerî darbe ise mutlaka kimsenin nefes alamıyacaijı bir faşizme yönelir ve bu baskı başka patlayışları davet eder sonunda…

Aslında sıkıntı, perişanlık ve sefalet içinde olan halk yığınları neden askerî bir darbe özlemi içinde değildir? Bunun nedenlerini geçmişte aramak gerektiği kanısındayız. Askerî darbeler kadroları değiştirmiş, kâğıt üzerinde bazı yenilikler getirmiş, fakat temelde statükocu ve burjuvaziye dönük kalmıştır. Halkın sosyal ve ekonomik durumunda hiç bir yücelme yaratmamıştır. Hattâ halka karşı haşin ve katı olmuştur. Onun için halkta askerî darbe özlemi yoktur. Bu özlem İstanbul Dükalığı piramidinde eteklerde kalan ve kendi değerine uygun bir yaşantı bulamayan aydın çevrelerde göze çarpar çoklukla… Bu özlem çeşitli gerekçeler de bulur kendine. Fakat bu gerekçelerde halkın neden askerî darbeleri sevmediğinin izahı yoktur. İzahı yoktur, çünkü bu çevreler halka önem vermeden halkı kurtarma formüllerinin kolaylığına kaçarlar. Ve bu formüller içinde kendilerine kurtarmak, tıpkı Paris’ten Cezayir’i kurtarmak kadar imkânsızdır…

Halkı kurtarmak, halka rağmen iktidara geçmekle mümkün değildir. Bu ancak halkı dolandırmadan halkla birlikte iktidara geçmekle mümRündür. Halkı dolandırmadan halkla birlikte iktidara gelme çabası gösterilmeden, halkın iyiliğı uğruna darbelerden medet ummak pek kolay ve pek sakıncalı bir yoldur. Böyle durumlarda şahsî ihtiraslara havada kalmaya mahkûm bir halk sevgisi iddiası kolayca bahane edilebilir. Halkı, uyandığı ve bilinçlendiği takdirde halkın kendisi kadar hiç kimse düşünüp sevmez… Bu uyanma ve bilinçlenme ise darbeyle hele halkın benimsemiyeceği operasyonları özleyenler daha başta halk sevgisini ispat etmemiş olanlardır.

Antiemperyalist mücadelenin ancak iktidara geçmekle zafere ulaşabileceği düşüncesi de sağlama oturmamaktadır. Antiemperyalist mücadeleye ağırlıklarını koyanlar, iktidara gelmeden de pekâlâ etken olabilirler. Once böyle bir ağırlığı koymayı denemeden iktidara gelme arzusu tatmin edici değildir.

Askerî darbeler ancak bütün bu yollar tıkandığı ve halka gitmenin, halkla birlikte çalışmanın ve halka gerçekleri anlatmanın imkânsız hale geldiği çıkmazlarda son çare olabilir. Biz bugün böyle bir son çareden başka hiçbir imkân kalmadığı kanısında değiliz.

Halk yavaş yavaş uyanmakta, bilinçlenmekte ve sınıfının sahibi olmaya başlamaktadır. Antiemperyalist mücadeleye ağırlığını koyan çevreler gitgide gelişmekte ve genişlemektedir. Bu yoğunlaşmanın ve bu eylemin Anayasa içinde yaratacağı değişiklikler, felsefi bir temele ve bir sınıf görüşüne dayanmayan halksız darbelerden çok daha olumlu sonuçlara doğru dönüktür.

Ve bugünün sosyalisti, halka kendisini çok daha doğru ve samimî metodlarla Menderes kadar sevdirdiği zaman gerçek zafere ulaşacaktır. Bunun ise çaresi darbe değil, halka gitmek, onu bilinçlendirmek ve örgütlemektir. Gerçekten halktan yana olanlar önce böyle bir eylem içinde işe başlarlar.

Türkiyede sonyıllarda olan askerî darbeler hakkında ne biliyorsunuz

b) “Halkçılık” sözünden ne anlıyorsunuz?

ŞU TABLOYA BAKINIZ

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma örgütü dediğimiz milletlerarası kuruluş, genel olarak Fransızca adının ilk harfleriyle (OCDE) biçiminde ifade edilir. OCDE’nin 21 üyesi vardır. Bu 21 üyeden 17 si kalkınmış, çok kalkınmış, hattâ pek çok kalkınmış ülkelerdir. Geri kalan dördü ise henüz kalkınmakta olan ülkeler arasındadır. Bunlar sırasiyle İspanya, Portekiz, Yunanistan ve Türkiye’ dir. Son zamanlarda Yugoslavya da OCDE ile ortaklık kurmuş ve beşinci devlet olarak az gelişmişler arasında yer almıştır.

Az gelişmişlik nedir? OCDE’nin ölçülerine göre, yılda millî gelirden adam başına düşen payın 700 dolardan az olması, tarımla uğraşan aktif nüfusun °/0 35’den fazla olması, yılda adam başına düşen elektrik tüketiminin 800 kilovat/saatten eksik bulunması gibi haller az gelişmişliğin kesin belirtileridir.

İmdi, OCDE tarafından yayımlanan “Observateur” dergisinin son sayısında gördüğümüz kıyaslamalı istatistiklerden size birtakım rakamlar sunmak istiyoruz:

İlkin millî gelir hesaplarına bir göz atalım. Yıllık millî gelirden nüfus başına İspanya’da 570 dolar, Yunanistan’da 590 dolar, Portekiz’de 420 dolar, Yugoslavya’da 500 dolar, Türkiye’de 250 dolar düşmektedir.

Sonra öteki rakamları arka arkaya sıralıyalım: Tarımda çalışan aktif nüfusun genel nüfusa oranı. İspanya’da °/ 35, Yunanistan’da 55, Portekiz’de 42, Yugoslavya’da 50, Türkiye’de 75’tir.

Dış alımlardan (ithalât) yılda adam başına düşen pay İspanya’da 96 dolar, Yunanistan’da 133, Portekiz’de 97, Yugoslavya’da 66, Türkiye’de 19 dolardır.

Dış satımlardan (ihracat) adam başına İspanya’da 31, Yunanistan’da 38, Portekiz’de 62, Yugoslavya’da 56, Türkiye’de 15 dolar düşmektedir.

Yıllık elektrik enerjisi tüketimi adam başına İspanya’da 799, Yunanistan’da 445, Portekiz’de 463, Yugoslavya’da 679, Türkiye’de 131 kilovat/saattir. Her bin kişiye düşen telefon sayısı İspanya’da 87, Yunanistan’da 58, Portekiz’de 60, Yugoslavya’da 21 (sosyalist memleket), Türkiye’de sadece 12 dir.

l960-I965 yılları arasında bu beş ülkenin başardığı kalkınma hızı ortalama İspanya’da °/0 9,2 Yunanistan’da °/0 9, Portekiz’de °/o 6,4, Yugoslavya’da °/0 8,6, Türkiye’de °/o 4,3 olmuştur.

Yukarıki tablonun ortaya koyduğu açık gerçek, adı geçen beş az gelişmiş ülke arasında Türkiye’nin sondan birinciliği elinde tuttuğudur.

Şimdi bana:

– Biz durumu zaten biliyorduk. Hatırlatıp da ne diye yüreğimizi dağlarsın!

Diyenler belki bulunacaktır. Ama unutmıyalım ki, ne denli acı olsa da gerçeklere karşıdan yüreği burkularak bakmasını bilmeyen milletler, sosyal ve ekonomik toparlanmalarını hiçbir zaman başaramıyacaklardır.

Gene unutmıyalım ki, İkinci Cihan Savaşından bu yana biz, adı geçen beş millet arasında, kalkınma imkânları bakımından en elverişli durumda bulunanı idik. İspanya çok kanlı bir iç savaş geçirmiş, ayrıca Portekiz’le beraber yıllar yılı dünya milletleri tarafından aforoz edilmişti. Yugoslavya ve Yunanistan İkinci Cihan Savaşının bütün acılarını çekmişler, baştanbaşa istilâya uğramışlar, sonra da ihtilâller, kardeş kavgaları arasında çalkanıp durmuşlardı.

Savaş ateşi sönüp kara bulutlar dağılmaya başladığı sıralarda biz birçok bakımlardan yukarıki beş milletin önünde yer almış bulunuyorduk. Yurdumuz yanıp yıkılmamıştı. İnsan potansiyelimiz en ufak bir kayba uğramamıştı. Altın ve döviz rezervimiz tarihimizde görülmedik derecede kabarıktı.

Şimdi en arkalarından yetişmeye çalıştığımız dört devletin ise o zamanki halleri bitikti.

Yirmi yıl iÇinde tamamiyle tersine dönen durumu bir an önce düzeltmek, “milletin makûs talihini” mutlaka yenmek zorunda olduğumuzu, yüreğimiz burkularak da olsa, bir an aklımızdan çıkarmamak zorunda olduğumuzu bilelim.

Acıklı halimizin nedenleri üzerinde tartışırken:

– Bu bir sistem meselesidir, bu bir rejim meselesidir!

Diye kesip atmanın da kalkınma dâvamızı aydınlatmaya yeterli olmadığını yukarıki tablo bize gösteriyor. Dört devletten ikisi, İspanya ve Portekiz, faşist yöntemle; biri Yugoslavya, kendine özgü sosyalist bir yöntemle; biri Yunanistan, kapitalist yöntemle kalkınma hamlelerinde başarı yoluna girmişlerdir. Karma ekonominin tartışmaları arasında, bir yandan devlet eliyle kimi fertleri zengin ederken, öte yandan millet olarak yerinde sayan bir biz varız.

Ne diyelim? Namık Kemal gibi:

Uyan ey yâreli şir-i jiyan bu hâb-ı gafletten

diye türkü çağırmanın bir yararı olacağını bilsek, ezan vakti bütün minarelerden, hoparlörleri sonuna kadar açmak suretiyle, bunu millete duyurmayı şart koşardık.

Nadir Nadi

ORTAK PAZAR İLİŞKİLERİ MUZAKERE EDİLİRKEN

‘*Türkiye’yi yukümlülükler bakımından Yunanistan modeli bir anlasmayla Ortak Pazar’a katmak, ekonomimizin gerçekleri karşısında sorumluluğu geniş bir gaflet olur. Osmanlı ve diğer ulkeler tarihleri, zamanında önleyici tedbirleri alırumazsa, geli^miş ve geri kalmı§ ülkeler arasında kurulacak gümruk birliklerinin aradaki iNjurumları çok daha derinleştirdiğinin örnekleriyle doludur. Kalkınmamızın doğrultusunu baskalarının rotasına uydurmak zorunluğundan kurtaritiak istiyorsak, yapılacak anlasmanın, bütun ayrıntılarıyla Türkiye’nin gerçekleriyle bağdaştırılması şarttır.”

Ortak Pazar İlişkileri Müzakere Edilirken

müzakere etmek (görüşmek)

yüküm

sorumluluk

gaflet

önlemek

uçurum

bağdaşmak

zorunluk

to study, to examine burden, obligation responsibility thoughtlessness to prevent precipice, wide gap to conform, to agree necessity

II.

1. Türkiyenin Ortak Pazara katılması nasıl olmalı?

2. Önleyici tedbir ne olabilir?

3. “Türkiyenin gerçekleri “sözünden ne anlıyorsunuz?


Seninde bize katılmanı isteriz. Sende BU FORMU eksiksiz doldurarak bize katılıp, yazarlar kadromuzda yer alabilirsin.

Kültür, Sanat ve Araştırma Bloku.

Döküntü Net
Turkish: Basic Course: Graded Reader -1970 (3. Bölüm)

Turkish: Basic Course: Graded Reader -1970 (3. Bölüm)” için bir görüş

  1. Geri bildirim: Araştırmalar -

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön